Demokrasiyi tehdit eden en büyük tehlike, ona açıkça düşman olanlar değildir.
Asıl tehlike, onu sevdiklerini söyleyip ardından küçük bir “ama” ekleyenlerdir.
📌 MİT Başkanımız Prof. Dr. İbrahim Kalın Bey yeni kitaplarından "İslâm, Aydınlanma ve Gelecek" adlı eserinde Risale-i Nur'a ve Üstad Bediüzzaman'a geniş yer verdi. Kitapta Üstad Bediüzzaman'ın din ile bilimin imtizaç ettirilmesinde İslâm dünyasındaki en önde gelen örnek olduğu vurgulandı. Risale-i Nur'dan ilgili bölümlere yer verildi. MİT Başkanımızı tebrik ediyor; muvaffakiyeti için dua ediyoruz.
Kitaptan ilgili bir bölüm:
Modern dönemin bir özelliği olarak, farklı dinlere ve mezheplere mensup pek çok inanan, dini inançlarının teyit edilmesi için bilime başvurarak hem kutsal kitabın doğruluk değerini artıracak hem de pozitivistlerin hegemonik saldırısını savuşturacak onaylar aramaktadır. Bu yaklaşımın İslam dünyasındaki en önde gelen örneğini Said Nursi'de (1878-1960) buluyoruz.
Said Nursi'nin din ile bilim ilişkisine dair görüşleri 1800'lerin sonundaki kaba ve saldırgan pozitivizmin, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî ideolojisi haline getirildiği bir dönemde formüle edildi.
Çağdaşlarının çoğunun aksine Nursi, zamanının bilimsel bulguları hakkında önemli ölçüde bilgi sahibiydi. Nursi'nin, Batı bilimine karşı koyma yöntemi basit fakat oldukça etkiliydi: Batı bilimine karşı tavır almak yerine, onun bulgularını teistik bakış açısıyla birleştirdi ve böylelikle bilim ile din arasındaki ciddi bir çatışmanın önüne geçti. Nursi, çağdaşlarının çoğu gibi, modern tabiat bilimlerinin gücünün fazlasıyla farkında olduğu için ve Risale-i Nur'da gördüğümüz üzere, tabiat bilimlerinin keşiflerinin evrensel nesnelliğine kesin olarak inanmıştı.
Dipnot: Nursi, meşhur aforizmalarından birinde insanlığın geleceği için kalp ve akıl birliğinin önemini vurgular. Fakat Nursi, aklı "çağdaş medeniyet bilimleri" (fünün-ı medeniyye) olarak nitelendirir:
"Vicdanın ziyası, ulüm-u diniyedir. Aklın nuru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder."
Said Nursi, Münazarat
Ona göre, Kur'an ayetlerini modern fizik bilimlerinin gözüyle okumak yalnızca 19. yüzyıl pozitivizminin ve ampirizminin etkisi altına giren gençliğin imanını korumak için araçsal bir değere sahip değildi. Bu, aynı zamanda Kur'an'ın kozmik ayetlerini bilimsel keşifler matrisi içinde okumak için yeni bir yöntemin de başlangıcıydı.
İslâm, Aydınlanma ve Gelecek / İbrahim Kalın
(Sayfa: 126, 127 / İnsan Yayınları)
Üstad Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'da dediği gibi:
Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.
Tarihçe-i Hayat - 85.sayfa / Risale-i Nur Külliyatı
Birçok Kürt için @masoud_barzani sadece KDP lideri değil; kriz anlarında yol göstericiliği & arabuluculuğu istenen akil insandır. Barzani ayrıca dünyanın dört bir yanındaki Kürtlerin başarılarını paylaşmak istedikleri, ulusal onur ve gururu temsil eden manevi & siyasi bir isimdir
Dünyayı kendi dar maşalık çevrenizden ibaret zannediyorsunuz.
Elbette kimse sizden Mesud Barzani’nin sahip olduğu iman ve asaleti anlamanızı beklemiyor.
Çöplüksünüz!
Başkan Mesud Barzani (@masoud_barzani) Melayê Cizîrî’nin bir aşk kasidesini “siyasi manifestoya” dönüştürdü
Başkan Barzani 2017’de yapılan bağımsızlık referandumu esnasında kendisine yapılan bütün baskılara karşı Zaxo’da yaptığı mitingde de Cizîra Botan’da okuduğu Melayê Cizîrî’nin bu dizelerini kendine dayanak yaptı.
Melayê Cizîrî:
“Dest nehilîn ji teleb ger me di rê çit ser û tişt
Pişt-i nadîn du hezar xencer û tîr û rim û xişt
Me serî daniye rê û bi Xwidê bestiye pişt”
Türkçesi:
“Davandan vazgeçme, başın ve malın bile gitse / Sırtımızdan iki bin hançer, ok ve mızrakla da vurulsak / Başımızı bu yola koyduk ve Rabbimize sırtımızı dayamışız”
Başkan Barzani, Cizîra Botan’da da aynı siyasi mesajı bütün dünyaya verdi ve Kürtlerin milli davasından asla vazgeçmeyeceklerini söyledi.
Barzani’nin 90’larda yaşadığı o mahşeri felaketi herkes hatırlıyor; o gün, o bölgede ve Türkiye’de nefes alan herkesin zihnine kazılıdır. Denize düşen yılan sarılır misali de; bir millet varlığını korumak için mecburiyetin kapıya dayandığı an. O şartlarda ABD’ye yaslanarak hayatta kalabildi. Dolayısıyla bugün ABD’ye posta koyabilecek bir jeopolitik manevra alanına sahip değil. İran’ın açık tehdidi hâlâ tepede, Türkiye’nin dolaylı baskısı zaman zaman hissediliyor, güneyde Haşdî Şaabî’nin gölgesi sürekli yaklaşmakta. Böyle bir tabloya rağmen bu insana “siyonizmin maşası”, “İsrail’in köpeği” gibi galiz hakaretler etmek, hangi aklın, hangi vicdanın eseridir?
Diyelim ki Barzani’nin politikaları sizin hoşunuza gitmiyor. Diyelim ki bağımsız ve kendine has bir siyasal hat yürütüyor. Peki
Siz İsrail’e kafa tutabiliyor musunuz ki Barzani’den bunu bekliyorsunuz?
Siz Amerika’ya diklenebiliyor musunuz ki onun ABD’ye karşı bir meydan okuma üretmesini istiyorsunuz?
Bu beklentinin mantığı nedir? Nesnel gerekçesi nedir? Yoktur. Bu, siyasetten ziyade içteki öfkenin bir milletin zülme direniş sembolüne yöneltilmiş düşmanca bir tutumdur hem de çok seviyesiz!!.
Ve daha önemlisi:
Akit TV ve benzeri yayın organları bu dil ile kime hizmet ediyor?
Bu zehirli yayınlar en başta Kürtleri devletten uzaklaştırır, Türkiye’nin yeni kurmaya çalıştığı toplumsal hukuku dumura uğratır, milliyetçi tabanı yanlış bilgiyle zehirler, bölgesel denklemi tahrip eder. Kürtlerin %90’ının Barzani’ye muhabbet duymasının sebebi organik bağ değil; Barzani’nin milletin onurunu temsil eden sembolik bir figür oluşudur.
Bugün olan bitene bak: komisyon ve İmralı görüşmeleri açıklandı peki!!
Kim Öcalan’ın yüzüne bakabilir bu yayınlardan sonra?
Öcalan’ı “hainleştiren” sizsiniz.
Barzani’yi “muteberleştiren” de yine sizsiniz.
Milletin hafızasında teraziyi bizzat kendiniz eğiyorsunuz. Ve yanlış yapıyorsunuz!
Ve sonunda ortaya şu kadim sözün ironisi çıkıyor:
Dinime küfreden Müslüman olsa!, derler ya…
Burada ise küfreden ne insan, ne Müslüman bir duruş; sadece bir millete yönelmiş şuursuz bir tahkir üretiyorsunuz.
Bu yapılan ne stratejidir ne siyaset; bu yapılan, kendi Kürd nefretini Barzani üzerinden Kürt kavmine yöneltmektir. Ve kavimler bunu unutmaz, unutturmaz. İsrail’in ABD’nin varsa bir planı bir medya propaganda yapılanması işte buradadır.
Saygılarımla.
Prensib İtibariyle Kürt Meselesinin çözümü için atılacak ilk adımın devletin Kamalizm ve Atatürk Milliyetçiliği adı altındaki Türk ırkçılığından vaz geçmesi olduğunu, neredeyse yarım asırdır söylüyorum.
Söylediğim ikinci şey PKK'yı Kürtlerin resmî ve meşru temsilcisi makamına çıkaracak olan muahatab alma yoluna girmemek. Onun yerine doğrudan Kürt Halkının muhatab alınması ve gönlünün alınması.
Buna rağmen, PKK'yı muhatab almak çözüm olacaksa, o bile göze alınabilir. Bu cihetle Bahçelinin duruşunu takdir ettiğimi bir daha söylemiş olmak isterim.
MHP lideri Bahçeli elinde balyoz devlet adamı ciddiyetiyle ülkemizin Berlin duvarlarını yıkıyor. Terörsüz Türkiye meselesini çözüme ulaştırmak, neticelendirmek için tek başına kalsa bile gereken herşeyi yapacağını ortaya koyuyor. Sayın Bahçeli’yi cesaretinden, ülke hassasiyetinden dolayı yürekten kutluyorum.
#DevletBahçeli #İmralı #TerörsüzTürkiye #Öcalan
Erhan Afyoncu sözüm ona Osmanlı tarihçisi ama sürekli Selâhaddin Eyyubî'ye Türk diyip yalan söylüyor.
Oysa Osmanlı müeliflerinden
"Mehmed b. Mehmed b. Mahmûd el-Edirnevî"nin 1640'da telif ettiği "Nuhbetü’t-Tevârîh ve’l-Ahbâr" eserinde Eyyubiler için şunu diyor:
•Eyyub bin Şadi el-Kurdî
•el-Melik'ül Nasr Selâhaddin Yusuf bin Eyyub Şadi el-Kurdî, mezkur (adı geçen) valid (baba) Eyyup, kabail-i Ekrad'dan (Kürt kabilelerinden) Rewadiyye kabilesinden"
•Esasüddin Şirkuh bin Şadi el-Kurdî
Esadüddin Şirkuh bin şadi el-Kurdî, mezkur taife-i Ekrad'dan olup"
•el-Melik'ül Âdil Seyfeddin Ebubekir bin Necmeddin Eyyub bin Şadi el-Kurdî"
--
Ya da "Hüseyin b. Ca‘fer el-İstanköyî , ö. 1691" Tenkîh-i Tevârîh-i Mülûk eserinde
Halife-yı Fatimiyye’den sonra Mısır’da Padişah olan Selahaddin Yusuf ki Nureddin-i Şehîd tarafından Mısır’a gelmişdi - ecdadı Azerbeycan şimalisinde gülçîn Ekrad’dan* idi."
diyor. Erhan Afyoncu'ya sormak lazım hangi Osmanlı müelifi Eyyubiler'e Türk demiş?
Ya bunları bilmiyor - ki imkansız- ya da bilerek yalan söylüyor, tarihi çarpıtıyor.
— Kürt meselesiyle ilgili, şu gök kubbenin altında söylenmemiş söz var mı?
— Herkes ne olması gerektiğini de ne olmaması gerektiğini de biliyor.
— Meclisteki komisyonun:
• Anayasadan başlayarak ırk ayrımını, bir ırkın diğerine üstünlüğünü ima eden tüm ifadeleri, yasalarda, kanunlarda, anayasa maddelerinde ne varsa temizlemesi gerekiyor.
Allah razı olsun sizden Erhan Hoca, devam edin!
Siz “Büyük Türk hükümdarı Selahaddin Eyyubi” dedikçe, Selahaddin Eyyubi’nin Kürtlüğü daha da güçleniyor!
— Eğer gerçekten kardeş olacaksak, kardeşlik hukukunun gerektirdiği sorumluluklar var.
— Kürt meselesi yalnızca Türkiye’nin değil; aynı zamanda uluslararası bir meseledir.
— 2011 yılında Salih Müslim’i benim aracılığımla Türkiye’ye getirdik. Kendisi, "Talabani ve Barzani’ye verdiğiniz kadar destek verin; biz de müttefikiniz olalım" dedi.
Diyalog 21
“Kürt Sorunu Niçin Çözülemiyor?”
Hakikat Arayıcısı:
Hocam, Türkiye yıllardır “Kürt sorunu”nu konuşuyor. Bazen “yoktur” diyor, bazen “var ama çözüyoruz” diyor. Fakat ortada ne adaletli bir çözüm ne de gerçek bir yüzleşme var. Neden?
Hoca:
Çünkü Türkiye, Kürt sorununu bir kimlik meselesi olarak değil, bir güvenlik meselesi olarak gördü. Devletin zihninde Kürt, hep “yönetilmesi gereken nüfus”tu; “dinlenmesi gereken yurttaş” değil.
Hakikat Arayıcısı:
Yani sorun, askerî değil siyasîydi ama biz hep tersinden baktık?
Hoca:
Evet. Kürt meselesi aslında, Türk demokrasisinin aynasıydı. Demokrasi büyüseydi, sorun küçülürdü. Ama devletin önceliği “birlik” oldu, “eşitlik” değil. Hatta "beraberliğe" razı oldu...
Beraberliği koruma gerekçesiyle farklılıklar bastırıldı, sonunda ne birlik sağlandı ne güven.
Hakikat Arayıcısı:
Peki neden bu kadar zor? Neden Türkiye kendi gerçeğiyle yüzleşemiyor?
Hoca:
Çünkü Kürt sorunu sadece Kürtlerle ilgili değil; Türklerin devlet algısıyla ilgili.
Devleti baba, halkı çocuk gören bir anlayışta, kimse “eşit kardeş” olamaz.
Devlet kendini toplumun üstünde görüp, uyrukları arasında hiyerarşi gözetirse, kimlikler de birbirine karşı zırh giyer.
Hakikat Arayıcısı:
Ama hocam, barış girişimleri de oldu. Oslo, çözüm süreci, açılımlar… Neden hiçbirinde kalıcılık sağlanamadı?
Hoca:
Çünkü “barış” bir süreç değil, bir kültür işidir. Bizde ise barış, bir “pazarlık” gibi görüldü. Barıştan yani ortak yaşamın şartlarının oluşturulmasından çok tek taraflı zafer ve karşı tarafa zorla şartlarını kabul ettirme gibi algılandı.
Devlet güvenliğini, siyasetçiler seçimde alacakları oyu; silahlı örgütler ise varlığını korumaya çalıştı.Hiç kimse, hakikatin tarafında kalamadı; çözüm de gerçekleşmedi.
Hakikat Arayıcısı:
Yani herkes konuştu, ama kimse dinlemedi… Bugün halâ TBMM'de görüşülüyor ama uygulamaya yönelik daha bir şey ortaya çıkmadı. Oysa siyasal ortam çok müsait.
Hoca:
Aynen öyle. Dinlemek cesaret ister. Çünkü dinlemek, değişmeye razı olmaktır!
Türkiye ise hep değişmekten korktu.
Bir ulus-devletin ezberleriyle (teklik) çok-kimlikli toplumun gerçeği birbirine çarptı. Uzun ve acılı bir süreç yaşandı. Kapanmayan yaralar açıldı; halâ kanıyor.
O çarpışmanın olumsuz etkisi hâlâ hüzün, yas ve ödeşme isteği olarak ruhumuzu zehirliyor. Bu da olası bir çözümü geciktitiyor.
Hakikat Arayıcısı:
Bugün artık silahlar susmuş gibi. Ama sanki devlet, kendini oyalıyor: ne çözüyor, ne çözümsüzlüğü bitiriyor. Niye?
Hoca:
Çünkü çözümsüzlük, düzenin bir parçası hâline geldi."Kürt sorunu" var oldukça, devlet otoritesini meşrulaştırıyor; siyasiler milliyetçilikle oy devşiriyor; toplum da kendi korkularına sığınıyor; siperlerinin ardında kendilerini güvende sanıyor. Özetle, çözümsüzlük, bir tür denge oldu: Adaletsiz ama alışılmış...
Hakikat Arayıcısı:
O halde bu kilidi kim açacak?
Hoca:
Vicdan!
Ne silah, ne yasa, ne müzakere tek başına yeter.
Ancak vicdanla, yani “ötekinin acısını kendi acısı gibi hisseden bir anlayışla mümkündür. Kürt sorunu aslında “insan olma sorunudur.
Onu çözecek olan, cesaretle ve empatiyle yüzleşen bir demokrasi kültürüdür.
Hakikat Arayıcısı:
Demek ki barış, yalnız siyasetin değil; kalbin işidir.
Hoca:
Evet. Çünkü adalet, bir kelime değil; bir yaşam tarzıdır ve Türkiye hâlâ o yaşam tarzını tam öğrenmiş değil.
Hakikat Arayıcı:
Hocam, konu aslında ne kadar kolay ama aynı zamanda ne kadar zor çünkü işin içinde korkular, önyargılar, acılar, kuşkular var. Ben bu konuşmadan şu dersleri çıkardım:
-Kürt sorunu, Türk demokrasisinin sınavıdır.
-Barış, silahların susması değil; silahsız ellerin uzanıp birbirini bulması ve gönüllerin birbirine açılmasıdır. Daha bunu beceremedik.
-Bir ülke, kendi vatandaşını duymuyorsa, hiçbir uluslararası konferansta kendi haklılığını anlatamaz.