Felsefe bize hiçbir zaman tam olarak ulaşılamayacağımız, fakat hep de peşinde koşmamız gereken ortak bir ideal teklif eder.
Bu Platonik ve paradoksal görünen ufku bir de Badiou'dan dinliyoruz:
“Ölçünün kendisi ölçülemez olmalı, ama aynı zamanda sürekli olarak da ölçülmelidir.”
Doktora öğrencim Gizem Gönültaş “Doktora Yeterlilik Sınavı”nda oybirliğiyle başarılı bulundu. Gizem’i tebrik eder, jüri üyeleri Prof. Dr. Funda Günsoy, Prof. Dr. Kasım Küçükalp, Doç. Dr. Eylem Yolsal ve Dr. Ali Han Babuççu hocalarımıza hassaten teşekkür ederim.
Bir kimseye "felsefe yapma!" diyebilmenin koşulu, o kimsenin bilmediğini bildiğini belli etmesi olmak durumundadır; haricen bu 'ifade'nin kullanım biçimi gerçekte meşrû olmamalı!
Oysaki hepimiz tek bir orkestrasyonun daha çok güçlü ya da daha az güçlü birer parçasıyız; bunun idrâkiyle birbirimize yönelmemiz, daha ziyade başkası için varlık olduğumuzun bilinciyle eyleyebilmek, eylemsellik alanımızda karşılaştığımız pek çok sorunumuzu çözebilecek kudrette.
Yakın dönemde bir kez de Leo Strauss dikkat çekmişti:
"Bilgelik ölçülülükten ayrılmaz."
Şüphesiz düşünmeye ölçü koyulamaz ancak onun kamusal sunumunda hem düşünürün selameti hem de toplumsal düzenin varlığı için bir itidal pratiği de ezoterik formdur (gizlerken ifşa etme).
"Yeter cem' eyle bâr-ı ma'siyet tağyir-i etvâr it
Haya kıl yoh mıdur insaftın ol kim var yetmez mi"
"Günah yükünü topladığın yetişir, tavrını değiştir. Utan, insafın yok mu, mevcut günahın sana kâfi değil mi?
(Fuzûlî)
1) Kendi (ülke) tecrübesini düşünme konusu kılma konusundaki acziyeti veya kifayetsizliği,
2) Yaşanan geçmişi temellük edememesi ya da etmek istememesi,
3) Kendi aklının kendine yeterliliği fikri,
4) La-kayıtlık sorunu,
5) Sorundan, dolayısıyla sorumluluktan kaçma duygusu.
...
Henüz 10 yıl önce vukū bulmuş olan ve her kesimin büyük bir merakla deşifre edilmesini beklediği o elim geceyi anlatan belgeselin izlenme oranları, insan(ımız)ın “geçmiş(in)e duyarlılığı”nın yeterince güçlü olmadığını göstermektedir.
Bunun çeşitli nedenleri sıralanabilir: +
Biliyoruz ki fikir sahasında "yenilik" dediğimiz ancak bağlantısallıklar üzerine düşüne-düşüne, deneye-deneye üretilebilirdir. Gelgelelim, antremanları düzenli olmayan bir maçın kazanılma ihtimali neredeyse sıfırdır!
Varlığını (insanca yaşamak üzere) koruma çabası sergilemek için varlık-bilincinin yerleşmesi zarûrîdir; bu bilincin eşlik etmediği bir ısrar hali (conatus) en iyi ifadesiyle bir dik kafalılıktır!
1-Genel olarak iktidarların eğrisine doğru diyenler, “eğriye, eğri” demeyi becerebilmenin “cesaretle olmak” olduğunu pekala ve/veya ne hazindir ki bilirler; doğrusunu eğri sayanlar da “doğruya, doğru” ilanıyla, “korkunun eşlik ettiği bir yok olmama” gayretindedir.
Hâl-i pür-melâlimizden endişe duyan ve geleceğe yönelik bir tasavvur geliştirmek isteyen bir kimseyi bekleyen ilk zarûrî iş, bu hâl'e nasıl geldiğimizi kavramaktır.
Mensubu olduğu medeniyetle iç diyaloga giremeyen, maruz kaldığı teorik travmadan bihaber kimsenin, eylemsellik alanında, (mağara) idolü olan medeniyetin organik taşıyıcılarında rastlanamayacak türden bir "üstünlük duygusu"yla kendi insanını aşağılamasını anlamak gerek...!
C. Meriç şöyle demişti: “Bizi bir dedikodunun teferruatına zincirleyen alâka, serseri bir alâka; can çekişen bir toplumun acılarına ortak eden alâka, insanca.”
Ya aşırı yüceltiyoruz, ya aşırı alçaltıyoruz,
Ya çok övüyoruz, ya çok yeriyoruz.
Kaybetmenin travması mı bu, nedir?
Ne'lerle eksildik?
Biz'e gereken salt anlamak!
Dış'ı olduğu kadar iç’i de.
Reaksiyonellik düzeyi öyle bir raddeye geldi ki;
Kendinden'i kendinden dahi korumaya güdülenme hali hakim!
Karşı mevzilerin en yetkin isimleri kendi kendilerini eleştirecek olsa, kendi liderlerine karşı -en hafifinden- #yalancısın hashtagı açacak durumdalar...
İnsanın biriciklik beklentisi çoğu kez ve ne yazık ki her durumda kendisini istisna saymasına neden olabiliyor.
Herkes için geçerliliğini onayladığı bir kuralı kendisi için işletmeyen bir kimse tartışmasız ahlaksızdır.
Günümüz Türkiye’si için siyasal bir uzlaşı ve birlik duygusu, deyim yerindeyse, bir ölüm-kalım meselesidir.
"Yaz mı, kış mı?" diye inatlaşmanın manası yok; bahar da var!