This paragraph from Carl Jung hits so hard.
“The world is full of people suffering from the effects of their own unlived life. They become bitter, critical, or rigid, not because the world is cruel to them, but because they have betrayed their own inner possibilities. The artist who never makes art becomes cynical about those who do. The lover who never risks loving mocks romance. The thinker who never commits to a philosophy sneers at belief itself. And yet, all of them suffer, because deep down they know: the life they mock is the life they were meant to live.”
Z kuşağının nihilizm gibi görünen tavrı, dünyadan kopukluğundan ziyade dünyaya tarihte görülmemiş ölçüde maruz kalıp ona maddi olarak iştirak edememesiyle alakalı.
Eskiler hayat mücadelelerini sınırlı bilginin, hatta biraz da bilgisizliğin sağladığı o korunaklı alan içinde kurardı. İnsan bilmediği ihtimallerin yasını tutmazdı, köyünün dışını görmeyen adam Paris’te yaşayamadığı için kendini başarısız saymıyordu. Ufkun darlığı bizatihi arzunun sınırlarını belirliyordu.
Bugünse imkanların bilgisi sınırsız, imkanların kendisi kıt. Z kuşağı dünyayı deneyimlemeden önce onun hakkında fazlasıyla şey öğrendi, zatü’s-süver’deki bütün suretleri seyrediyor, başka hayatların hazlarını ve ihtimallerini biliyor fakat onların maddi dünyasına nüfuz edemiyor.
Böylece arzu sürekli üretiliyor ama onu gerçekleştirecek kudret üretilmiyor. Arzu bu kadar genişleyip eyleme imkanı bu kadar daralınca insan -kendisine vaat edilip durmadan elinden çekilen dünyaya karşı- ya sürekli eksiklik hissedecek ya da arzuladığı şeylerin değerini düşürecektir. Böyle bir imbalansın uzun vadede kayıtsızlık, ironi ve değersizleştirme üretmesi şaşırtıcı değil.
İnsanları sözlerinden çok hayatlarıyla tanımayı daha erken öğrenebilseydim, başka türlü yaşardım. Elleri titreyerek erdemden söz edenlerin fantazilerinin sapkın, fantazileri ve söylemleri kusursuz görünenlerin yaşamlarının ise çoğu zaman sapkın olabileceğini bilseydim, hiçbir ideoloji beni kolay kolay tuzağına düşüremezdi.
Ama sonra kendime şu soruyu soruyorum: Bunu nereden bilebilirdim ki?
Memleketinden on iki yaşında ayrılmış bir çocuk, geride bıraktığı sokakların, insanların, kokuların ve dağların hayatının en kıymetli parçası olduğunu nasıl bilebilirdi?
Nereden bilebilirdi ki yıllar sonra toplumun en temiz görünen kurumlarında, en saygın unvanlarında, en güçlü şirketlerinde, en köklü siyasi partilerinde de çocukluğunda rastladığı aynı hırsla, aynı hasetle, aynı zorbalıkla ve aynı dedikoduyla yeniden karşılaşacağını?
Çocuk aklı kötülüğün kenar mahallelerde dolaştığını sanıyor. Oysa büyüdükçe öğreniyor ki kötülük çoğu zaman iyi giyiniyor, güzel konuşuyor, toplantılar yönetiyor, erdem üzerine nutuklar atıyor ve en çok da güven veren yüzlerin arkasına saklanıyor.
Nereden bilebilirdim ki mesele kötü insanların varlığı değilmiş. Asıl mesele, hırsın, hasedin, yalancılığın ve zorbalığın en güvenilir sandığımız kurumlarda bile kendine rahatça yer bulabilmesiymiş.
Meğer insanı aldatan, kötülüğün varlığı değil; iyiliğin üniformasını giyebilmesiymiş.
İnsan en güzel yerin, içinde yaşadığı yer olduğunu ancak oradan ayrıldıktan sonra öğreniyor. Tıpkı en sahici insanların en gür sesle konuşanlar olmadığını da çoğu zaman çok geç öğrendiği gibi.
Hayat, bize önce kaybettiriyor; neyi kaybettiğimizi ise yıllar sonra öğretiyor.
On iki yaşında ayrıldığım memleketimin hayatımın en güzel coğrafyası olduğunu bilmiyordum. Ama şimdi biliyorum: İnsan en değerli şeylerini çoğu zaman onları kaybettiğinde değil, çocukluğunun sıradan bir günü sandığında kaybediyor.
Belki de insan büyümekle bilgilenmiyor; yalnızca çocukken bilmesinin mümkün olmadığı hakikatlerin yasını tutmayı öğreniyor.
*Ardahan- Artvin sınırı / 2026
Tarihin en büyük siyasi intikamlarından biri, hayır muhatabı Ekrem İmamoğlu ya da CHP değil, muhatabı Erdoğan’ı seçmeyen halk. Halktan intikam alınıyor
Yıldız Kenter'in "iyilik" temalı en bilinen ve etkili sözü şudur:
"İyilik benim kendime olan inancım. Yoksa ben de biliyorum kimsenin buna değmeyeceğini…
Looking for shortcuts never crossed their minds. (Not after the earliest stages.)
And I think *that* moved the needle more than anything. They understood that the process is the point. Yet that’s the very thing most people try to bypass. (Any field.)
But just having the mentality that you won’t put in effort beyond a certain point is losing the match even before the whistle blows.
Doing all the manual work (again, any field) feels like the cornerstone to all other traits of champions, from relentlessly improving to not being scared of short-term failure.