Wêneya zilamekî kurd ji herêma Cizîrê Rojavayê Kurdistanê di serdema Mandata Fransî de 1920-1945. Kincên resen û rawestana wî ya bi heybet, rûmeta dîroka me nîşan dide.
Fetih, İstila ve Tarihin Faili
Devletçi Tarih Yazımına Karşı Kürdistanî Bir Okuma
“Arap istilası” ve “Türk istilası” ifadelerine itiraz etmek, ilk bakışta kavramsal bir hassasiyet gibi görünebilir. Fakat bu itirazın arkasında çoğu zaman daha derin bir tarihsel refleks vardır: fethedenin dilini tarihin doğal dili saymak, fethedilenin deneyimini ise aşırı, ideolojik veya anakronik göstermek.
Oysa burada tartışılması gereken mesele, Müslüman veya Türk-İslam kaynaklarının kendi yayılma süreçlerine hangi değer yüklü adları verdikleri değildir. Asıl mesele, bu süreçlerin Kürtler, Süryaniler, Ermeniler, Hristiyanlar, Êzidî Kürt ataları ve diğer yerli halklar açısından ne anlama geldiğidir.
Arap-İslam kaynakları bu sürece fetih diyebilir. Fakat “fetih” kelimesinin kendisi zaten askerî ele geçirme, bir yerin dışarıdan gelen bir güç tarafından alınması anlamını taşır. Fail açısından “fetih” olan şey, yerli halk açısından istila, egemenlik kaybı, vergi rejimine bağlanma, askerî şiddet ve adlandırma rejiminin değişmesidir. Bu nedenle “fetih” ile “istila” arasında yalnızca kelime farkı yoktur; burada bakış açısı farkı vardır. Fetih, failin kelimesidir; istila, maruz kalanın tarihsel deneyimini adlandırır.
Bu temel ayrımı yerleştirdikten sonra, kaynakların söylediklerini inceleyelim.
Arap fetihleri: kaynakların kendi dili
Belâzürî, Musul ve çevresinin fethini anlatırken şöyle der:
“فقاتله أهل نينوى فأخذ حصنها وهو الشرقي عنوة، وعبر دجلة فصالحه أهل الحصن الآخر على الجزية والإذن لمن أراد الجلاء في الجلاء، ووجد بالموصل ديارات فصالحه أهلها على الجزية، ثم فتح المرج وقراه وأرض باهذرى وباعذرى وحبتون والحيانة والمعلة وداسير وجميع معاقل الأكراد.”
“Ninova halkı onunla savaştı; o da doğudaki kaleyi zorlaaldı. Dicle’yi geçti; öteki kalenin halkıyla cizye ve gitmek isteyenlere gitme izni şartıyla sulh yaptı. Musul’da manastırlar buldu; onların halkıyla da cizye üzerine sulh yaptı. Sonra Merç’i, köylerini, Bâhuzrâ, Bâuzrâ, Habtûn, Hıyâne, Ma’le, Dâsır ve Kürtlerin bütün kalelerini aldı.”
Bu pasajda üç unsur aynı anda görülür: zorla alma (عنوة), cizye rejimi ve Kürt kalelerinin ele geçirilmesi.
Belâzürî, Diyarbekir hattını da açıkça kaydeder:
“وفتح عياض آمد بغير قتال على مثل صلح الرها، وفتح ميافارقين على مثل ذلك… وفتح قردى وبازبدى على مثل صلح نصيبين، وأتاه بطريق الزوزان فصالحه عن أرضه على إتاوة… ودخل الدرب فبلغ بدليس وجازها إلى خلاط، وصلح بطريقها… ثم عاد فضمّن صاحب بدليس خراج خلاط وجماجمها.”
“İyâz, Âmid’i savaşsız olarak Ruha sulhü gibi bir anlaşmayla aldı; Meyyâfârikîn’i de aynı şekilde aldı… Qardâ ve Bâzabdâ’yı Nusaybin sulhü gibi aldı. Zozan patriği ona geldi ve toprağı için itâve/ödemeüzerine sulh yaptı… Bidlis’e ulaştı, onu geçerek Xelat’a vardı ve onun yöneticisiyle sulh yaptı… Sonra döndü ve Bidlis sahibine Ahlat’ın haracını ve nüfus vergisini yükledi.”
Âmid, Meyyâfârikîn, Mardin, Tur Abdin, Kardâ, Zozan, Bitlis ve Ahlat hattı askerî fetih, cizye, haraç, itâve ve nüfus vergisi rejimine bağlanmıştır. Bölge “doğal olarak İslamlaşmış” ya da “kendiliğinden Arap-İslam düzenine katılmış” değildir.
Şehrizor meselesinde kaynakların dili daha serttir. Belâzürî şöyle yazar:
“شهرزور والصامغان ودراباذ من فتوح عتبة بن فرقد السلمي، فتحها وقاتل الأكراد فقتل منهم خلقا.”
“Şehrizor, Sâmghân ve Derâbâz, Utbe b. Ferkad es-Sülemî’nin fetihlerindendir. Onları aldı; Kürtlerle savaştı ve onlardan çok sayıda insan öldürdü.”
İbnü’l-Esîr ve İbn Haldun aynı olayı tekrar eder:
“وصالح أهل الصامغان وداراباذ على الجزية والخراج، وقتل خلقا كثيرا من الأكراد.”
“Sâmghân ve Dârâbâz halkıyla cizye ve haraç üzerine sulh yaptı; Kürtlerden çok sayıda insan öldürdü.”
Ayrıca mesele askerî fetihle sınırlı kalmamıştır. Coğrafyanın adlandırılması da fethedenlerin kabile yapısına göre yeniden düzenlenmiştir. Mukaddesî bunu açıkça söyler:
“وقد قسمنا هذا الإقليم على بطون العرب لتعرف ديارهم وتميّزها… ديار ربيعة ثم ديار مضر ثم ديار بكر.”
“Bu bölgeyi Arap boylarına göre taksim ettik ki onların diyarları bilinsin ve ayırt edilsin… Diyar-ı Rebîa, sonra Diyar-ı Mudar, sonra Diyar-ı Bekr.”
Yâqūt el-Hamevî ise Diyarbekir adının Arap kabilesi Bekr b. Vâil’e nispet edildiğini açıkça kaydeder:
“ديار بكر: هي بلاد كبيرة واسعة تنسب إلى بكر ابن وائل… ومنه حصن كيفا وآمد وميافارقين.”
“Diyar-ı Bekr: Bekr b. Vâil’e nispet edilen büyük ve geniş bir ülkedir… Bunun içinde Hasankeyf, Âmid ve Meyyâfârikîn de vardır.”
Yani yerli coğrafya yalnızca askerî olarak alınmamış; Arap kabile mülkiyeti ve coğrafyası üzerinden yeniden adlandırılmıştırda. Diyarbekir adı bu anlamda nötr bir coğrafi ad değil, fetih sonrası kabile egemenliğinin dilsel kalıntısıdır.
Selçuklu istilası ve Kürt devletlerinin inkırazı
Doç. Dr. Mustafa Aylar şunu söylüyor: “Eğer önce İslam dini ve sonrasında da Selçuklular ve Osmanlılar olmasaydı bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürtler çok az bir nüfusa sahip olurdu.”
Bu cümle tarihsel bir argümandan çok, fetihçi-paternalist bir varsayımdır. Kaynakların gösterdiği şey bunun tersidir: Kürtler bu bölgelerde zaten vardı. Kendi kaleleri, emirlikleri, hanedanları ve siyasal gelenekleri vardı. Selçuklu dalgası bu varlığı yaratmadı; onu parçaladı, yağmaladı ve yerel Kürt siyasal özerkliklerini tasfiye etti.
İbn Haldun, Oğuzların kim olduğunu önce açıkça tanımlar:
“هؤلاء الغزّ من طوائف الترك، وهم الشعب الذين منهم السلجوقية”
“Bu Guzz/Oğuzlar Türk topluluklarındandır; Selçukluların çıktığı zümre de bunlardandır.”
Yani söz konusu olan belirsiz bir göç hareketi değil, Selçuklu dünyasının içinden çıkan Türk-Oğuz askerî dalgasıdır. İbn Haldun aynı pasajda Kürtlere yöneldiklerini şöyle yazar:
“ثم عاثوا في الأكراد واستباحوهم”
“Sonra Kürtler arasında fesat ve tahribat çıkardılar; onları istibaha ettiler — yani saldırıya ve yağmaya açık hâle getirdiler.”
İbnü’l-Esîr, Hakkâri bölgesindeki çatışmayı somut anlatır:
"فساروا نحو بلاد الهكارية من أعمال الموصل، فقاتلهم أكرادها وقاتلوهم قتالاً عظيماً، فانهزم الأكراد وملك الغز حللهم وأموالهم ونساءهم وأولادهم"
“Musul havalisinden Hakkâri topraklarına doğru yürüdüler. Oranın Kürtleri onlarla savaştı ve büyük bir savaş yaptılar. Kürtler yenilince Guzz/Oğuzlar onların obalarını, mallarını, kadınlarını ve çocuklarını ele geçirdi.”
Bu, herhangi bir “medeniyet taşıma” anlatısı değildir. Obalara, mala, kadınlara ve çocuklara el konulmasıdır.
İbnü’l-Esîr, Diyarbekir hattını da kayıt altına alır:
"فأخذوا بعض الأكراد، وعرفهم الطريق… فسار بوقا وناصغلي وغيرهما إلى ديار بكر، ونهبوا قردى، وبازبدى، والحسنية، وفيشابور."
“Bazı Kürtleri yakaladılar; onlara yolu gösterdiler… Bûkā, Nâsıglî ve diğerleri Diyarbekir’e yürüdüler; Kardâ, Bazabdâ, Hasaniyye ve Fişabur’u yağmaladılar.”
Ve aynı anlatının özeti:
"فأخربت الغز ديار بكر، ونهبوا وقتلوا ."
“Guzz/Oğuzlar Diyarbekir’i harap ettiler; yağmaladılar ve öldürdüler.”
Bu kadar açık bir cümleden sonra “istila demeyin” demek, tarihsel kavram tartışması değil, işgalin dilini temizleme çabasıdır.
Selçuklu müdahalesi yalnızca göçebe yağmalarla da sınırlı kalmamış; kurumsallaşmıştır. Diyarbekir’deki Kürt Marwanî hanedanı bunun en açık örneğidir. İbn Haldun, Nasrüddevle Ahmed b. Merwan’ı şöyle anar:
“أحمد بن مروان الكردي صاحب ديار بكر”
“Diyarbekir sahibi Kürt Ahmed b. Merwan.”
İbnü’l-Esîr, Selçuklu Sultanı Melikşah’ın bu Kürt hanedanının ülkesini nasıl aldığını aktarır:
"وعقد السلطان على فخر الدولة بن جهير ديار بكر، وخلع عليه، وأعطاه الكوسات، وسيّر معه العساكر، وأمره أن يقصدها ويأخذها من بني مروان، وأن يخطب لنفسه، ويذكر اسمه على السكّة ."
“Sultan, Diyarbekir’i Fakhrüddevle b. Cehîr’e verdi; ona hil’at giydirdi, davullar verdi, onunla birlikte ordular gönderdi ve ona Diyarbekir’i Benî Merwan’dan almasını, hutbeyi kendi adına okutmasını ve adını sikkede zikrettirmesini emretti.”
Sonucu İbn Haldun bir başlıkla özetler:
“استيلاء ابن جهير على ميافارقين وجزيرة ابن عمر وانقراض دولة بني مروان”
“İbn Cehîr’in Meyyâfârikîn ve Cizre-i İbn Ömer’i ele geçirmesi ve Benî Merwan devletinin inkırazı.”
Yani sonuç açıktır: Selçuklu müdahalesi, Diyarbekir merkezli Kürt devletinin siyasal varlığını sona erdirmiştir.
Aynı yapı Kürt Hasanwayhî hanedanında da görülür. İbn Haldun bu hanedanı açıkça Kürt hanedanı olarak tanımlar:
“الخبر عن دولة بني حسنويه من الأكراد القائمين بالدعوة العباسية بالدينور والصامغان”
“Dinever ve Sâmğân’da Abbasî daveti adına hüküm süren Kürtlerden Benî Hasanwayhî devletinin haberi.”
Selçuklu dalgasıyla bu hanedan alanlarının tasfiyesini İbn Haldun şöyle özetler:
“وسار إليها نيال وملكها عليهم عنوة واستباحها وفتك في العسكر”
“Yınal oraya yürüdü; zorla ele geçirdi, istibaha etti ve asker içinde kırıp geçirdi.”
Ve ardından:
"ونهب الغزّ حلوان… ونهبوا تلك الأعمال والدسكرة والهارونية وقصر سابور، وتقسّم أهلها بين القتل والغرق والهلاك بالبرد ."
“Guzz/Oğuzlar Hulvan’ı yağmaladı… halkı öldürülme, boğulma ve soğuktan helak olma arasında parçalandı.”
Rawwadî ve Hadhbânî Kürtleri açısından tablo farklı değildir. İbnü’l-Esîr, Urmiye ve çevresinde şunu kaydeder:
“وعادوا إلى أرمية وأعمال أبي الهيجاء الهذباني، فقاتلهم أكرادها لما أنكروه من سوء مجاورتهم، فقتل خلق كثير، ونهب الغز سواد البلاد هناك، وقتلوا من الأكراد كثيراً.”
“Urmiye’ye ve Ebü’l-Heycâ el-Hadhbânî’nin bölgelerine döndüler. Oranın Kürtleri, onların kötü komşuluğunu kabul etmedikleri için onlarla savaştı. Çok sayıda insan öldürüldü; Guzz/Oğuzlar oradaki kırsal bölgeleri yağmaladı ve Kürtlerden pek çoğunu öldürdü.”
Şeddadî hanedanı da Gence, Dvin ve Ani çevresinde aynı süreçle karşılaştı: askerî baskı, ardından zorla vasallaşma, ardından egemenlik kaybı.
Bu örneklerin tamamı tek bir sonuca işaret etmektedir: Kürtler bu coğrafyada Selçukluların bir yan ürünü olarak değil, kendi devletleri, hanedanları ve siyasal gelenekleriyle zaten vardı. Selçuklu dalgası bu varlığı yaratmadı; onu yağmaladı, parçaladı, cizye ve haraç rejimine bağladı ve yerel Kürt siyasal özerkliklerini birer birer tasfiye etti. Buna “Kürtlerin lehine tarihsel nimet” demek, kaynakların söylediğinin tam tersini söylemektir.
Âmid mi, Āmed mi? Yazı, ses ve siyaset
Doç. Dr. Mustafa Aylar’ın ikinci itirazı şudur: “Nasır Hüsrev’in belirttiği Âmid kelimesini bilerek ya da bilmeyerek Âmed olduğunu söylemeniz yanlıştır.”
Bu itiraz filolojik olarak fazla kesin ve sorunludur.
Nasır Hüsrev’in metninde geçen yazım Arap harfleriyle آمدşeklindedir. Arap-Fars yazısında kısa ünlüler çoğu zaman gösterilmez; gösterildiğinde de belirli bir yazı sistemi içindeki konvansiyona bağlıdır. Dolayısıyla آمد yazımı, kendi başına bugünkü Türkçedeki “Âmid” telaffuzunu zorunlu kılmaz. Hangi ünlünün kısa olduğu, hangi ünlünün hangi ses değerini taşıdığı sorusu, dilden dile ve dönemden döneme farklılaşır. Osmanlı-Türkçe transkripsiyon geleneği “Âmid” der; Farsça-Kürtçe fonolojik gelenek ise aynı yazımı Āmed olarak okur. Bu iki okumadan birini “doğru”, diğerini “yanlış” ilan etmek dilbilimsel değil, siyasal bir tercihtir.
Tarihsel kayıt da bu esnekliği destekler. Aynı Nasır Hüsrev şehri şehr-i Âmed (شهر آمد) olarak kaydeder — bu, 11. yüzyılda, Kürt siyasal hareketinden sekiz yüz yıl önce kaleme alınmış Farsça bir metindir. 1710 tarihli bir Avrupalı haritada şehir yine Amed olarak geçer. Encyclopaedia Iranica, şehri Āmed biçimiyle kaydeder.
Āmed biçimi modern bir icat değildir. Amida → Amid → Āmed zinciri, Kürtçede ve Farsçada kısa ünlülerin e/i yönünde kaymasını yansıtan olağan bir fonolojik süreklilik çizgisidir. “Nasır Hüsrev Âmid dedi, Âmed demeniz yanlıştır” cümlesi bilimsel bir düzeltme değil, Osmanlı-Türkçe transkripsiyon geleneğini tek meşru okuma gibi dayatan anakronik bir müdahaledir.
Tarihin kimin gözünden yazıldığı
Devletçi tarih yazımı, tarihi her zaman kurucu devletlerin, imparatorlukların, fetih yapan orduların ve egemen adlandırma rejimlerinin gözünden okur. Bu tarih yazımında fetheden özne aktif, rasyonel ve medeniyet taşıyıcıdır; fethedilen halk ise ya sessizdir, ya tali unsurdur, ya da ancak imparatorluğun düzeni içinde anlam kazanan pasif bir topluluk olarak görünür.
Bu devletçi tarih anlayışı, Arap fetihlerini “İslam’ın gelişi”, Selçuklu ve Osmanlı yayılmasını “nizamın gelişi” olarak sunar. Fakat aynı anlatı, fethedilenin ne kaybettiğini sormaz: Hangi şehirler zorla alındı? Hangi halklar cizye ve haraç rejimine bağlandı? Hangi Kürt kaleleri ve hanedanları tasfiye edildi? Hangi coğrafyalar Arap kabile adlarıyla, Türk-Osmanlı idari adlarıyla ya da Cumhuriyetçi standardizasyonla yeniden adlandırıldı?
Devletçi tarih yazımının temel hilesi şudur: egemenin şiddetini tarihsel zorunluluk, yerlinin itirazını ise ideolojik aşırılık olarak kodlar. “Selçuklular olmasaydı Kürtler az olurdu” cümlesi de tam bu mantıkla çalışır: Kürt varlığını istilacı imparatorlukların yan ürünü haline getirir. Oysa kaynakların söylediği bunun tam tersidir. Kürtler bu coğrafyada kendi devletleriyle, hanedanlarıyla ve kaleli şehirleriyle zaten vardı. Selçuklu müdahalesi bu varlığı yaratmadı; Benî Merwan devletinin inkırazı gibi sonuçlar doğurdu.
Bir halktan kendi coğrafyasındaki fethe, cizyeye, haraca, yağmaya, katle, iktâya, istibaha, hanedan tasfiyesine ve adlandırma gaspına teşekkür etmesi beklenemez. Tarihçinin görevi fetih ideolojisinin kavramlarını korumak değil, kaynakların söylediğini dürüstçe okumaktır. Kaynaklar عنوة, على الجزية والخراج, قتل خلقا من الأكراد, استباحوهم, نهبوا وقتلوا, فأخربت الغز ديار بكر و انقراض دولة بني مروان diyorsa, bunları “medeniyet” veya “Kürtlerin lehine tarihsel sonuç” diye çevirmek tarihçilik değil, iktidarın diline tercüman olmaktır.
Bu yüzden Kürdistanî bir tarih okuması bu hiyerarşiyi tersine çevirir: fethedenin kendi eylemine verdiği adı değil, fethedilenin yaşadığı tarihsel sonucu merkeze alır. Bu çerçevede Arap fetihleri Kürtler açısından Arap istilasıdır; Oğuz-Selçuklu yayılması Kürtler açısından Türk istilasıdır; Amed ise modern bir icat değil, yerli hafızanın Farsça, Süryanice, Kürtçe ve tarihsel şehir geleneği içindeki sürekliliğidir.
🔶ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Dina Titus, “Türkiye'nin F-35 savaş uçağı programına programına geri dönmesi yasa dışıdır” dedi.
🔶ABD Dışişleri Bakanı Rubio’ya doğrudan baskı uyguladığını belirten Titus, Ankara’ya kapıların kapalı kalması gerektiğini savundu.
@repdinatitus
Altan da Moğol ismi.
"Altan Tobçi, Moğol yasalarını derleyen kitabın; Altan Orda, Cengiz Han′ın mirasçılarından Altınordu devletinin; Altan Han ise Cengiz döneminde Çin′de hüküm süren Karakitay′ların hakanının adıdır. 1921 yılından itibaren Türkçü çevrelerde isim olarak benimsenmiştir"
Piştre bandora wan bêtir xurt bû û bûn xwedî meqamên bilind
Şêx Ehmed Beg ji nesla Îsa Beg di serdema Aq Qoyunlû de gihîşt lûtkeya hêza xwe.
Wî Kela Bayê û her weha beşek ji xaka Hekariyê ya li başûrê rojhilatê Gola Wanê xist bin destê xwe û navê eşîrê di dîrokê de da nivîsandin
Eşîrê Donbolî, Dimlî,Zaza:
Ji Bohtanê Ber Bi Xoyê
Li gorî pirtûka dîrokî ya navdar Şerefnameya Şerefxanê Bedlîsî, koka vê eşîrê digihîje herêma Bohtanê
(navbera Sêrt û Cizîra Botan a îro). Ji ber vê yekê di dîrokê de wekî "Donbolî-yê Boht" jî hatine bihnaskirin.
Ev eşîr, berî ku di sedsalên paşê de derbasî Mislimantiya Şîe û Sunî bibe, demeke pir dirêj li ser bawerî û ola Êzidîtiyê bûye.
Dema Mezinbûnê û Hêza Siyasî
Malbata Îsa Begî hêj berî avakirina dewleta Aq Qoyunlû 1378, li herêma Sokmanabadê Zûravaya îro serdest bû.
Paradigmeyeke kozmîk e ku Jupitere dike cenet, lê zimanê kurdî li ser tabelayekê qebûl nake?
Berpirsên dinyayê rizgar dikin, çima navê gundên me yên qedexe ranakin?
Retorîka mezin, pratîka pûç va siyaset nabe.
Girê Teyr li Semsûra Kurdistanê ye, abîdeyeke dîrokî ya bêhempa ya mîrasa Keyaniya Commagene ye.
Parastina van nirxên li ser xaka Kurdistanê, rûmeta me ya dîrokî ye. Ev mîrasa ku di erdhejê de ruxiyabû, bi hewldanan dîsa li ser piyan e!
1900
Partiya öcalan di 40 salî de, bi 40.000 mirî, ev helwest nîşan neda.
Mijar ne mirin û girtin bû,
mijar helwesta neteweyî bû.
Ferîd tena serê xwe, bê kuştin û malwêraniyê vê helwestê nîşan dide.
Tew! Pepûkan navên xwe yên Türk, Öztürk, Bozkurt hwd neguherandin! Li ku ma eskerî!
Di çanda kurdî de zimbêl ne tenê şêwazek e nîşaneya karakter, sekin û heta mîzacê ye jî. Ji Palik heta Beran, ji Qeytan heta Zeytûnî... Navê her modelekê û çîroka her navekî heye.
Li gorî pirtûka geroka Îngilîz Freya Stark, ev wêne li Şengalê di sala 1937'an de hatiye girtin û çand, cilûberg û reseniyeke bêhempa ya dîrokî nîşan dide.
Li Şengalê Kurmanciya resen di rûyê her sedsalê de zindî ye
Ferhat bey "Herşeyin daha kötüsü" derken onbinlerce şehidin kanıyla kazanılan Rojava'nın "karşılıksız" IŞİD'e teslim edildiğinden ve tek 1 kişinin bile sorumluluk üstlenmediğinden habersiz sanırım. Devletleşmenin eşiğindeki ülkemiz gitmiş, yüzyıllık mücadeleyle alınan tüm kazanımlar uçmuş, 50 yıllık yatırım, emek, bedel, şehit, sürgün, yıkım boşa çıkarılmış, Ferhat bey genç Kürtlerin rahatsızlığını anlamak yerine "Herşeyin kötüsü" bu gençler diyor! "Milliyetçi" de diyerek hepsini Kürtlüğün boynuna atıyor ( Kim neye göre "Milliyetçi" oluyorsa artık...) İnanılır gibi değil, ama inanıyoruz! TİKKO'ya turkce şarkı yazmaya devam etsin en iyisi!