Köprüler ve Otoyollar Halkındır!
Telekom’dan TÜPRAŞ’a, fabrikalardan limanlara kadar halkımıza ait ne varsa haraç mezat elden çıkaran AKP’nin, adına özelleştirme dediği soygun sicili kabarmaya devam ediyor.
Cumhurbaşkanı kararıyla, daha önce de satılmak istenen ancak sonuçlandırılamayan otoyol ve köprüler, yanlarına yenileri eklenerek tekrar satışa çıkarıldı.
Alınan son kararla 2 Boğaz Köprüsü, 8 otoyol ve 2 çevre otoyolunun 30 yıllığına özelleştirme kapsamına alınması Resmi Gazete’de yayımlandı.
Bu düpedüz hortumculuktur!
AKP iktidarı yıllık 600 milyon dolar kâr getiren bu hatları, hortumla bir avuç sermayedarın cebine bağlamaya karar vermiştir. Üstelik devralan şirketlerin geçiş ücretlerine dilediği gibi zam yapıp kârlarını daha da katlayacağı açıktır.
Maliyeti işçi sınıfının ve emekçilerin cebinden ödenmiş bu stratejik yolları sermayeye devretmek, iktidarın kendi yarattığı ekonomik enkazın faturasını yine halka ödetmesi anlamına gelmektedir.
Stratejik altyapı tesisleri, köprüler ve otoyollar halkımızındır.
Bugüne dek peşkeş çekilen tüm stratejik enerji üretim ve dağıtım ağları, telekomünikasyon altyapısı, madenler, limanlar, fabrikalar ve otoyollar derhal devletleştirilmelidir!
Eskiyen, çürüyen ve sürekli sorun üreten bu düzen herkesin kafasında sorular oluşturuyor ve insanlık bir arayış içinde. Eskiyen bu düzenin yerini ne alacak?
soL'un X hesabı bir kez daha kapatıldı.
Gerekçe, "milli güvenlik". Kim karar veriyor? Mahkeme bile değil, AKP'nin atadığı memurlar. Kapatıyorlar, sonra karar çıkarttırıyorlar.
Son dönemde soL Haber'e yönelik sistematik saldırının sebebini okurlarımız gayet iyi biliyor, şüphemiz yok.
Püskürtürüz. Susmayacağımızı söylemeye gerek yok.
Ama bu saldırıya güçlü bir hamleyle karşılık vermeye gerek var.
Zaten hazırlanıyorduk. Emekçilerin kavgasını ciddiye alan kimse, kaderini uluslararası tekellerin platformlarının da, AKP'nin kapıkullarının da eline bırakamaz.
Kalıcı biçimde çözülmek zorunda bu sorun. Çözüm, okurla yayın arasındaki ilişkinin aracısız hale gelmesinden ve güçlenmesinden geçiyor. Planladık.
Bu aşamada iki isteğimiz var.
İlki, yeni hesabımızı takip etmeniz.
İkincisi, ve esas önemlisi, soL Haber'e abone olmanız. Bu sorunu çözmek, gerçeği sesini yükseltmek ve bu saldırılara büyük bir atılımla yanıt vermek için en önemli ihtiyacımız bu. Kaynaklarımızı büyütmeliyiz.
Sizinle birlikte, el ele.
soL Haber okuru olan binlerce yurttaşımıza bir çağrımız var👇
Madem hedefleri gerçeğin sesini kısmak, gelin bu saldırıyı hep birlikte aşalım! Baskılar karşısında yanımızda olmak, desteğini sunmak isteyen tüm okurlarımız gücümüze güç katabilir:
https://t.co/Q7xswVu5Ue
📢Ortaklaşa'nın Eylül sayısı 'Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni' başlığıyla çıktı
📍Yeni sayımızda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemlerini masaya yatırıyoruz
106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da dergimizin sayfalarında yerini alıyor
Ortaklaşa’ya;
🏙️kent meydanlarında kurulan stantlardan,
🏠 @tkpninsesi semt evlerinden,
📚 @NHKMKitabevi şubelerinden, çeşitli kitabevleri ve satış noktalarından,
🗞️@soLHaber2026 'in abonelik sisteminden,
🖇️ @YazilamaYayin 'nin internet sitesinden ulaşabilir ya da
💬sayfamıza mesaj atabilirsiniz!
Verdiğimiz rahatsızlığın farkındayız!
“Halka yalan söylemek suçtur!” demiştik bu yola çıkarken, bir adım bile geri atmayacağımızı yeniden ilan ediyoruz.
Bu saldırıların sıradan bir “yasaklama” adımından ibaret olmadığını biliyor ve meydan okuyoruz.
Okurlarımıza sözümüz var: soL Haber susmayacak!
İktidarın talebiyle üçüncü kez soL Haber’in X hesabına erişim engellendi.
“Halka yalan söylemek suçtur!” demiştik yola çıkarken, bir adım bile geri atmayacağımızı yeniden ilan ediyoruz.👇
https://t.co/uiWMqV5cfT
Dünya büyük bir savaşa doğru yol alırken…
Gerçek bir barış için bu düzen yıkılmalı
Ukrayna, İran, Filistin, Lübnan, Yemen ve Sudan…
ABD ve batılı emperyalist güçlerin kendi hegemonyalarını koruma ve yeniden tesis etme kaygısı ile farklı coğrafyalarda gerçekleştirdiği siyasi ve askeri müdahalelerin sonucu olarak yaşanan bu savaşlar giderek çok daha kapsamlı, büyük bir savaşın, dünya savaşının provası haline geliyor.
Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’nun öncülüğünde Ukrayna savaşı üzerinden ülkemizi de içine alacak şekilde bir Avrupa-Rusya boğazlaşması sürekli olarak masaya getiriliyor.
Taktik nükleer silahların kullanılacağı, birçok ülkenin parçası olacağı söylenen böylesi bir kanlı hesaplaşma için başta İngiliz, Alman ve Fransız emperyalizmi olmak üzere birçok Avrupa ülkesi hazırlık yaparken, ABD ise bu sürecin arkasındaki gölge kuvvet olmayı sürdürüyor.
Öte yandan ABD emperyalizmi sadece bu bölgeye değil, dünyanın dört bir yanına ateş saçmaya devam ediyor.
Bu yılın başında, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yapılan saldırıyla başlayan yeni dönemi İran’a yönelik tam 6 aydır devam eden savaş takip ediyor.
Bu saldırganlığın tehdit ettiği ülkelerden biri olan sosyalist Küba, yarım asrı aşan kesintisiz ve boğucu bir ablukayla karşı karşıya.
Yine Meksika ve Grönland da Trump’ın “buralar bizim olmalı” saldırganlığının öne çıkan hedefleri arasında yer alıyor.
Bunların yanı sıra emperyalizmin esas hesaplaşma alanı olarak öne çıkan Asya-Pasifik’te Çin’i çevrelemek adına son derece tehlikeli bir başka süreç işlemeye devam ediyor.
Filistin ve Lübnan’da ise soykırımcı İsrail’in vahşeti İsrail seçimleri öncesi Netanyahu’nun seçim yatırımı olarak yeniden harlanıyor.
Böylesi bir dünya tablosunda ülkemiz için olası tehditler neler peki?
AKP iktidarının yaptığı son anlaşmalar ülkemizin bağımsızlığını ve egemenliğini tamamen ortadan kaldırırken, batılı emperyalist güçlerin yanında İran, Ukrayna ve Yemen’de devam eden savaşların ve kanlı hesaplaşmaların da suç ortağı haline getirmek üzere.
İran’a dönük ABD ve İsrail saldırganlığının doğrudan parçası olamayan AKP iktidarı, şimdi barış masallarıyla süslenen Yeni Osmanlıcı “çözüm süreci” üzerinden halkı bu savaşa ikna etmeye çalışıyor. Sermayenin dizginlenemeyen açlığı, yayılmacı emperyal hevesler, AKP iktidarının dinci mezhepçi gericiliği, ABD emperyalizminin bölgeye dönük saldırganlığı ile birleşmiş, ortalığı sağlı “sollu” İran’a sefer naraları sarmış durumda.
Öte yandan AKP iktidarı yine ABD çıkarları doğrultusunda İstanbul Boğazı’nda İngiltere ve Fransa'nın başını çektiği askeri koalisyon için yeni bir komutanlığı devreye almaya hazırlanıyor, Baltıklar’da NATO’nun son derece tehlikeli askeri misyonuna “gönüllü” yazılıyor, tüm bunlarla birlikte Ukrayna’nın kritik kimi askeri ihtiyaçlarının da ana tedarikçisi konumuna yükseliyor.
Bu tabloya kısa süre önce Suudi Arabistan ve Pakistan ile yapılan Mekke Anlaşmasını ekleyen, bu açıdan örneğin Yemen’e yönelik savaşın da potansiyel parçalarından biri haline getirilen ülkemiz, giderek daha fazla noktada sıcak bir çatışmanın içine çekiliyor.
Kısacası dünya, bölgemiz ve ülkemiz 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü her açıdan kanlı bir hesaplaşmanın ön gününde karşılıyor.
Böylesi bir tabloda ülkemiz ve dünyamızın uluslararası tekellerin çıkarlarına kurban edilmemesinin tek yolu, emekçilerin, yoksul halkların ayağa kalkmasından geçiyor.
Bu savaşları durdurmanın, insanlığın geleceğinin nükleer silah çılgınlığıyla ateşe atılmasının önüne geçmenin tek yolu, sömürüye son vermekten geçiyor.
Bu düzene karşı verilen mücadeleyi büyütmek, gerçek bir barışın önünü açmak için ülkemizdeki tüm yabancı üsler kapatılmalı, NATO’dan derhal çıkılmalı, Mekke Anlaşması çöpe atılmalı, ülkemizi tehlikeli maceralara sürükleyen Yeni Osmanlıcı yayılmacı hayallere son verilmelidir.
1 Eylül’ün gerçekten bir barış günü olması için savaş ve yıkım üreten bu düzene karşı mücadeleye!
Emperyalizme karşı elde edilen zaferin üzerinden 104 yıl geçti. Aradan geçen yüz yıldan sonra ülkemiz bir kez daha emperyalist planların kuşatması altında.
1919 yılında Mustafa Kemal ve yol arkadaşlarının önderliğinde emperyalizme karşı büyük bir mücadele başlatıldı. Bu mücadele, Sevr dayatmasına ve işgalcilere teslim olan köhnemiş saraya karşı yoksul Anadolu halkının biricik umudu haline geldi.
30 Ağustos Zaferi, her şeyden önce Anadolu halkının emperyalizme karşı gösterdiği eşsiz bağımsızlık iradesinin ve cephedeki kararlı direnişinin sonucudur. Bu ölüm kalım mücadelesinde, 1917 Ekim Devrimi ile kurulan devrimci ittifakın, Sovyetler Birliği’nin sağladığı lojistik ve diplomatik desteğin de büyük payı olmuştur. Başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere karşıdevrim cephesine karşı elde edilen bu büyük askeri zafer; tebaadan yurttaşlığa geçişin, tarikat ve cemaatlerin tasfiyesinin ve bağımsız bir ülkenin de kapılarını aralamıştır. Cumhuriyet böylece kurulmuştur.
Bugün ülkemiz ve bölgemiz yine kanlı hesapların hedefindedir.
Yüz yıl önce bu topraklarda yenilgiye uğrayan emperyalistler, bugün yine aynı karanlık planları devreye sokmaktadır. Emperyalist güçler, sermaye sınıfı, işbirlikçi iktidarlar ve tarikatlar, bölgemizi yeniden kanlı bir savaş alanına çevirmiştir. AKP iktidarı ve Türkiye sermaye sınıfı, Yeni Osmanlıcılık hedefleriyle bölgesel gerilimleri beslemekte, emperyalist heveslerle ülkemizi maceraya sürüklemektedir.
Son çeyrek asırda Türkiye, emperyalizmin bölgesel stratejileriyle giderek daha fazla bütünleşme doğrultsunda bir eşiği aşmıştır. Cumhuriyet’in imzasını taşıyan tüm kamusal kaynaklar holdinglere teslim edilmiş, ülke tarikat ve cemaatlerin karanlığına bırakılmıştır. 103 yıl önce kurulan Cumhuriyet, sömürücülerin ve cumhuriyet düşmanlarının elbirliğiyle tasfiye edilmiştir.
104 yıl önceki zafer, bir halkın boyun eğmeyip ayağa kalkmasıyla, emperyalist işgalcilere ve işbirlikçi saltanata karşı saf tutmasıyla kazanıldı.
Bugün ülkemizin, sömürüden, gericilikten, savaştan ve bu çürümüş düzenden kurtulmasının tek yolu vardır: Halkın kendi kaderini eline alması, kurtarıcı beklemeden örgütlenip ayağa kalkması…
Yeni zafer, yerli ve yabancı patronlara, emperyalist ittifaklara, tarikat ve cemaat yapılanmalarına karşı tavizsiz bir mücadele yürütmekten doğacaktır.
Ülkemizin, holdinglerin ve emperyalist işgalcilerin egemenliğinden tamamen kurtulacağı emekçilerin cumhuriyetine ihtiyacı vardır.
Kurtuluş kendi kollarımızdadır.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Bir iyi haber, bir kötü haberim var.
İyi haber: Tahliye oldum.
Kötü haber: Tutuklandım.
Ben de sizin okuduğunuz hızda öğrendim bu iki haberi. Bu sefer, Daltonlar hakkındaki şakadan, “suçu ve suçluyu övmek” suçundan tutuklandım.
Cezaevinde sıradan bir 58. gündü. Bir elimde Cici Bebe, diğer elimde İhsan Oktay. Konstantiniye’nin dehlizlerinde dolaşıyordum. “SEGBİS’in var” dediler. Bayram değil, seyran değil; bu neyin SEGBİS’i düşüncesiyle koridora çıktık. Hücre-SEGBİS arasındaki bir dakikalık koridor yolculuğunda özgürmüşüm, bilmiyordum. Bilsem hafiften dans ederdim.
Avukatlarıma haber verilmediğini, normalde salona gelmem gerektiğini ama acele bir durum olduğunu bildirdiler. Suçlamaya konu metni okudular. “Çocukları dövmemeliyiz.” demişim de “Neden çocukları dövmek gerektiğini düşünüyorsun?” diye sorulmuş gibi hissettim. Hayattan, Türkçemizden ve altı üstü komediden söz ettim. Tekrar tutuklanmama karar verdiler. Adli yılın açılışını burada kutlayacağım, başarılı bir sezon olsun.
90 dakikalık gösteriden iki ayda bir yeni suçlama çıkıyor. Reels yerine tam gösteri YouTube kanalımda, odaklanma problemi olan varsa da telefon detoksu öneririm. Bana iyi geldi.
Ben iyiyim; moralim, sağlığım yerinde. Bu ay çocukkenki ağustoslar gibi hızlı geçti. Allah’tan okul yok Eylül’de.
Bu mektubu yazarken cezaevinde 10 saniyeliğine elektrik gitti. Karanlıkta bütün mahkumlar hücrelerde ıslık çalıp bağırdılar. İlkokulda pikniğe giderken gezi otobüsü tünele girmiş gibi hissettim.
Karatepe 2026, efsane tayfa. Unutulmayacaksın.
TKP Merkez Komite toplandı
TKP Merkez Komite, uluslararası gelişmeleri ve ülke siyasetini değerlendirmek, partinin çalışmalarını planlamak üzere toplandı. Tarikatlara yönelik operasyonlar ve çözüm sürecindeki gelişmelerin yanı sıra başta Suriye denklemi olmak üzere İsrail’le ilişkiler, Ukrayna Savaşı’nda Türkiye’nin artan rolü ve Rusya ile ilişkiler ele alındı. Türkiye’nin daha savaşçı bir döneme girdiği tespit edilirken, sermaye sınıfının ve iktidarın bu doğrultudaki adımlarına karşı direnç oluşturmak için örgütlenme ihtiyacının giderek arttığı üzerinde duruldu.
Seçim yasasına ilişkin tartışmaların yeniden gündeme geldiği bu dönemde, uzun süredir bu başlığı gündeminde tutan tek parti olan TKP’nin siyasi müdahalesinin kapsamı da netleştirildi. TKP’nin seçim yasasına ilişkin siyasi çıkışı önümüzdeki günlerde basın ve kamuoyuyla paylaşılacak.
TKP, NATO Zirvesi’nden bu yana yoğunlaşan emperyalist saldırganlık karşısında örgütlenmenin artan önemine daha fazla vurgu yapmaktaydı. Bu kapsamda, partinin 106. yaş gününü ülkenin dört bir yanında gerçekleştirilecek alan çalışmalarıyla emekçileri partili olmaya davet ederek karşılaması kararlaştırıldı. Başta üç büyük il olmak üzere, 10 Eylül’de gerçekleştirilecek ve partiye yeni katılanlara rozetlerinin takılacağı etkinlikler planlandı.
TKP’nin Ekim ayında düzenleyeceği konferansın hazırlıkları da ayrıntılandırıldı. Konferansta, güncel ve acil siyasi görevler karşısında partinin çalışmalarını gözden geçirmesi ve yeniden kurması hedefleniyor. Ağustos ayında gerçekleştirilen kadro kamplarının sonuçları da bu kapsamda değerlendirildi.
Uluslararası komünist hareketin durumu toplantıda bir diğer başlık olarak öne çıktı. Ağustos ayında Havana’da düzenlenen Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Toplantısı’nın sonuçları değerlendirilirken, TKP’nin uluslararası alanda giderek artan etkisini daha ileri taşımak için atılabilecek adımlar görüşüldü. Küba’nın abluka karşısındaki mücadelesinde ortaya çıkan yeni ve zorlu koşullar, ablukanın dayattığı ve devrimin kazanımları açısından ciddi riskler taşıyan zorunlu geri adımlar ile TKP’nin bu süreçte Küba’nın yanında alacağı tutum da ele alındı.
Karma Eğitimi Hedef Alanları Durduracağız
Çıkardığı genelgelerle okulları tarikat ve cemaatlere teslim eden, zorunlu eğitimi hedef alan, müfredatı daha da gericileştiren, son olarak da “Neyden kurtuluyoruz, ondan önce koskoca Osmanlı vardı" diyerek Kurtuluş Savaşı’nı müfredattan çıkarmaya hazırlanan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin döneminde karma eğitim hedef alınmaya devam ediyor
Bugün yandaş bir gazete tarafından atılan manşette “Asrın yanlışından dönülsün” denilerek “Karma eğitim sona ersin” çağrısında bulunuldu.
Yeni Akit bu cüreti açık şekilde Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’den almaktadır.
Bundan aylar önce yaptığı bir açıklamada bazı velilerin “Ben çocuğumu erkeklerle aynı okula göndermek istemiyorum” dediğini iddia eden Tekin, “Şimdi benim Milli Eğitim olarak birincil hedefim ne? Kız çocuklarının okullaşmasını sağlamaktı. O zaman veliyi ikna etmek için biz, gerekirse kız okulları da açabilmeliyiz, veli isterse çocuğunu kız okullarına gönderebilmeli, isterse erkeklerin gittiği okullara gönderebilmeli" ifadesini kullanmıştı.
Hem zorunlu eğitimi hedef alan hem de kız çocuklarının okula gitmemesini dert ettiğini öne süren Tekin, yalan söylemektedir.
Eğitim-İş’in açıkladığı verilere göre, Türkiye’de 2023-2024 eğitim-öğretim yılında zorunlu eğitim çağında olup örgün eğitime devam etmeyen çocuk sayısı yaklaşık 612 bin 814’tü. Bu sayı bir önceki döneme göre yüzde 38,4 artarken, tahminlere göre şimdi çok daha yüksek oranlara çıkmış, 800 bini geçmiş durumda.
Yine Eğitim-İş verilerine göre eğitim dışında kalan çocukların yüzde 53,6’sı erkek, yüzde 46,4’ü ise kız çocukları. Erkek çocukları genellikle ekonomik nedenlerle, çalışmak zorunda kaldıkları için okuldan koparken, kız çocukları ise erken yaşta zorla evlilik, ev içi yükler ve gericilik nedeniyle eğitimden uzaklaşıyor.
Bu tablonun sorumlusu içinde yaşadığımız düzen ve bunun temsilcisi Bakan Tekin gibilerdir.
Üstelik geldiğimiz noktada tehdit sanılandan çok daha büyüktür.
Geçtiğimiz yıl Ankara’nın Çankaya ilçesinde, Dikmen’deki bir okulda sadece kız çocuklara yönelik ortaokul açılmış, büyük tepki çeken bu adımın sadece başkentle sınırlı olmadığı ortaya çıkmıştı.
Şu anda tam 8 kentte sadece kız çocuklarının gideceği ortaokul açılarak karma eğitim zaten delik deşik edilmiş durumda.
Yandaşlar ise attığı manşetlerle AKP’ye gaza basma çağrısında bulunmaktadır.
Bu gerici saldırı püskürtülmeli, Cumhuriyet ve laiklik düşmanı, en başta da çocuk düşmanı olan bu girişim durdurulmalıdır.
Genişletilmiş Cumhur İttifakı cenahı "çözüm" sürecine ve yeni anayasa dayatmasına karşı oluşan her türlü toplumsal direnci "dış kaynaklı ve maksatlı" diyerek yaftalama telaşına düştü.
ABD ve İngiltere öncülüğünde uluslararası sermayenin, Orta Doğu'yu yeni ticaret, enerji, lojistik ve üretim ağları üzerinden yeniden yapılandırması ve bölge ülkelerini etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden parçalamaya girişmesi "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Türkiye'deki adımların, İran'ı çevreleme veya İsrail'in bölgesel güvenliğini sağlama gibi daha geniş ve yıkıcı senaryolar için bir pazarlık aracı hâline gelmesi, NATO'ya verilen tavizler, ABD'ye teslimiyet "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Barış ve demokrasi gibi kavramların arkasına saklanarak Türkiye ve bölge ülkelerdeki emekçilerin, çok uluslu tekellerin kâr hırsı uğruna ucuz, güvencesiz, en ağır koşulların dayatıldığı bir iş gücü deposuna dönüştürülmesi "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Eşitlikçi, laik bir toplumsal düzende Cumhuriyet'in yurttaşları olarak onurla yaşamak yerine, mezhepçi ve Yeni Osmanlıcı bir zeminde güya kardeşlik masalları anlatılması ve Türkiye'nin altına dinamit döşenmesi "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Türkiye işçi sınıfının sınıfsız, sömürüsüz, laik ve bağımsız Türkiye mücadelesini baltalayacak; bizzat sorunun kaynağı olan emperyalist, kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda yürütülen, ayrışmayı derinleştirecek her türlü süreç "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Sahte bir "yerli ve milli" söyleminin ardına gizlenerek ülkenin kaynaklarını, geleceğini, bağımsızlık ve egemenliğini emperyalizmin planlarına bağlayan "dış kaynaklı ve maksatlı" süreçlerin karşısında yükselen haklı itirazı yaftalamaya kimsenin gücü yetmeyecektir!
Süleymancılar, Furkancılar ve karışan kafalar…
TÜM TARİKAT VE CEMAATLER DERHAL DAĞITILMALI, HOLDİNGLERİ DEVLETLEŞTİRİLMELİ!
AKP iktidarının ilk günden bu yana en büyük dayanaklarından biri her zaman tarikat ve cemaatler oldu.
Aynı zamanda devasa holdingler haline gelmiş olan bu karanlık yapılar, yıllarca iktidarın da desteğiyle devletin birçok kritik kurumunda mevzilendiler, büyüdükçe büyüdüler.
Bunun en öne çıkan örneği bilindiği üzere Fethullahçılardı. İktidarı bütünüyle kendi ellerine almak istediklerinde yaşananlar hâlâ hafızalarda.
Ancak hafızalara kazınan “kanlı final” sonrası dahi AKP iktidarı tarikat ve cemaatlerin üzerine gidecek hiçbir adım atmadı.
Son günlerde önce Süleymancılar, ardından da Furkancılara yönelik operasyonlar sonrası bu tartışma bir kez daha açıldı. Üstelik “iyi tarikat, kötü tarikat”, “yandaş tarikat, muhalif tarikat” gibi tuhaf bir kafa karışıklığı ve tuzak yaratarak…
Bu kafa karışıklığını yaratan AKP’nin bakanlarının ısrarla “tarikat ve cemaat operasyonu yapmıyoruz, bunlar suç örgütü” demek zorunda kalması boşuna değil.
Bu eksikli tarifi biz düzeltelim: Tüm tarikat ve cemaatler birer suç örgütüdür!
Bu açık gerçeği perdelemek için halkı “iyi tarikat, kötü tarikat” tuzağına çekmek istiyorlar.
Oysa iktidar kendi kontrolünde olan tarikat ve cemaatlerin boy atmasına izin veriyor, diğerlerini budayıp kendi hizasına sokmaya çalışıyor. Hepsi bu.
Ortada devasa boyutlara ulaşan holdinglere sahip tarikatlardan ve büyük bir pastadan söz ediyoruz. Bu pasta için boğazlaşma olmaması mümkün değil, bugün yaşadıklarımız tam da bunun yansımasıdır.
Adı geçen tarikatlar dahil hepsinin halk düşmanı olduğunu, bu düzenin aparatı olduğunu ve yıllarca iktidarla işbirliği yaptıklarını akıldan hiç ama hiç çıkarmamak gerekiyor.
Tarikat ve cemaatlerin iyisi, kötüsü olmaz!
Bir kez bu tuzağa düşünce halk düşmanı Fethullahçılardan, çocuk katili ve istismarcısı Süleymancılardan dahi “muhalif” çıkarmak mümkün hale gelir.
Bugün ülkenin tüm kurumlarına yerleşen Menzil, İskenderpaşa ve İsmailağa gibi tarikat ve cemaatler yarın iktidarla pasta kavgası için ters düştüklerinde “iyi” olmayacaklar.
TKP’nin sözü açık.
Tarikat ve cemaatlerin hüküm sürdüğü bu düzene ve onun iktidarına son verilmeli, tüm tarikat ve cemaatler derhal dağıtılmalı, bu karanlık yapıların halkı sömürerek elde ettiği devasa servete el konulmalı ve holdingleri devletleştirilmelidir!
Diyarbakır KENZE Tekstil işçisi hak gaspına ve patronun yalanlarına karşı basın açıklaması yaptı!
https://t.co/iF6KAWmaxI
Kenze işçisinden “işçi yüzünden fabrika küçülüyor” diyen patrona: Tazminatımı ödeyip fabrikanızı kurtarın o zaman!
Basın açıklamasında konuşan KENZE Tekstil işçisi Kader;
“Ben 11 yaşından beri tekstilde çalışan 21 yaşında bir işçiyim. Son 3 yıldır Kenze Tekstil’de çalışıyordum. Alınan bir günlük izne karşılık, iki günlük kesinti yapmalarına itiraz ettiğim için işten çıkarıldım. Alacaklarım Kenze patronları için hiç bir şey değil. Ama onlar, kıdem tazminatımı ödememek için, dünya kadar yalan, dedikodu ve fesatlık yapıyorlar.
‘Zara denetime geldi, artık iş alamıyoruz, küçülmeye gidiceğiz’ diyorlar. Kendi hukuksuzlukları yüzünden değil de, benim yüzümden küçülmeye gideceklerini söyleyip, arkadaşlarımı bana karşı kışkırtmaya çalışıyorlar.
İşçinin hakkını vermeyeceksiniz, pislik içinde, baskı altında çalıştırıp sonra da suçu ben gibi işçilere atacaksınız. Yok öyle yağma!”
———————
📣Tekstil işçisi kardeş; bize ulaş. Birlikte mücadele edelim, birlikte kazanalım👇
☎️0541 940 05 14
📧 [email protected]
Diyarbakır Kenze Tekstil’in hak gaspına karşı gerçekleştirilen basın açıklamasından:
https://t.co/iF6KAWmaxI
Patronların Ensesindeyiz Temsilcisi Tuluğ Ünlütürk:
“Kader’in bugün yürüttüğü mücadele, Diyarbakır’da, Tekstil Kent’te, patronların işlediği suçları, hak gasplarını görünür hale getirdi. İşçilere karşı işlenen suçlar gösteriyor ki, Tekstil Kent bugün bir suç mahali haline gelmiştir. Biz bugün hangi işçiyle konuşsak, bir günlük izne gitmesinden sonra iki günlük ücret kesintisi yapılıyor. Bu kanunsuzluk demek. Kimden izin aldılar, neye güveniyorlar bimiyoruz.
Mağazalarda ürünlerini binlerce liraya satan markalar, Diyarbakır’da üretim yaptırıyorlar. O markalar, Tekstil Kent’te işlenen tüm suçların ortağıdır. Bize marka itibarından, temiz üretim yaptırmaktan bahsediyorlar. Hırsızlığın, sömürünün itibarı olmaz.
Biz mücadele ettikçe, Tekstil Kent’in patronları utanacak, bu kentin işçileri değil!
Başta Diyarbakır olmak üzere, tüm tekstil işçilerini yaşadıkları hak gasplarını bize bildirmeye, birlikte mücadele etmeye davet ediyoruz. “
@ZARA@Inditex
———————
📣Tekstil işçisi kardeş; bize ulaş. Birlikte mücadele edelim, birlikte kazanalım👇
☎️0541 940 05 14
📧 [email protected]
Zübük siyasetinden yorulduk!
“Cemil Tugay, AKP’ye geçecek mi?”
İzmir kent gündeminde uzun süreden beri bu soru var. Kimileri, Cemil Tugay’ın AKP’ye katılmak için önümüzdeki seçimlerde yeniden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı adayı gösterilme koşulunu öne sürdüğünü söylüyor. Kimileri, Cemil Tugay’ın AKP Genel Başkanı cumhurbaşkanından vize alamadığını… Geçisin zamanlaması konusunda anlaşılamadığını söyleyenler de var. AKP’nin kuruluş yıl dönümünde değil de, “9 Eylül” gibi sembolik bir dönemde gerçekleşeceğini iddia edenler var.
İddialar, her yönden etrafa saçılıyor. Saçıldıkça da, ortada bir pazarlık olduğu netleşiyor.
Ancak, bir kişi de çıkıp, “Hiç olur mu öyle şey! Cemil Tugay’ın siyasi karakteri belli, ilkeleri belli. Yapmaz öyle bir şey!” diyemiyor. Çünkü, İzmir halkı Tugay’ı çok sevdiği için oy vermemişti. İzmir halkının Tugay’ı belediye başkanı yapmasının nedeni , AKP’yi istememesiydi. Fakat, kısa sürede, Cemil Tugay’ın herhangi bir AKP’liden, Tugay’ın eski partisi CHP’nin de AKP’den belediyecilikte herhangi bir farkı olmadığı ortaya çıktı.
İhale düzenini savunmada, özel şirketlere rant sağlamada, işçi düşmanlığında aynı olduklarını artık herkes biliyor. Tugay, aynı konuya dair, birbiri ile çelişen, birbirinin tam zıddı açıklamalar yaptıkça, “hık demiş de burnundan düşmüş” dersiniz.
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, aslında MHP’li Agah Oktay Güner tarafından söylenen ancak Alparslan Türkeş’e atfedilen “Biz hapisteyiz, fikirlerimiz iktidarda” sözünü bilenler vardır. Eminiz ki, şimdi, AKP’liler, Cemil Tugay için benzer cümleleri kuruyorlar. “Cemil Tugay’ın hangi partide olduğu fark etmez, fikirlerimiz zaten iktidarda.”
İşte bu nedenle, Tugay, AKP’ye geçse, mutlaka bir kılıf bulacaklar.
Hatırlar mısınız? Ergenekon davalarından hapis yatan Mehmet Ali Çelebi isimli bir teğmen vardı. Önce CHP’den milletvekili oldu, ardından Memleket Partisi’ne, oradan da 2022 yılında AKP’ye geçti. Geçme gerekçesi de, “Cumhuriyet neferi” olması ve Atatürk’ün vizyonunun AKP’de temsil edilmesiydi.
Tugay için de aynısını yaparlar. İzmir için her şeyi yapmayı göz alan, kendi onurunu bile feda eden bir figür olarak yansıtırlar. “İzmir, yatırım görecek en azından” argümanı kullanıma sokulur. Bu yetmediğinde, Tugay’ın, artık siyasi bir araç haline gelen tutuklamalar ile tehdit edildiğini, korkutulduğunu söyleyenler çıkar.
Tugay, AKP’ye geçmezse de… Herkes kendi hikâyesini yazar. AKP, Tugay’ı kendine layık görmediğini açıklar. Tugay da, AKP’den hiç hazzetmediğini söyler. Ancak, kapalı kapılar ardından el sıkışmaya devam ederler. Lafın kısası, Tugay, AKP’ye geçse de geçmese de, onlar için sonuç değişmez. İzmir’i, sermayeye peşkeş çekmeye, halk ve emekçi düşmanlığı yapmaya devam ederler.
Bu gidişatı durdurabilecek tek güç ise, İzmir halkının ve İzmir Büyükşehir Belediyesi emekçilerinin tavrıdır. Birbirinin aynısı olan düzen partilerini de, kişisel çıkarlar üzerinden yürütülen siyaseti de reddediyoruz. Hayatımızı zehir eden, insanca yaşamayı unutturan bu çirkin düzene karşı gelin birlikte mücadele edelim. Kendimiz için, çocuklarımız için, sevdiklerimiz için… İnsanca yaşanacak bir ülkeyi yeniden inşa edelim.
Türk solu yıllardir PKK tarafından güdülüyor. PKK tarafından güdülmeyen TKP'ye selam olsun. Bu sürece de, yasaya da HAYIR dediler. Projenin adresini bildikleri için. Solun son kalesi.