Christopher Nolan’ın “Odyssey” filmini seyrettim. Çok etkilendim.
Filmden çıkarken düşündüm ki binlerce yıl geçiyor, aktörler ve silahlar değişiyor, fakat Anadolu’ya yönelik jeopolitik dürtüler şaşırtıcı biçimde benzer kalıyor.
Truva, Anadolu toprağındaydı. Akhalar denizi aşarak geldiler, yıllarca kuşattıkları Truva’yı sonunda hileyle ele geçirip yakıp yıktılar adeta soykırım uyguladılar.
Yüzyıllar sonra 1915 baharında Çanakkale’de Anadolu’ya yine denizden geldiler. Geçemediler.
1919’da bu kez Yunan ordusu İzmir’e çıkarıldı. Anadolu’nun içlerine kadar ilerledi. Sonuç yine değişmedi. 30 Ağustos 1922’de Anadolu istilacıyı bir kez daha geri attı.
Bu nedenle Büyük Zafer sonrasında Mustafa Kemal’e atfedilen “Hektor’un öcünü aldık” sözüm sembolik anlam bakımından son derece çarpıcıdır.
Bugün başta Başbakan Mitçotakis olmak üzere Yunanistan’ın bazı yöneticileri bu uzun tarihsel hafızayı unutmuş görünüyor.
Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi kutuplaşmayı ve ekonomik sorunları jeopolitik zafiyet sanarak, İsrail ittifakına, ABD’deki Yunan lobisine, birkaç yeni silah sistemine, (Rafale’lere, LORA ve benzeri füzelere) güvenip Türkiye’ye karşı güç gösterisine girişmeyi değil uygulamak hayal bile etmeleri büyük bir stratejik yanılgıdır.
Yunanistan’ın güvenliği Türkiye’yi çevrelemeye çalışan ittifakların ileri karakolu ve tetikçileri olmakta değil, Türkiye ile barış ve denge içinde yaşamaktadır.
Ege bir okyanus değildir. İki ülkenin karşılıklı kıyılarının, adalarının, deniz ve hava sahalarının iç içe geçtiği müşterek bir denizdir. Doğu Ege adalarının silahsızlandırılmış statüsünün arkasında da Türkiye’nin Anadolu kıyılarının güvenliği vardır.
Mavi Vatan 2006 sonrası doğup gündeme oturduğunda Yunan basınında oluşan telaşın temelinde de aynı gerçek yatıyordu. Türkiye artık denizlerini ve deniz yetki alanlarını jeopolitiğinin merkezine yerleştirmişti. Nitekim Kathimerini daha 2019 başında Mavi Vatan’ın Atina’da yarattığı kaygıyı açıkça yazıyordu. Baş yazıda şöyle demişlerdi:” Türkler Lozan’da bizden İyonya’yı aldılar karşılığında Ege’yi bıraktılar. Şimdi mavi Vatan’la Ege’yi geri istiyorlar.”
Türkiye’nin kimsenin toprağında gözü yoktur.
Türkiye kendi yarımadasının ve çevresindeki denizlerin jeopolitik gereklerini yerine getirmektedir.
Atina’daki siyasetçilere tavsiyem şudur: Nolan’ın “Odyssey” filmini izleyin. Truva’ya bakın. Çanakkale’ye bakın. 1919’a ve 9 Eylül 1922’ye bakın.
Sonra Anadolu’ya karşı başkalarının gücüne güvenerek maceraya atılanların sonunda ne yaşadığını düşünün. Coğrafya unutmaz. Anadolu hiç unutmaz.
Türkiye ile rekabet edebilirsiniz. Türkiye ile anlaşmazlık yaşayabilirsiniz. Ama Türkiye’yi başkalarının kurduğu ittifaklarla kuşatabileceğinizi ve birkaç yeni silah sistemiyle Anadolu’ya stratejik irade dayatabileceğinizi düşünmek, tarihten hiçbir şey öğrenmemektir.
Truva’nın üzerinden üç bin yıl geçti. Anadolu hâlâ burada. Büyük Türk burada.
Savaş, bir milletin varlığını ve haysiyetini ortaya koyduğu en zor sınavdır. Eğer halk savaşın haklılığına inanırsa, ordusuna olan desteği yüksek olacağı gibi; hiçbir ordu da onun azim ve iradesini kıramaz.
Tarih, büyük düşünürlerin fikirlerini,
savaşçıların cesaretini, sanatçıların yaratıcılığını anlatır. Olup bitenlerin, insanların mutluluğunu ve acı çekmelerinden nasıl etkilendiklerinden bahsetmez; anlatmaya gerek duymaz.
TARİHİ YENİDEN YAZAMAZSINIZ!
- "Kurucu" sıfatı rastgele kullanılmaz.
- Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu iradesi; Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'tir.
- Bu tarihî gerçeği gölgeleyen her ifade, anayasal hafızayı tartışmaya açar.
- Millî Eğitim Bakanlığı'nın "Kurtuluş Savaşı" yerine farklı tanımlamalar arayışının ardından, şimdi de İçişleri Bakanlığı'nın kullandığı "kurucu" ifadesi...
- Yeni bir "kurucu irade" inşa etme arayışı nereden çıktı?
- 15 Temmuz, Türk devlet geleneği açısından bir yüz karası olan darbe teşebbüsüdür.
- O kara günün tüm boyutlarıyla aydınlatılması; sorumluluk taşıyan herkesin, görev ve konumuna bakılmaksızın bağımsız mahkemeler önünde hesap vermesi, hukuk devleti olmanın gereğidir.
#Cumhuriyet #Atatürk #15Temmuz #KurtuluşSavaşı #Türkiye
Yeniçerilarin Türk olduğunu sanan bir sürü kara cahil var. Mehtar Yaniçeri Ocağının 2. Mahmud döneminde kaldırılmasıyla kaldırılmış, yerine batı tarzında Muzikayı hümayun kurulmuştur. Yeniden faaliyete geçmesi 1914’te olmuş, Günümüzde dinlediğimiz mehter marşlarının büyük bir çoğunluğu geleneksel değil, 2. Meşrutiyet dönemi sonrasında ve Enver Paşa'nın talimatlarıyla bestelenmiştir. En bilinen marşlardan biri olan "Ceddin Deden" (Mehter Marşı) 1917 yılında İsmail Hakkı Bey, "Hücum Marşı" ise Ali Rıfat Çağatay tarafından bestelenmiştir. Fetih Marşı ise bizzat Arif Nihat Asya tarafından yazılmış olup taa 1980 yıllarında Yıldırım Gürses tarafından bestelenmiştir.
Abdülhamid bizzat kendisi batı müziğinden hoşlanan, piyano çalan biriydi. Ha bunu kötü göstermiyorum. Sadece yanlış bilenler için yazıyorum. Ayrıca saraya şarap, şampanya, konyak, bira vs. İçki alındığının defterleri Yıldız Saray arşivinde mevcut. Yine Abdülhamid’in peçetesi, yatak çarşafı, küllüğü, bardağı, sürahisinde Latin alfabeli AH arması vardı. Okuma özürlü olunca insanlar böyle saçmalıyorlar. Mehter marşlarının çoğu da Cumhuriyet dönemine aittir.
Bugün, yazar, gazeteci ve fikir adamı Nihat Genç'in aramızdan ayrılışının birinci yılı.
Onu Balyoz ve Ergenekon kumpas davalarının mahkeme salonlarında tanıdım. O, gerçek bir Kuvvacının ve devrimci Kemalistin günümüzdeki en güçlü temsilcilerinden biriydi.
Yazdıkları ve söyledikleriyle kamuoyuna her zaman şu temel tercihleri tokat gibi sorgulatırdı: Kişisel mutluluk mu, toplumsal mutluluk mu? Bedensel refah mı, vicdani ve ruhsal refah mı? Ben mi, biz mi? Erdem mi, kurnazlık mı? Akıl mı, dogma mı? Millet mi, ümmet mi? Türk mü, Türkiyelilik mi? Onur mu, kölelik mi?
Nihat Genç, hayatı boyunca daima ilk seçeneklerin bayraktarı oldu.
Onun adı, her zaman mücadelenin, direnişin ve kendine güvenen vatanseverliğin sembolü olarak yaşamalıdır. Genç kuşaklara, Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazanan o yüzde 1'lik iradenin aslında bir milleti ayağa kaldırmaya yettiğini hatırlatmalıdır.
Nihat Genç, Sakarya'daki %1'dir. O ruhu bu topraklardan silmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
Vefatının birinci yılında değerli ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum.
Rotası cennet olsun.
İngiliz'le savaşmadık diyenler haklı.
Çünkü savaşan Türklerdi.
İngiliz'e kurşun atmadık diyen haklı.
Atan bizim dedemizdi.
Lozan hezimet diyenler haklı.
İngilizler için hezimetti.
Neyden kurtulduk? diyen haklı.
Kurtuluş savaşı veren Türklerdi.
Gayri Milli Eğitimsizlik Bakanı açıkladı:
104 senedir büyük ve haklı bir gurur ile kutladığımız İstiklal Harbi’nin adı (Kurtuluş Savaşı) ders kitaplarından çıkarılacakmış.
1919-1922 arasında yaşananlara Milli Mücadele denilecekmiş. Gayri Milli Eğitimsizlik Bakanı “Neyden kurtulduk. Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” buyurmuş.
Bu Gayri Milli Eğitimsizlik Bakanına sormak lazım: Savaş sonunda verilen madalyanın adı Milli Mücadele Madalyası mı İstiklal Madalyası mı?
Genelkurmay Başkanlığı’nın yayınladığı ve bütün savaşı anlatan kitabın adı Türk İstiklal Harbi değil mi?
Elbette İstiklal Harbi Milli Mücadele’ye dayanır. Ancak kapsayıcı kavram İstiklal Harbi (Kurtuluş Savaşı) kavramıdır.
Eğitimsizlik bakanı, kurtuluş kavramı ile Osmanlı’dan kurtulduğumuzu sanıyor. Oysa İstiklal Harbi başladığı zaman Osmanlı zaten tarih olmuştu.
İstiklal/Kurtuluş, Batı emperyalizmiyle savaşın sonunda Batı emperyalizmine karşı elde edilmiştir.
Eğitimsizlik Bakanı bunları bilmez mi? Elbette bilir. Peki, ne yapmak ve neden yapmak istiyor? Öncelikle Gayri Milli ve Eğitimsizlik Bakanı Türklük bilincinden nefret ediyor.
Türklük bilincini sürekli besleyen kaynakların başında ise İstiklal Harbi geliyor. O zaman İstiklal Harbi kavramını ortadan kaldırarak başlayacaksın.
Zihinler savaşında, muharebeler kavramlar üzerinden yapılır. Önce varolan kavramlar yıkılır, silinir, anlamsızlaştırılır. Sonra ya varolan kavramlara yeni anlamlar yüklenir veya yeni kavramlar üretilir.
Burada sinsice İstiklal Harbi ve Kurtuluş Savaşı kavramları yok edilirken İstiklal Harbi’nin bir boyutunu oluşturan Milli Mücadele onun yerine konulmak istenmektedir. Aslında Milli Mücadele, İstiklal Harbi ve Kurtuluş Savaşı o kadar içe geçmiş kavramlardır ki, bugüne dek birbirlerinin yerine de rahatlıkla kullanılmışlardır.
Şimdi bu zihniyetin İstiklal Harbi ve Kurtuluş Savaşı kavramlarını yasaklayarak gelmek istediği yer sonunda aslında İstiklal Harbi olmadığı noktasıdır.
AK Parti 24. ve 25. Dönem Ordu milletvekili İhsan Şener 2011 senesinde davet edildiğim bir TBMM alt komisyonunda İstiklal Harbi diye bir harbin olmadığını şehitliklerin sembolik olduğunu söylemişti. Ben de gereken cevabı vermiştim. Olay yargıya yansımıştı. Tabii vekillik sonrasında cumhurbaşkanlığına danışman olarak atandı bu zat.
Özetle, bugün Şeyh Sait’in hatırasına hakaretten cezalar verildiği, Şeyh Sait’in isminin bulvarlara verilmek istendiği, narko-teröristlerin kurucu önder ve baş müzakereci ilan edildiği bir dönemde, devletimizin ve milletimizin İstiklalini sağlayan İstiklal Harbimizin ismi ders kitaplarından çıkarılıyor olmasına maalesef şaşıramıyoruz!
Elbette helal süt emmiş Türk tarih öğretmenleri İstiklal Harbimizi öğrencilerimize anlatmaya devam edeceklerdir.@zaferpartisi
Baksan dedesi veya bir başka akrabası SS üyesi olarak Ausschwitz toplama kampında zehirli gaz odasında şalter indiricisidir ama utanmadan Atatürk’e hakaret eder. Bu hakareti de PKK lobisinden korktuğu için zerre entellektüel haysiyete sahip olmadığı için yapıyor:
Atatürk ve Türk tarihi insanlık için övünç kaynağı olacak şekilde temizdir. Son not: PKK Türk Milletine düşmandır. @zaferpartisi@zpgencresmi
Biz bir savaş mı kaybettik? İşgal mi edildik? Parçalandık mı? Federasyon mu olduk? “Resmi dilimiz Türkçedir’ cümlesi Anayasamızdan çıkarıldı mı??? Sormanız gereken soru: kimin parmakları bu kuklaları oynatıyor??
Orta Doğu‘da sınırlar bir yandan savaşlar bir yandan terör örgütü ile yapılan müzakereler ile değiştirilmek isteniyor. Irak Suriye savaşlarla bölündü. İran bir savaşla iç savaşa ve parçalanmaya su yüklenmek istendi.
Türkiye ise terör örgütü ile yapılan pazarlıklar sonucunda anayasal yapısı değiştirilerek Lübnanlaştırılmak isteniyor.
Bu durum karşısında milli uniter ve laik devleti destekleyen, Atatürk’ten ve kuruluş felsefesinden taviz vermeyen bütün Türk milliyetçilerinin, yurtseverlerin, ulusalcıların, vatanseverlerin, Atatürkçülerin birlikte hareket etmesi bir zorunluluktur.
Hem DEM’i ve PKK’yı hem de Türk halkını memnun edelim şeklinde bir yaklaşım Atatürk’ün tam bağımsızlıkçı anlayisini temsil etmez. Olsa olsa mandacı anlayışın bugünkü devamıdır. Zafer Partisi bütün milli güçleri Atatürk’ün kuruluş felsefesi etrafında birleşmeye davet ediyor. @zaferpartisi
Türkiye’nin Şam Büyükelçisi 6 Haziran 2026’da çok açık bir şekilde Türkiye’nin Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıları ülkelerine geri yollamayacağını açıklamış. Ve aşağıda izleyeceğiniz konuşmasında Suriyelilerin neden Türkiye’de kalması gerektiğini anlatıyor.
Büyük bir dikkatle izleyin. 700 bin Suriyeli dönmüş, milyonlarca Suriyeli Türkiye’de kalarak Türkiye-Suriye ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunacakmış. Hani savaş bitince döneceklerdi? Yıllarca Türk Milletini savaş bitince dönecekler diye oyalayanlar şimdi kalacak diyorlar.
Türk Milleti artık uyanmaz ise tarihinin en karanlık kabuslarından birisini yaşayacak. @zaferpartisi
Sadece gazetecilik yaptığım için 75 gün cezaevinde tutuldum. Tek suçum bu ülkede gazetecilik yapmaktı.
Bu hukuksuz süreçte haber alma hakkına ve gazeteciliğe sahip çıkan herkese teşekkür ederim.
Hangi dağ efkarlıysa orada olmaya devam edeceğim. İyi ki varsınız
Zafer Partisi olarak Türk milletine söz veriyoruz;
Devlet Planlama Teşkilatı'nı tekrar kurarak işe başlayacağız.
Planlı serbest piyasa ekonomisine geçeceğiz.
Planlı bir ekonomik kalkınma, planlı bir sanayi kalkınması, tarımda planlama kaçınılmaz olacak.
Üreten, kendisine yeten, kalkınan, refaha, hakça ve adaletli bir düzene giden Türkiye'yi kurmak için yol haritamız ve kadrolarımız hazır.
Liyakatli Zafer Partisi kadroları olarak söz veriyoruz. Anadolu Kalesi Projesi'yle, sınırlarımızı tekrar güven altına alıp geçilmez hale getirip sığınmacı ve kaçakları devletler hukukuna uygun olarak vatanlarına yollayacağız.
2013'ten sonra verilen bütün vatandaşlıklar yasa dışı verilmiştir, iptal edeceğiz.
Ve ülkemize yönelik emperyalist kavimler göçü sona erecek ve Türk halkı rahat edecek.
13 milyon insan vatanlarına döndüğü zaman enflasyon düşecek, kira fiyatları düşecek, gıda fiyatları düşecek, yılda harcadığımız 11 milyar dolar cebimizde kalacak.
O parayı Türk halkı için, emekli için, çiftçi için harcama imkanımız olacak.
Az önce evimize iki polis geldi. İfade için Vatan Emniyet’e davet ediyorlar.
Aşağıdaki haberden dolayı Nureddin Nebati’nin şikâyeti üzerine ifade vermem gerekiyormuş.
Ülkenin geldiği durumu görün diye paylaşıyorum.
Böyle bir haber için neden eve polis gönderiliyor?
Böyle bir haber için neden soruşturma açılıyor?
Böyle bir haber için neden 23 Nisan günü evimde rahatsız ediliyorum?
Bu bir haberdir. Nureddin Nebati’nin şikâyeti varsa, itirazı varsa tekzibini yazar, gönderir.
Bu ne demek oluyor?
Yeter kardeşim artık, vallahi yeter ya!
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?