Tuna Portföy tarafında acayip bir şeyler oluyor.
Belki tamamen tesadüf ama zamanlama o kadar güzel ki insanın aklına türlü türlü senaryo geliyor.
Daha birkaç ay önce piyasada çok popüler fonlar vardı, bilmeyen yoktur.
Para o fonlara giriyor, fonlar hisse alıyor, hisse yükselince fonlar da yükseliyor sonra daha fazla yatırımcı çekiyorlardı.
Bu düzen böyle devam etse Tuna gibi sıfırdan gelen bir şirketin aradan sıyrılması muhtemelen yıllar sürerdi.
Çünkü diğerleri gibi uçana kaçana yatırım yapmayacakları için muhtemelen getirileri daha düşük olurdu.
Haliyle insanlar da uçanı kaçanı tercih ederdi.
Sonra SPK yeni düzenlemeyi getirdi.
Özellikle halka açıklığı düşük hisselerde fonların taşıyabileceği paylara sınır geldi.
Yani piyasadaki popüler fonların eski yöntemle sınırsız büyümeye devam etmesi zorlaştı.
Sonra yatırımcı bu fonlardan çıkmaya başladı, parasını da bir yere park etti ve bekliyor.
Bu olaylardan birkaç ay önce de Tuna Portföy kuruluyor.
Üstüne bir de neredeyse her hafta başka bir fon geliyor.
Sanki SPK eski oyuncuların masasını dağıtırken Tuna gelip boş sandalyeye oturacakmış gibi bir şey.
Bence asıl hikaye bundan sonra başlayabilir.
Çünkü eski popüler fonlardan çıkacak para da yeni gelecek para da gidecek bir yer arıyor.
Yatırım yapmaya bir kere başlayan insan bir daha kolay kolay bırakamaz.
Ara verir, döner dolaşır, yine parasını piyasaya sokar.
E bu adamlara da Türkiye’de ciddi bir güven var.
Ortada da bir boşluk oluştu.
Bundan sonraki senaryoda bir bakmışsınız, Tuna piyasanın en popüler portföy şirketlerinden biri olmuş.
Bir ihtimal daha var.
Bayraktarların bugün dünyada inanılmaz bir ticari ağı var.
Körfez tarafında da iyi ilişkileri var.
Yarın öbür gün bu insanların karşısına Türkiye’de yatırım yapabilecekleri fonlarla çıkma ihtimalleri de var.
Bence iş oraya giderse Borsa İstanbul’un hikayesi de tamamen değişir.
Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen Katarlı, BAE’li veya Suudi büyük bir yatırımcı, yüzlerce Türk şirketini tek tek araştırmak yerine zaten bildiği bir yapının yönettiği fonlara bakabilir.
Kısacası bir gün Körfez’den Tuna’nın yönettiği fonlara, haliyle Borsa İstanbul’a ciddi para geldiğini görürsek açıkçası şaşırmam.
Ortada boşalan bir alan var.
Yatırımcı var.
Para var.
Yeni hikaye arayışı var.
Tuna da elinde yeni fonlarla tam kapıda bekliyor.
Tesadüf müdür bilmiyorum.
Ama bundan daha güzel bir giriş zamanlaması olabileceğini sanmıyorum.
Belki de birkaç yıl sonra dönüp bugünlere baktığımızda, aslında her şey gözümüzün önünde başlamış diyeceğiz.
Tabii bunlar hep çıkarım, illa olacak diye bir şey yok.
Zaman her şeyi gösterecek…
Arapça çalışırken harika bir kelime detayına denk geldim.. Kuran’da Züleyha’nın Hz. Yusuf’a sevgisi anlatılırken "şağafeha" kelimesi geçiyor. Kökü olan "şağaf" aslında kalbi saran incecik koruyucu zar Yani sevgi öyle seviyeye gelmiş ki kalbin dış zarını delip en derinine işlemiş
Freud, istediği şeye tam kavuşacakken çöken insanlardan söz etmişti: Beklediği kürsü boşalınca çalışamaz hale gelen akademisyen; sevdiği adam evlenmeye hazır olduğunda dağılan kadın. Bazen insanı durduran engel değil, engelin kalkması olur.
"Ayraç": https://t.co/bzXo2SrZbF
‘tarih kendini tekrarlamaz sadece kafiyelidir’ diye bir söz vardı. sanki yetişmesi gereken bir şiirin içinde yaşıyor gibiyiz, bir mısra yazıldıysa hemen bir diğeri peşine ekleniyor. felâket tellalı temalı.
Çünkü biz tek tek biliriz
Biz neyiz ki, bir gelip bir geçici
Ancak bir çağ, bir zaman.
Okuduk, gördük: En büyük sevincimiz Atatürk
Bir o var, bir o:
Her çağ, her zaman.
Behçet Necatigil
30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun.
Leer a Dostoievski es recordar que el ser humano no se divide entre buenos y malos, sino entre quienes se atreven a mirar su oscuridad y quienes pasan la vida huyendo de ella.
Artık beni topla. Bilirim "kün feyekûn" dersin. Yahut varları yok edersin. Fakat her yarattığın bir gâye için yaratılmıştır. Bana istîdatlar, bana kudretler veren Sen... Bana kendimi iade et, görecek işlerim var. Beni çok dağıttın, artık beni topla!
Safiye Erol, Ülker Fırtınası
Yıl 1969. Tunus'ta bir otel odası. Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Beckett, İsveç televizyonunun röportaj teklifini tek şartla kabul eder: “Hiçbir soru sorulmayacak.” Gürültüye aç bir kalabalığın ortasında, sözcüklerin hoyratça tüketildiği bir çağda, sükûtu zarif bir başkaldırıya dönüştürmenin o eşsiz ihtişamı.