Bugün işten çıkarıldım. Sebep olarak "şirket iflasın eşiğinde" dediler. Dürüst olsalar bile üzülürdüm, ama bu hikayenin devamı var. Toplantıya çağırdılar. Yüzüme bakmadan "Maalesef zor günler geçiriyoruz, kimseye ihtiyacımız yok" dedi patron. Başımı salladım, çünkü tartışmanın anlamı yoktu. Sonra eşyalarımı toplarken öğrendim: boşalan masaya patronun oğlu oturacakmış.
+++
Yani şirket iflasın eşiğinde değilmiş. Sadece benim maaşım, oğlunun maaşına dönüşecekmiş. Ben bu şirkette neleri biliyordum? Hangi müşteri ne zaman
arıyor, hangi iş nerede tıkanıyor, hangi dosya nerede. Her şeyin haberi bana gelirdi. Yani "iflas" yalanını yutmam için biraz fazla içerideydim. Bu yüzden o cümleyi duyunca güldüm. Kırılmadım desem yalan olur ama o an en çok güldüm. Öğrendiğim şey şu: Çalışanına "iflas ediyoruz" diyen bazı patronlar aslında "yerine başkasını koyacağım" demenin kibar yolunu arıyor. Ben toparlanırım. Bildiğim işi başka yerde de yaparım. Ama bu şirket, beni kaybetmenin ne demek olduğunu birkaç ay sonra anlayacak.
Aldatıldığını bilen birine "sen yanlış görüyorsun" denmesi.
Her gün aynı evde, aynı sofrada oturuyoruz. O rahat. Ben ise gülümsüyormuş gibi yapmaktan yoruldum. Giderim diye düşünüyorum, sonra gidemiyorum. Alışkanlık, korku, emek, "ya düzelirse" umudu… Ama şunu öğrendim: Bir kez bile "özür dilerim, yanlış yaptım" diyemeyen biri, değişmeye de niyetli değildir. Henüz karar vermedim. Ama artık kendime yalan söylemiyorum. Bildiğim şeyi bilmediğimi sanmıyorum.
Kocam beni aldattı. Her şeyi biliyorum. Mesajları, saatleri, yalanları… Hepsini. Yüzüne vurduğumda gözümün içine baktı ve "O sadece arkadaşım" dedi. Sanki ben aptalmışım gibi. En çok ne acıtıyor biliyor musunuz? Aldatılmak değil.
++
Kendimi sürekli sorguluyorum artık. "Gerçekten abartıyor muyum?" "Ben mi yanlış anlıyorum?" Bu soruları sormak bile onun işine yarıyor. Başarılarım ya görmezden gelindi ya da küçümsendi. Üzüldüğümde ise "yine mi drama" dendi. Duygularım hep fazlaydı, onunkiler hep haklıydı. Bir gün fark ettim ki eskiden güleryüzlü, kendine güvenen biriydim. Şimdi bir mesaj atarken bile "kızar mı?" diye düşünüyorum. Sevgi, kendini her gün kanıtlamak zorunda kaldığın bir şey değildir. Sürekli yürüdüğün yumurta kabukları sevgi değildir.
Narsist biriyle birlikte olmak, kimsenin görmediği bir savaşın içinde yaşamak gibi. Dışarıdan her şey normal görünüyor. Ama içeride her gün biraz daha kayboluyorsun. Başta çok ilgili, çok büyüleyiciydi. Sonra yavaş yavaş değişti. Önce küçük iğnelemeler, sonra "şaka yapıyorum, abartma" cümleleri. Her seferinde hassas olan ben oldum. Her tartışmanın sonu aynı: Ben özür diliyorum. Neyin için olduğunu bile bilmeden. Çünkü bir şekilde hep suçlu olan ben oluyorum.
++
Hafta sonları kayınvalidemlere gidiyoruz. Sofrada bana bakıp gülüşüyorlar, annemle dalga geçiyorlar. Benim annemle. Orada olmayan, savunamayan annemle. En can sıkıcı kısmı da şu: Kayınvalidemin yemeklerini yerken "Sen bunu öğren" diyor bana. Ben bir şey demiyorum ama içimden "Sen bana hiç fırsat verdin mi?" diye bağırıyorum. Bir gün çay yaptım. Çay! Dünyanın en basit şeyi. "Zehirlenirim" diyerek içmedi. Evimde, kendi eşimin yaptığı çaydan zehirlenmekten korkuyor. Ben o gün kendimi çok yalnız hissettim. Eve gelen herkese yemeğimi sunarım, komşular, arkadaşlar, kuzenler. Hepsi yer, hatta tarif ister. Yani sorun yemekte değil. Bunu çok iyi biliyorum artık.
Evleneli beri eşim bir tane bile yemeğimi yemedi. Bir tane. Sabaha kadar uğraştığım yemeği masaya koyuyorum, "Ben annemde yerim" diyor. Evliliğin 1. gününden beri bu böyle. İlk başta "Alışması zaman alır" dedim. Yeni evliyiz, annesinin yemeklerine alışkın, normal. Sabrettim. Yeni tarifler denedim, videolar izledim, defalarca baştan yaptım. Ama yemeği beğenmemek bir şey, yüzüme karşı "Çok kötü yapıyorsun, annen sana yemek yapmayı öğretememiş" demek başka bir şey. Bu sözü ilk duyduğumda yemek boğazıma dizildi.
+++
Yanımdayken bile telefonda kaydırırken ya da dışarıda yürürken başka kızlara bakıyor. Sorunca "Tanıdığıma benzettim" diyor. Her gün başka birine mi benziyor bu kadar insan? Ben sorunu anlatınca "abartıyorsun" oldu. Bir süre sonra da kendi hislerimden şüphe etmeye başladım. Gerçekten abartıyor muyum diye düşünüyorum. Hiçbir şey istemedim. Sadece saygı gösterilmesini, rahatsız olduğum bir şeyin tekrar tekrar yapılmamasını istedim. Bu kadar zor mu? 2 yıl oldu. Ayrılmıyorum çünkü seviyorum. Ama sevmek her şeye katlanmak demek değil. Bir şeyi defalarca söyleyip hiç değişiklik görmüyorsan, sorun anlatma şeklinde değildir. Karşı taraf duyuyor ama değişmeyi seçmiyor.
Sevgilim her gün başka kızları takip ediyor, fotoğraflarını beğeniyor. Bunu ilk fark ettiğimde "yanlışlıkla olmuştur" dedim. Sonra yine oldu, sonra yine. "Bunu yapma" dedim. Cevap hep hazırdı: "Arkadaşım o, kuzenim, okuldan tanıdık." Bir gün arkadaş, bir gün kuzen, bir gün okuldan tanıdık. Kızlar değişiyor ama açıklama hiç değişmiyor.
++
Zemin kattaki dairedeyim. Park yerim yok, merdiven benim için yeterli. Ama aidatım, 5. kattaki komşumla aynı kalemlerden hesaplanıyor. Yöneticinin kapısını çaldım. Sakin bir sesle sordum: "Bu iki gider neden bana da yansıyor?" Cevap: "Sitede oturuyorsan ödersin. Zorundas��n." "Hangi karara göre?" dedim. Yönetici telefona baktı, "Herkes ödüyor, sen de öde" dedi. Madde yok, karar numarası yok.
+++
Burada bir şeyi öğrendim: "Herkes ödüyor" bir hukuki gerekçe değil. Gerekçe, yönetim planı ve genel kurul kararlarıdır. O yüzden artık sözlü tartışmıyorum. Yazılı başvuru yaptım: yönetim planının örneğini, son genel kurul karar defterini ve gider dağılım tablosunu istedim. Çünkü bazı sitelerde yönetim planında "kullanmayan da öder" diye açık hüküm olur, bazılarında olmaz. Hangisi olduğunu görmeden ne haklıyım ne haksız. Sonuç ne olursa olsun, öğrendiğim bir şey var: "Zorundasın" cümlesinin arkasında bir madde olmalı. Yoksa o sadece bir cümle.
Annesi beni zaten hiç sevmezdi, bunu biliyordum. Ama hediyemi çöpe atacak kadar gideceğini düşünmemiştim. Belli ki bir sınır koymaya çalışmıyor, direkt "sen buraya ait değilsin" diyor. Asıl koyan kısım şu: Saat hâlâ oradaydı. Yani olay çoktan olmuş, kimse çıkıp "yanlış oldu, geri alalım" dememiş. Kimse eğilip çöpten çıkarmamış. O saat benim için sadece bir saat değildi. Her ay kenara attığım para, "bir gün alacağım" dediğim günler, onun yüzündeki gülümsemeyi hayal ettiğim anlardı. Ben o saati ona değil, onun hayatına verdim. Çöpe giden şey saat değil, emekti. Bağırmadım, sahne yapmadım. Sadece bir şeyin kırıldığını hissettim ve sessizce evden çıktım. Bazen en yüksek ses, söylenmeyenlerdir. Şimdi kafamda tek soru var: Sevgilim bunu annesine karşı neden savunmadı? "Haberim yok" demek yetmez. Çöpte durmasına izin verilen bir şeyin sahibi olmak da bir mesaj.
Sevgilime senelerce para biriktirip aldığım saati, doğum gününde verdim. Bugün evlerine kahveye gittim. Saat kutusuyla birlikte çöpteydi. İlk başta beynim olayı almadı. Çöp kutusuna bakıyorum, kutuyu tanıyorum, saati tanıyorum ama "yok artık, başka bir şeydir" diyorum kendi kendime. Sevgilimi yan odaya çektim, "bu ne?" dedim. Annesi atmış. Sevgilim de "benim haberim yok" dedi. Yani ben orada, kendi aldığım hediyenin cenazesine katılıyorum.
++
Yakınlaştırdım ve donup kaldım. Orası bir arkadaş evi değildi, otel binasıydı. Birkaç saniye ekrana öylece baktım. Gece 3'tü. Pijamamın üstüne ne bulduysam geçirip fırladım. Yol boyunca "Belki bir yanlışlık vardır" diye diye kendimi kandırmaya çalıştım. Resepsiyondaki çocuğa ad soyad verdim. Bir an yüzüne baktı, sonra başını eğip bilgisayara döndü. Cevabını daha vermeden ben anlamıştım. Kata çıktım, kapıyı çaldım. Açıldığında kocamı karşımda gördüm, arkasında da başka biri vardı. O an kulaklarım uğuldadı, ayaklarımın altındaki zemin kaydı sanki. Meğer o kişi onun patronuymuş. Aylardır söylediği "yoğunum, geç kalıyorum" cümlelerinin hepsi bir anda yerine oturdu. Ne kadar kör olduğumu o an anladım. Şimdi içimde kızgınlıkla yorgunluk iç içe. Ağlamak mı bağırmak mı istiyorum, ben de bilmiyorum. Ama emin olduğum bir şey var: o gece o hisse kulak vermeseydim yalanın içinde yaşamaya devam edecektim.