@tetikmetin Allah için zaman yoktur, O'nun nezdinde herşey sadece bir andır. Yaratılan tüm düzen, yarattığı evren ve canlıların tabi olduğu bilimsel kurallara göre tüm bu faaliyetlerin ihtiyacı olan süredir bahsedilen süreler.
Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim Araştırma hastanesine gelin, 90'lara gidip nostalji yapın. Tuvaletler, polikliniklerdeki doktorların lakayıtlığı, saatkerce beklenen röntgen kuyrukları, rahmetli Savaş Ay'ın programındaki 90'lar hastanesi gibi. Sene sanki 1993!
@marmara1883
Sultan Baybars, Türk tarihinin açık ara en büyük ve en efsane liderleridir.
Lakin ne yazık ki Fatih kadar, Yavuz kadar, Kanuni kadar, Attila ya da Timur kadar bilinmez. Anlatılmaz, tanınmaz ve değer de verilmez. Oysa mukayese ettiğimizde Baybars’ın hayatı, bu isimlerin her birinden daha sert, daha dramatik ve daha görkemlidir. Çünkü tarihte hiçbir Türk lideri, Baybars kadar sıfırdan başlayıp en tepeye çıkmamıştır.
Baybars bir veliaht değildi. Soylu değildi. Arkasında hanedan yoktu. Vatanından koparılmış, obası yakılmış, anne babası Moğollar tarafından katledilmiş, kızkardeşleri Moğol askerlerinin tecavüzüne uğramış garip kimsesiz bir Kıpçak Türküydü.
Hikayenin başlangıcında ailesi soysuz Moğollar tarafından katledildikten sonra Baybars, zincire vurulup köle pazarlarında satıldı. Hem de Arap topraklarına. Bir insanın düşebileceği en dip yerden bahsediyoruz.
Cengiz Han’ın açtığı Moğol yolu, fetih değil vahşet yoluydu. Türk yurtları yağmalandı, İslam şehirleri yakıldı. Zulüm Cengiz ile de bitmedi torunu soysuz Hülagü ile de devam etti. Nice Türk ailesi bu soysuz tarafından katledildi. Nice ak saçlı nice Türk çerisi, Moğolların işkenceleri ile uçmağa vardılar.
Herkes Moğollardan köpek gibi korkuyordu. Baybars ise bu korkuyu çocukken yaşamıştı. O yüzden diz çökmeyi değil, vakar ile beklemeyi öğrendi.
Köle olarak girdiği Memlük ordusunda sadece kılıç kullanmadı. Sabrı, zekâyı ve devlet aklını öğrendi. Her talimde güçlendi, her savaşta sertleşti. Bozkırın Kıpçak çocuğu disiplinle birleşti.
Velhasıl köle, asker oldu. Asker, komutan oldu. Komutan, sultan oldu.
1260’ta Ayn Calut’ta, tarihin akışı değişti. “Yenilmez” denilen Moğol orduları, Baybars’ın sahte ricat taktiğiyle tuzağa çekildi. Bozkır savaşını bozkırın Kıpçak evladı yönetti. Moğollar ilk kez darmadağın edildi, komutanları öldürüldü, efsaneleri gömüldü. Cengiz Han’ın korku mirası orada çatladı. Hülagü’nün hayalleri çölde kaldı. Baybars, Türk’e ve İslam’a yapılanın intikamını orada aldı.
Moğol elçileri tehditkâr mektuplarla geldiğinde Baybars diplomasiyle cevap vermedi. O elçilerin kafaları kesildi ve Kahire surlarına asıldı.
Baybars sadece Moğolları ezmedi. Haçlıları da tarihten sildi. Fransız Kralı 9. Louis’i bütün Haçlı ordusuyla birlikte Mısır’da yok etti. Kudüs’ten sonra Haçlıların elindeki en büyük şehir olan Antakya’yı aldı. Krak des Chevaliers gibi “alınamaz” denilen kaleleri düşürdü. Tapınak Şövalyeleri dâhil olmak üzere en güçlü Haçlı kuvvetlerini parçaladı. Adana’da kurulu Ermeni Krallığı’nı ezdi.
Suriye’yi Moğollardan geri aldı.
Yetmedi, Anadolu’ya girdi ve Kayseri’de Moğolları ikinci kez yere serdi.
Yazarken insan yoruluyor.
Terminatör gibi adam. Adeta ikinci bir Halid bin Velid.
Böyle bir hayat hikâyesi Batı’da çıksaydı bugüne kadar elli tane filmi yapılmıştı. Ama Baybars’ı bugün doğru düzgün sahiplenen tek yer Mısır oldu. Onlarda saçını turuncuya boyamış, tıknaz bir Arap oyuncuya oynatılan kıytırık bir diziyle. Nerede Baybars’ın upuzun boyu, mavi gözleri, açık teni, kızıla çalan sakalları, iri yarı bozkır bedeni? Bu konuya Türk dizi-film yapımcıları kesinlikle el atmalı.
Baybars, pazarda yok pahaya satılmış bir köleydi. Lakin yeteneğiyle, zekâsıyla, iradesiyle ve intikamın ateşiyle Mısır tahtına oturdu. Onu yurdundan eden soysuz Moğolları, Ayn Calut’ta gömdü, Elbistan Ovası’nda perişan etti. Haçlıları kutsal topraklardan neredeyse tamamen sildi.
Ruhu şad olsun.
Her Türk evladına önder olsun, iz olsun.
Bazıları hâlâ siyaseti sandık gecesi biten bir yarış sanıyor…
Oysa devlet dediğin şey; sadece oy oranıyla değil, kriz anında ortak akılla ayakta kalır.
Türkiye artık eski Türkiye değil.
Bu millet, kavga eden lider değil; masaya yumruğunu vurduğunda herkesin sustuğu bir irade arıyor.
Önümüzdeki süreçte isimlerden çok “denge” konuşulacak.
Çünkü bu coğrafyada mesele parti değil, devletin devamıdır.
Ve unutmayın…
Bazen en büyük karar, bir kişinin değil; herkesin mecbur kaldığı ortak mutabakattan çıkar.
Sessiz hazırlık yapanlar bunu biliyor.
Bağıranlar ise hâlâ eski oyunun devam ettiğini sanıyor.
*******
Bu seçim, geçmiş seçimlere benzemeyecek.
Çünkü bu kez mesele sadece “kim kazanacak?” meselesi değil…
Mesele, Türkiye’nin önündeki fırtınayı kimin yöneteceği meselesi.
İnsanlar hâlâ olayı parti kavgası sanıyor.
Sağ–sol… iktidar–muhalefet… eski ezberler…
Ama devletler, büyük kırılma dönemlerinde başka türlü karar verir.
Çünkü bazı zamanlarda sandık sadece milletin değil, devlet aklının da önüne gelir.
O gün geldiğinde insanların karşısına çıkacak isim @RTErdogan olur ya da başka biri…
Asıl önemli olan isim değil; o ismin hangi mutabakatla oraya geldiği olacak.
Çünkü Türkiye, artık kişisel hırslarla yönetilecek bir dönemin içinde değil.
Etrafımız ateş çemberiyken… ekonomi, göç, savaş ve bölgesel kırılmalar kapıdayken… bu devlet uzun sürecek iç kavga istemiyor.
Bu yüzden göreceksiniz…
Sert konuşanlar bile bir noktadan sonra aynı masaya oturacak.
Bugün birbirine düşman gibi görünen yapıların bile bazı konularda aynı cümleyi kurduğunu duyacaksınız.
Çünkü devletin bekası söz konusu olduğunda; ideolojiler yavaşlar, zorunluluk konuşur.
Ve belki de Cumhuriyet tarihinde ilk kez insanlar şunu anlayacak:
Bazen en güçlü lider, en çok bağıran değil…
Herkesin “tamam, bu dönemi bu yönetsin” dediği kişidir.
Türkiye yeni döneme kavga ederek değil…
Mecbur kalınmış bir ortak akılla girecek.
Çünkü dünya değişiyor.
Dün Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş bir tercih değil; dönemin şartıydı.
Mustafa Kemal’in yaptığı hamleler, o günün parçalanan dünyasında devletin ayakta kalabilmesi için zorunlu bir kırılmaydı.
İmparatorluk kimliğinden ulus-devlet kimliğine geçiş…
Yeni bir vatandaşlık tanımı…
Yeni bir sistem…
Hatta “Türk” adının doğrudan devletin merkezine yerleştirilmesi bile o günün konjonktürünün sonucuydu.
Bugün ise başka bir kırılmanın eşiğindeyiz.
Yeni dünya düzeni kurulurken; enerji yolları değişiyor, sınırlar tartışılıyor, ekonomiler yeniden şekilleniyor, yapay zekâdan savunma sanayine kadar her şey başka bir döneme evriliyor.
Ve böyle zamanlarda devletler eski reflekslerle yaşayamaz.
Türkiye’nin önünde şimdi ikinci büyük eşik duruyor.
Nasıl ki dün Cumhuriyet gerekiyorduysa…
Bugün de yeni çağın ruhuna uygun güçlü bir devlet modeli gerekiyor.
Bu yüzden Ankara’daki sessizlik sıradan değil.
Çünkü bazen devletler, en büyük değişimleri bağırarak değil; sessiz hazırlanarak yapar.
Önümüzdeki süreçte insanlar sadece lider değişimini değil…
Sistemin, yönetim anlayışının ve devlet refleksinin dönüşümünü izleyecek.
Çünkü yeni çağ; eski kavgalarla değil, büyük mutabakatlarla kurulacak.
@Kehf_tekI_iz İnsanlık ve millet olma bilinciyle bakarsanız dediklerinize harfiyen katılıyorum. Ama gerçekte durum böyle değil maalesef. Adı geçen takım, galibiyetlerini başarılarını hendeklerde, dağlarda bu vatanı bölmeye çalışan teröristlere hediye ediyorsa bu vatanın evladı filan olamaz