Dünyanın delik deşik atlasında, saklı bahçelerin lekeli haritasında, hiç kimse herkes demekti. Herkess, hiç kimse tabii. Düştüğümüz bu bahçedeki herkes, hiç kimsenin hikayesini kendisine aitmiş gibi okumalı, icabında sırtında bir yara gibi taşımalıydı.
Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum.
Böcek sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda.
Oysa kuru bir yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti.
Belki çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca.
Çamur gibi bir yağmur damlası...
Ama toprak, bu damlayla
çatlatacak bağrındaki tohumu.
Çöl, bütün vahalarını bu
damlayla yeşertecek...
Genzim yanıyor. İnce bir kan şeridi
sızıyor dudaklarımdan.
Kirli, sıcak ve simsiyah...
Adımdan gayrısını bilmiyorum.
Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde.
Yetmiş iki gündür sakındığım ve hergün ancak bir kere dudaklarımı
değdirdiğim...
Dilimi bir köpek gibi değdirdiğim. (Dilin suya dokunuşu... Bir süngerin denizi yutuşu yani. Bir çölün seraba
kesilmesi bir an için.)
Her gün ancak bir kere değdiriyorum
dudaklarımı suya.
Dilimi kaçırıyorum artık.
Sünger, bütün vantuzlarını birden uzatmasın diye...
Bataklıktaki suyun da bir su yanı vardır.
Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir
kokusuna.
Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi
artık.
Küstü, öldürdü kendini su...
Su çürüdü...
Adımdan gayrısını bilmiyorum
#AhmetTelli