@AltayCemMeric Abi kusura bakma fakat artık senin bu konuda açıkça salaka yattığını düşünüyorum
Önüne apaçık ibareler konulmasına rağmen kabul etmiyorsan akla başka bir şey gelmiyor.
Operasyonun ilk anından itibaren polis kameraları kayıttadır. Bu konudaki tüm soru işaretlerini gidermenin tek ve en kestirme yolu, bakanlığın ilgili görüntüleri vakit kaybetmeksizin kamuoyuyla paylaşmasıdır.
Aksi halde süreç; müfettişlik incelemesi, soruşturma, savcılık ve mahkeme safhaları derken uzayıp gidecektir. Oysa bu kayıtlar yayımlandığı takdirde, ortada bir katliam mı yoksa bir çatışma mı olduğu yarım saatlik bir görüntüyle, hiçbir şüpheye yer bırakmadan anlaşılabilir.
#HaymanaOlay��Aydınlatılsın
@shiwei47@Musayanik_ "Pratik gerekçe mi? 😅 Be gerizekalı, dünya tarihi kendi içerisinde onlarca evre geçirmişken kendi 'pratik gerekçelerini' neden farklı çağlara teşmil ediyor, üzerine Ontolojik bir diskur üretiyorsun demezlermi adama."
@SerhatErgnrie Biraz kelam bilseydi böyle saçmalamaması gerektiğini bilirdi
Bu arada konunun kelam ile ilgisini nasıl kurdunuz. Ve size göre kelam nedir?
Toplumsal tepkilerdeki temel sorun usulsüzlüktür.
Bid’at-ı hasene kavramını ilkesel olarak kabul edip bu mantıkla ihdas edilen kandil gecelerini onaylayanlar, bugün "sır gecesi" ilan eden kişiye tepki gösteriyor. Oysa bid’at-ı hasene ilkesini bir kez benimsedikten sonra, mâsiyet meclisi tertip edilmediği sürece sonradan çıkarılan her türlü dini uygulamayı onaylamak zorunda kalırsınız.
Akli birtakım kabullere uymuyor diye Allah’ın sıfatlarını tevil edenler, yine aklına uymadığı gerekçesiyle fıkhî ahkâmı tevil edenlere karşı çıkıyor. Oysa dinin aslı olan ve ilk üç neslin üzerinde ittifak ettiği Allah’ın sıfatları dahi güya insanları teşbih ve tecsimden koruma ihtiyacına binaen tevil edilebiliyorsa, modern gençliği deizmden korumak adına ahkâm neden tevil edilmesin?
Bu itirazlarda ciddi usul hataları ve belirgin çelişkiler mevcuttur. Doğrusu şudur: Allah’ın Resulü’nden sonra ihdas edilen tüm özel geceler yanlış olduğu gibi, günümüzde uydurulan "sır gecesi" de yanlıştır. Akla uymadığı veya insanları koruma iddiasıyla Allah’ın sıfatlarını tevil etmek ne kadar yanlışsa, aynı gerekçelerle ahkâmı tevil etmek de o kadar yanlıştır.
Kurtuluş ancak teslimiyettedir.
@recep_muderris "Ne adamın ne dediğini anlamış ne de itiraz edenlerin neye itiraz ettiğini... Fıkıhtan ve basiretten yoksun bir ilim talebeden, şaka gibi!"
ACM'yi eleştiren Kelamcı-Mollaları hiç samimi bulmuyorum. Adam Râzî'nin akîdede yaptığını fıkıhta yaptı diye çok mu kötü oldu size göre?!
Râzî, selefin icmâsı olan bir sürü akîdevî konuda "bu aklen muhal ve kabîhtir (çirkindir)" demesine rağmen hala imamınız ise, ACM'yi aynı mantığı fıkıhta tatbik etmesine ağzınızı açmayacaksınız!
ACM kendi içerisinde kendi usûlünce 'tutarlı'. Sadece intisâbı sorunlu. Adam akîdede nasıl hareket ediyorsa, fıkıhta da öyle hareket ediyor. Adam "katî" küllîleri binâ edip, nassları o küllîler ışığında anlıyor ve yorumluyor.
Siz ise bunu akîdede yapıp, fıkıhta yapmayınca çok mu tutarlı oluyorsunuz? Bu yüzden ACM genel anlamda tutarlılık noktasında Mutezile'ye yanaşırken, siz safsata konusunda Eş'arîler'e yaklaşıyorsunuz.
Siz Allah'ın marifeti, sıfatları ve fiilleri konusunda "Mantıkî Küllîlere" dönüp, "İlm-i Tevhîd" adı altında birçok nassı "muhal ve aklen çirkin" diye tevil ederek nazikçe reddederken, neden ACM bunu akîde dışı fıkhî birtakım konularda yapınca, mezhebinizin sâdâdatına muhalefet ettiği için kötü ve öcü oluyor?
Siz akîde hususunda selefin icmâsını ayaklarınızla çiğnerken ve gıkınız çıkmazken, sâdâtınızın fıkhî görüşüne muhâlefet edildiği için mi hopluyorsunuz? Müstehak size. Sizin menheciniz işte bunu gerektirir.
Yarın ACM çıkıp sâdâtınız için "Sâdât'ın yolu eslem, ACM'nin yolu ehkam" derse ve sâdâtınızın sözlerini "müteşabih" diyerek tevil ederse ACM'ye kızmak yok! Çünkü siz aynısını selefin akîdesi hususunda yapıyorsunuz.
Yine tekrar ediyorum: Eğer Râzî size göre İmamsa, ACM size göre -bu konuya nazarla- İmamu'l-E'imme olması gerekiyor.
Allâhu'l-Musta'ân!
Kur’an, kendi içinde net bir epistemolojik hiyerarşiye sahiptir: Arap dilinin yapısına ve Peygamber’in pratik beyanına müracaat edildiğinde anlamı açık olan 'asıllar' ve ancak bu temeller üzerine bina edildiğinde doğru anlaşılabilen 'ferler'. Bu nedenle hiçbir ayet, Kur'an'ın kendi kurduğu bütüncül ilkeler ekosisteminden yalıtılarak tek başına okunamaz.
Ancak dışarıdan ithal edilen kelâmî ve felsefi ön kabuller metne hâkim kılınmaya başlandığında, anlamı son derece açık (muhkem) olan ayetler bile zorlama yorumlarla müteşabih (belirsiz) hâle getirilebiliyor. Örneğin Kur’an’ın en temel aslı olan tevhid; tarihsel bağlamında müşriklerin çok tanrıcılığını ve Hristiyanların teslisini yıkarak ibadeti salt Allah'a hasretmek üzerine kuruludur.
Duanın veya diğer ibadetlerin mahiyeti, işte bu muhkem asıl üzerinden tanımlanır ve farklı okumalara müsait olabilecek her ifade bu merkeze çekilerek (hamledilerek) çözümlenir.
Bu içsel bütünlük yöntemi, tesadüfi bir tercih değil; bizzat Sahabe tarafından Tabiîn’e aktarılan ve Etbâu’t-Tâbiîn döneminde sistematikleşen tarihsel bir usuldür. Dikkat edilirse bu erken dönem okuma biçimi, modern hermeneutiğin evrensel kurallarıyla da birebir örtüşür:
Gerçek bir metin uzmanı, tarihsel bağlamı ve dilin sınırlarını dikkate alarak önce metnin kendi kurucu ilkelerini tespit eder, ardından alt metinleri bu ana kaidelere göre konumlandırır. Erken dönem nesillerin başarısı, 'aklı reddetmek' değil; aklı, dışarıdan ithal edilmiş felsefi dayatmalar olarak kullanmak yerine, metnin kendi iç mantığını ve dilini kavramak için kullanmış olmalarıdır.
Sorun, aklı metni anlamak için bir araç kılmak yerine, aklı metne yön veren bağımsız bir otorite olarak kurguladığınızda başlar. Mutezile'nin Allah’ın birliğini savunma refleksiyle O'nun sıfatlarını nefyetmesi tam da bu metodolojik kırılmanın sonucudur. Burada yorumu yönlendiren şey Kur'an'ın kendi asılları değil; Grek felsefesinden veya dışsal rasyonaliteden devralınıp önceden doğruluğu kabul edilmiş apriori ilkelerin metne giydirilmesidir.
Düğümün çözüldüğü yer burasıdır: Eğer asıl amaç yazarın muradını anlamaksa, yorum yöntemi metnin dışından ona dayatılamaz; ancak ve ancak metnin kendi içsel dokusundan çıkarılabilir.
Allah' u alem ....
@ylmzzms@Berkekhan0 Her hangi birininin kanalına üye olma diye bir şey aklımın ucundan dahi geçmez ama söz konusu siz olursanız kesinlikle düşünmeden abone olurum.
Kelam Metodolojisi Üzerine Bir Reddiye
Kelamcılar sistemlerini savunmak amacıyla kurduklarını söyler. Ben ise samimiyetlerini değil, yöntemlerini eleştiriyorum. Bana göre problem, Kur’an’ı anlamak yerine onu Aristotelesçi metafiziğin ontolojik öncülleriyle yorumlama eğilimidir. Kur’an Allah’ı fiilleri üzerinden tanıtır; konuşan, dileyen, gazap eden ve kullarıyla ilişki kuran bir ilah tasavvuru sunar. Buna karşılık kelam, Tanrı’nın hareket etmeyeceği, değişmeyeceği ve mekânda bulunmayacağı ön kabulünden hareket eder.
Bana göre bu metodolojik kırılma, ayetlerin nasıl okunduğunda açıkça görünür. Örneğin “er-Rahmânu ‘ale’l-‘arşi’stevâ” ayetinde Kur’an, Allah’ı fiili üzerinden tanıtır. Kelâm ise önce “Allah mekânda bulunamaz, hareket edemez” önkabulünden hareket eder ve ayeti “hâkim oldu” şeklinde te’vil eder. Aynı şekilde “iki elimle yarattığım” ifadesi de “Allah’ın uzvu olamaz” varsayımı uğruna “kudretimle” diye yorumlanır. Böylece vahyin kendi dilindeki fiilî tasavvur, dışarıdan getirilen bir metafizik çerçeveye uydurulur. Benim itirazım te’vilin kendisine değil, te’vili zorunlu kılan bu yönteme yöneliktir.
Bu farkı daha net görmek için erken dönem usûl ile kelâm usûlünü yan yana koymak yeterlidir. İmam Şâfiî’nin er-Risâle’sinde ve İmam Mâlik’in Muvatta’sında Kur’an’ı anlama yöntemi, vahyin kendi kavramsal dünyasını esas alır. Önce metin konuşur, Peygamber’in açıklayıcılığı devreye girer, aklın işlevi ise bu metni kendi bağlamı içinde kavramaktır. Sistem, vahyin içinden doğar. Buna karşılık Mâtürîdî ve Eş‘arî kelâmında yöntem tersine döner. Önce “Allah cisim olamaz, mekânda bulunamaz, hareket edemez, değişemez” gibi öncüller kabul edilir. Sonra bu öncülleri korumak için ayetler te’vil edilir. Böylece metin, kendi sisteminden çıkarılıp dışarıdan getirilen bir metafizik çerçeveye mahkûm edilir; eğilir, bükülür ve yeniden konuşturulur. Bana göre birinde sistem metinden doğar, diğerinde metin sisteme uydurulur. Benim reddettiğim şey tam da bu ikinci yöntemdir.
Benim itirazım hadis usulüne değildir. İtirazım, epistemik önceliklerin nasıl belirlendiğinedir. Eğer Kur’an Peygamber’i vahyin açıklayıcısı olarak tanıtıyorsa, Allah’ın sıfatlarına dair onun beyanlarını hangi ilkeye dayanarak ikinci plana itiyoruz? Bana göre asıl tartışılması gereken soru budur. Ben aklın kullanılmasına karşı değilim, fakat aklı belirli bir metafizik sistemle özdeş görmek doğru değildir. Akıl anlamaya hizmet eder, fakat metafizik bazen anlamanın sınırlarını belirlemeye başlar. Kanaatime göre kelâm bu noktada metodolojik bir kırılma yaşamıştır; önce metafizik sistemi kurmuş, sonra vahyi bu sistem içerisinde açıklamaya çalışmıştır. Eğer Aristoteles’in Tanrı tasavvuruyla Kur’an’ın Tanrı tasavvuru özdeş olsaydı, Aristotelesçi dili yalnızca farklı bir ifade biçimi olarak değerlendirebilirdik. Fakat bana göre bu iki tasavvur arasında ciddi kavramsal farklar vardır. Bu yüzden Aristotelesçi metafizik benim için nötr bir yorum aracı olmaktan çıkmış, Kur’an’ın Tanrı tasavvurunu şekillendiren bir çerçeveye dönüşmüş durumda.
Benim reddettiğim akıl değil, vahyin üzerinde hakemlik yapan metafizik ön kabullerdir. Benim reddettiğim tevil değil, te’vili zorunlu kılan yöntemdir. Benim reddettiğim Aristoteles değil, onun metafiziğinin Kur’an’ın anlamını belirleyen ölçü hâline getirilmesidir. Bu nedenle kelamı tercih etmiyorum. Çünkü kelâm, vahyi anlamak için önce bir metafizik sistem kurmayı, sonra vahyi bu sistem içinde konuşturmayı metod haline getirmiştir. Bana göre doğru yöntem şudur: Önce vahiy konuşur, sonra akıl onu anlamaya çalışır. Bir metni anlamanın yolu, onu önce kendi diliyle konuşturmaktır. Dışarıdan getirilen bir sistem adına yeniden konuşturmak değil. Bu yüzden ben, birkaç kelam görüşünü değil, kelamın yorum metodolojisini eleştiriyorum. Çünkü yorumun amacı metni dönüştürmek değil, metnin ne söylediğini mümkün olduğunca kendi bağlamı içinde anlamaktır.
+++
@SLEYMAN6480231@zihinveevren "Usulden yoksun olan, vusulden mahrum olur." Anlayacağınız; metin içerisinde anakronizmden tutun da safsataya kadar her şey var. Anlamak isteyene sivrisinek saz, anlamak istemeyene davul zurna az gelir.
@zihinveevren@SLEYMAN6480231@SLEYMAN6480231
"Zannediyordum ki inşa ettiğiniz kelam sistemi içerisinde mahpus olmuş; hakikate karşı en basit konuları dahi tefrik edemeyecek basiretten yoksun kalmışsınız. hak kendisine apaçık belli olduktan sonra sapana veyl olsun!"
Selefiyye, Allah’ın sıfatlarını (Kelâm, İstivâ vb.) naslarda geçtiği üzere ispat eder; ancak bu sıfatların Zât’taki ontolojik "nasıllığını" (keyfiyetini) araştırmaz. Kelâmî analiz, bu sıfatların imkânsız (muhal) olmadığını göstermek için kullanılan bir savunma (tahkim) aracıdır; inancı kurma aracı değil.
Allah, ezelden beri konuşma sıfatına sahip bir "Mütekellim"dir (nev‘î ezeliyet). Kelâmın muayyen tecellileri (konuşulan hitaplar) ise O’nun iradesiyle zamana bağlı olarak tahakkuk eder (âhâd hadis). Bu, kelâmcıların "Zât'a sonradan bir şey ilişemez" itirazını, Allah’ın ihtiyarî fiilleri üzerinden boşa düşürür.
Allah’ın ilmi, yaratılmış âlemi dışarıdan izleyen bir bilgi değildir; yaratılışın tüm formları, harfleri ve sesleri O’nun ilminde ezelî birer potansiyeldir. Kelâm sıfatı, ilimdeki bu potansiyeli irade sıfatıyla "fiile" (tecelliye) dönüştürür. Dolayısıyla vahiy, yoktan var edilen mahlûk bir "ses" değil, Mütekellim’in kendi Zât'ında kaim olan iradî fiilidir.
Kur’an, Allah’ın iradesiyle Zât’ında tahakkuk eden ve haricen (mahlûkat evreninde) yaratılmayan "gayri mahlûk" bir tecellidir. Lafız ve mana, O'nun ilminden iradesine çıkan bir bütündür. Bu, kelâmcıların "kelâm, mahlûk bir yaratıktır" indirgemeciliğini, "Zât'tan sadır olan fiil" kavramıyla aşar.
Bu model, Selefî itikadı "akıl dışı" göstermeye çalışanları, bizzat kelâmın rasyonel araçlarıyla (İmkân, İrade, Nev‘î Ezeliyet) köşeye sıkıştırır. İmanımız nakil iledir; savunmamız akıl ile.