@yazovaa İlk bölümlerden eser yok. Hızlı sonuca oluşan ters köşe yapan. Aynı konuları ısıtıp ısıtıp önümüze koymaya başladılar. Baharın başlaması ile ben de diziyi bırakanlardanım.
@yazovaa Dilara olmasında kim olursa olsun. O saçma tuz olayından sonra en kıl olduğum. Kıskanç Kıvanç da önlüğü haketmiyor. Sergen alsın. Diğer önlüklerde kim olursa olsun. Son 2’li olarak onları izlemek istiyorum.
Nuri Bilge Ceylan sinemasının değişimi ve KURU OTLAR ÜSTÜNE filmi analizi:
Genelde gri karakterlerinin bireysel yalnızlığını, topluma yabancılaşmasını, küçük dünyalarındaki çıkmazlarını, çelişkilerini vb. insanlık hâllerini seyirciyle buluşturan Nuri Bilge Ceylan, her yeni filminde arthouse sinemanın sınırsız ifade biçimlerini kullanıp üstüne katarak devam etti. İlk uzun-metrajı Kasaba'dan Kuru Otlar Üstüne’ye gelinceye kadarki süreçte sinemasını zenginleştiren, zaman zaman riskler alan aktarım biçimleriyle yeni arayışlarda bulundu. Bunlardan göze çarpan en belirgin yenilik, son üç filmindeki diyalogların giderek daha da artmasıdır. İlk filmlerinde fotografik aktarım tarzının ağır bastığı sessiz sedasız filmler, ustalık dönemiyle birlikte edebiyata, öyküye daha çok yaklaştı. Ceylan sinemasının fark yaratan özelliği bana kalırsa hikâye ile sinematografinin birbiriyle olan mükemmel uyumudur. Senaryoyu metinde okurken pek etkili gelmeyecek sahneler, oluşturduğu sinematografi sayesinde fark yaratan estetiğe bürünür. Sinematografinin kullanımı yetkin bir yönetmenin gözünde kamera hareketlerinin yaratacağı anlamlara hakim olmasıyla, mizanseni, kadrajı, doğru açıyı bilmesiyle değer kazanır. Bir film hikâye anlatmaktan çok görüntüyle hikâye aktarma sanatıdır. Sinema, yazının hareketli resme dönüşmesiyle kendine sinematik bir dünya yaratır ve o dünyayı kabul ettiğimizde artık oradaki her şey gerçektir. Diyalektiğin her şeyi değiştirip dönüştürmesi pekala Ceylan’ın da sinemasını değiştirmiş olmalı ki özellikle son filmlerinde edebiyatın (öyküsel aktarım) sinematografiye göre daha ağır bastığını söyleyebilirim. Örneğin Kış Uykusu, Uzak, Mayıs Sıkıntısı ve Bir Zamanlar Anadolu'da filmlerinin etkileyici sahnelerinde açık ara sinematografi üstünlüğü vardı. Fakat ne Ahlat Ağacı’nda ne de Kuru Otlar Üstüne’de sinematografi eski kudretinde değil. (Kuru Otlar Üstüne'de göz alıcı kadrajlar var ama ben genel bir sinematografik işleyişten bahsediyorum, örneğin taşrada geçen yeni filminde karakter köyü, coğrafyayı, doğayı eskisi gibi yaşamıyor). Bu sefer karakterlerini daha fazla konuşturan Ceylan, uzun diyaloglarıyla sinemasını fotoğrafın etkisinden kurtarıp edebiyata daha çok yaklaştırdı. Karakterlerini böylece olaylara karşın ironi-mizah yapabilen, yeri geldiğinde gülümseyen insanî özelliklere kavuşturdu. Artık onun filmlerinde sigara içerken uzaklara bakan, konuşmaya üşenen, içine kapanık, sessiz ve kapalı kutu karakterlere rastlamıyoruz.
Nuri Bilge Ceylan’ın yine klasik Rus edebiyatı esintilerinin hissedildiği hikâye ve karakter odaklı yeni filmi Kuru Otlar Üstüne'de öyküsel anlatım sinematografiden daha çok önemsenmiş. Bu sefer oldukça radikal bir karar alarak deneysel sinemaya da yeşil ışık yakmış. Yönetmen bu filminde, görüntüyü filmsel zamandan gerçek zamana taşıyıp kurgu ile gerçeğin arasındaki duvarı yıkıyor. Sinemada akıştaki görüntüyü sahnenin dışına taşıma tekniği vardır. Bu teknikte, oyuncunun filmsel zamandan çıkmasında anlatılmak istenen, hayatın çok boyutlu olarak gerçek yaşamda da sürdüğünün hissini vermektir. Film kuramcısı/eleştirmeni Andre Bazin, bir filmde sinematik biçimi tartışırken görüntü için “gerçekliğin sadece bir tarafını alan maske gibi” benzetmesi yapar. Sinemanın dramatik çatışması gerçek ile kurgunun diyalektik ilişkisinden beslendiği için bu metot sinematik yapıya anlamlar kazandırır. Yönetmen dramatik etkiyi kullanmak için sonsuz yollara başvurabilir, bu sebeple mizansen ile kadrajın sınırı yoktur. Dramatik etki kameradan bağımsız bir şekilde içine zaman ve uzamı alarak kendine ait bir sinematik dünya yaratır. Artık tüm gerçeklik buradadır. Yönetmenin kurduğu dünyaya inanmak ya da inanmamak seyircinin hikâye ve karakterlerle kurduğu ilişkiden geçer. Film Samet karakterinin nezdinde o kadar hayatsız ve umutsuz bir yolda ilerliyor ki, yönetmen, bu Brechtyen dokunuşuyla bunun bir film olduğunu hatırlatmak isteyerek Samet’in duygu dünyasındaki o müthiş boşluk hissini, arafta kaldığını yansıtıyor.
Filmin başkarakteri; resim öğretmeni olan Samet, kendi doğrularından şaşmayan, lümpen bir boş vermişliğin ardına gizlenen manipülatif, bencil bir kişilik. Öğrencilerine geleceğe dair hiçbir umut ışığı bırakmayan hayatsız mizacının kendisine faydası olmadığı gibi öğrencilerine de faydası dokunmuyor. Yardım kolisinden kendine değil kardeşine bot seçen öğrenciden yoksulluğu, “bize hep aynı şeyleri çizdiriyorsunuz” diye yakınan öğrenciden hayal kuramamanın sancısını çekerken, dersine girdiği hâlde tanımadığı hatta varlığını bile bilmediği öğrencisinden ise toplumsal hafızanın getirdiği bir halkın yıllarca nasıl görmezden gelindiğini sorguluyorum. Her şeye rağmen bir resim öğretmeninden öğrencilerine hayal gücünü genişletecek rehberliği beklerken suçlu yine bölge insanı, çocuklar ve hepsini kapsayan "yeşermeden kuruyan otlar" oluyor. O kuru otların üstündeki yoksul hayatlardan da bölge insanına kimlik soran askerler/askeri araçlar geçiyor…
Samet’in, öğrencisi Sevim’e duyduğu ilgi etik terazide gitgide endişe verici bir hâl alırken, yönetmenin bilhassa uyguladığı gergin aktarım tıkır tıkır çalışıyor. Her şeyden önce bir sinemacının didaktik olmak zorunda olmadığını hatırlatmalıyım. En nihayetinde bu bir durum hikayesi. Sinemanın sosyoloji ve psikolojiden de beslendiğini düşünürsek rahatsız edici konuları işlemesi doğal karşılanmalı. Yönetmen gerçekçi bir dille insan hikâyeleri anlatıyorsa, insanın mükemmel bir varlık olmadığını, hatta çoğu zaman yüzünde maskelerle dolaşan taraflarını da ifşa etmesi beklenebilir. Buraya kadar her şey tamam. Fakat, filmdeki istismar gerginliğinin işlenişi ilk bakışta kafalarda soru işareti bırakırken, finalde Samet'in kendisiyle hesaplaştığı iç sesinin (monolog) şiirsel bir anlatıyla romantikleştirilmesi doğru bir finale götürmedi beni. Çünkü, filmin istismar sınırlarında gezen öğretmeni ve onu aklamaya çalışan bu finalle etik sorunlarım var. Sinematografi bir filmde en belirgin yönetmen gözüdür. Yönetmen karakteri aşağılamak, küçük düşürmek ya da yüceltmek isterse bunun görünürlüğünü sağlayan en etkin araç görüntüdür, sinematografidir. Görüntü diyaloglara nazaran hafızada daha kalıcı bir etkiye sahiptir. Kuru Otlar Üstüne’nin finalinde Samet karakterini aklayan şiirsel bir sinematografi var. Bu romantik aklama, bana göre Samet’in manipülatif karakterini taşıyamıyor ve aksine direkt ifşa ediyor. Yönetmen ilk kez bariz bir şekilde karakterine onun ruh hâlini daha iyi anlayabilmemiz için torpil geçiyor. Öğrencisine uygunsuz temaslarda bulunan bu çürümüş öğretmen ne hikmetse finaldeki şiirsel dokunuşla temize çekiliyor. Mazereti de belli, Sevim’in hayat enerjisi ona bu yakınlığı meşru görüyormuş. Samet, Sevim'in saf güzelliğinden, enerjisinden masumane bir yaşam motivasyonu alırken ve final bu durumun günahını çıkarırken bu özel yakınlığın Sevim'de bıraktığı/bırakacağı etkiyi, belki bir travmayı hiçe sayıyor. Samet bencil yaşamına renk kattığı için Sevim'e karşı özel bir ilgi beslerken bile vahşi bir sömürgenden farkı yok aslında. Yavaş yavaş Sevim'in saf duygularından kendi egosunu tatmin edecek bir erdemsizlikle çocuğun enerjisini sömürüyor. Taciz suçlamasından sonra da toksik erkek iktidarında maşasını gösteriyor. Yine finale gelecek olursam bu tutarsız son, yönetmen nezdinde filmin dramatik yapısını tamamlasa da Türkiye gerçekliğine dokunan bir film olması nedeniyle öğretmen-öğrenci ilişkilerinin ahlaki değerlerini zedeliyor.
Sözüm ona Ceylan sinemasının filmografisinde topluma yabancılaşmış, yalnız, bencil, gri karakterler hep olmuştur zaten. Arthouse sinemanın izinden giden bir yönetmen bir düşünceyi, eleştiriyi diretmek yerine olup biten her şeyi gösterip tahlili seyircinin gözlemlerine, vicdanına bırakmak istemesi sanatın insanla temasında normal bir durum. Erkeğin kendini ezik hissettiğinde karakterine sirayet eden; bencillik, kıskançlık ve ipleri eline alma çabasıyla nükseden iktidar olma isteği aslında Samet’in zavallı, acınası bir hâlde olduğunu gösteriyor. O kadar zavallıca davranışlarda bulunuyor ki Samet, Sevim'in hayat enerjisinden kafasında yetişkin bir kadın yaratıp, gerçekte öğrencisi olduğu çocuk tarafından beğenilmek istiyor. Filmde bu olayın psikolojik alt yapısı kurulmuş aslında. Sınıfta tek batılı, İstanbul'da doğmuş-büyümüş gibi düzgün bir Türkçeyle konuşan öğrenci Sevim. Onu diğerlerinden kayırması da bu yüzden. Dil ile kültür birbiriyle et tırnak gibidir. İnsan yabancısı olduğu bir yerde aynı dili konuştuğu biriyle daha iyi anlaşır, ona yakınlık besler. Son görüşmelerinde Sevim’e bu yüzden “hiçbir şey söylemeyecek misin” siteminde bulunup, ondan yetişkince edilecek bir söz, aşağılık egosunu tatmin edecek bir aşk itirafı ya da iktidarını koruyacak bir özür bekliyor. Sevim’in son sözü ise “hocam halaya gelecek misiniz?” oluyor. Nuri Bilge Ceylan, konuşma-tartışma esnasında bile o anki konudan bağımsız davranışların, söylemlerin, mimiklerin yaşamı zenginleştiren en insan özelliklerini göstermeyi seven bir yönetmen olduğunu ustaca kurguladığı bu sahnede de gösteriyor.
Nuray’ı Kenan ile tanıştırdıktan sonra onları kıskanmaya başlayan Samet, Kenan'ı bertaraf edecek küçük oyunlarına başlayıp Nuray'ın ev davetine tek başına gidiyor. Nuray, Ankara gar katliamında bacağını kaybetmiş, örgütlü mücadeleyi savunan sosyalist bir kadın. Politik tartışmaların döndüğü akşam yemeği sonrası birlikte oluyorlar. Nuray bu olup bitenden Kenan’ın haberi olmasın dese de Samet, olup biteni Kenan'a anlatarak onun canını yakıp, erkeklik egosunu tatmin ediyor. Akşam yemeğinde entelektüel bir yoğunluktaymış gibi tartışılan politik mevzuda Nuray'ın konumu bana fazla karikatürize geldi. Otuzlu yaşlarına gelmiş iki öğretmenin üniversiteye yeni başlamış, ilk gençliğini yaşayan ateşli öğrenciler gibi -bireysel mücadele mi, toplumsal mücadele mi- tartışması sol kültürde aslında eskimiş bir muhabbet. Bu yüzden filmin günümüz gerçekliğinde demode kalıyor. Kuru Otlar Üstüne, Nuray karakteri üzerinden toplumsal mücadelenin önemini, her şeye rağmen bir umudun olabileceğini tartışırken, Samet karakteri üzerinden umut etmenin yorgunluğunu dile getiriyor. Yani kadın her şeye rağmen yaşamdan, özgürlükten ne kadar umutluysa, erkek o kadar umutsuz ve bencil bir hayatın izini sürüyor. Bu tartışmanın sonunda Nuray karamsar olan tarafa çekilip, umut etmenin yorgunluğu konusunda Samet'e hak veriyor.
Eleştiride bulunacağım bir başka olay ise Kenan öğretmenin karakter motivasyonuyla ilgili. Tüm olup bitenden sonra Kenan’ın hiçbir şey söylememesi… Samet’in her şeyi anlatmasından sonra hiçbir tepki göstermiyor. Filmin yine gerçekçi akışında Kenan’dan bu dramatik çatışmayı alevlendirecek bir çıkış bekliyordum. O ne yaptı peki? Hiçbir şey olmamış gibi onlarla görüşmeye, dolaşmaya devam etti. Yeri geldiğinde geleneklere sahip çıktığını gördüğümüz Kenan bana kalırsa (ilçe milli eğitim müdürü odasındaki kendini savunması) bu tür durumları kaldıramayacak bir karakter izlenimi yaratmıştı. Bu olayı bir Avrupalı gibi anlayışla karşılaması eğreti duruyor. Bunlardan sebep Kuru Otlar Üstüne, öyküsel romantizm ile toplumsal Türkiye gerçekliği arasında gidip geliyor. Karakterler gerçekçi zemine oturuyor kabul ama motivasyonları öyküsel esintilerle romantize edildiği için çarpık bir dramatik yapı oluşturuyor. Senaryonun açığı tam burada bence. Gerçekçi zemine öyküsel dokunuşlar yapmasında.
Diğer taraftan veterinerin olduğu sahnelerden öfkeli Kürt genci olarak tanıtılan Feyyaz’ın çocukken yaşadığı dram ülkedeki Kürt sorununun birebir yansıması aslında. Filmde bir Kürt ananın kocasının yıllar önce askerler tarafından götürülüp bir daha gelmemesi üzerinden aynı olayın oğlunun da başına gelebilecek olmasından duyduğu endişenin tasviri filmin en etkileyici gerçekliğini oluşturuyor. Çocukken babasının askerler tarafından götürülmesine tanıklık eden Feyyaz’ın devlete karşı tavır beslemesi normal bir durum. Feyyaz’ın bu isyanına, veterinerin onu alaya alan, küçük düşüren üstenci bakışı ülkedeki Kürt sorununun özeti gibi. Nuri Bilge Ceylan burada Kürt sorununu kaşımak istese de Feyyaz’ın işsiz güçsüz bir serseri olduğunun imajını çizmek zorunda kalıyor. Bu sebeple filmin politik yapısı biraz yemek sahnesinde, biraz da veteriner sahnesinde kırılıp umutsuz bir yorgun demokratlığa evriliyor. Bu çözümsüzlüğün Türkiye siyasi tarihinin kısır döngüsünde çürümeye yüz tutması, barışı istemenin getirdiği yorgunluk, o kahredici belirsizlik hâli yine o Kürt ananın gece karanlığında o küçük pencereden titrek yanan ışığın altındaki endişeli bekleyişinde gerçekliğini korumaya devam ediyor...
Nietzsche umut etmenin işkenceyi uzattığını söylerken, Nuri Bilge Ceylan, Kuru Otlar Üstüne'nin Türkiye gerçekliğinde, bırakın umut etmeyi umut etmenin yorgunluğunu tartışmaya açıyor.
@yazovaa Darısı önce Barış’ın çok konuşuyor. Az biraz konuşmasa gözüme batmayacak. Cemrenin de egosu gözüme batıyor. Sergen ve Dilara’nın egosunu gözümde önemsizleştirdeler
@yazovaa Hatırla sevgili ve Çemberimde Gül Oya gibi dizilerin hastasıydım. Ve benim siyasi görüşümü az çok bilirsin Yaz. Ama Dilek Taşı dizisinin bu saçma sapan Yılmaz Abi güzellemesine kıl oldum. Gereksiz siyasi sahneler olduğunu düşünüyorum. Oyunculara yazık olan bir dizi olmuş.