https://t.co/xLV4Vn61ej
YOUTUBE SAYFAMIZ İÇİN SİZDEN SADECE 2 DAKİKA İSTİYORUM.
Videoyu izleyin.
Beğenmeseniz de BEĞENİN.
Bir yorum bırakın.
Çünkü bu sayfadan elde edeceğimiz gelirin tek amacı Gazze’ye destek olmak.
Sizden para istemiyorum…
Abone de olmayınca.
Sadece 2 dakikanızı istiyorum.
İZLE — BEĞEN — YORUM YAP.
2 dakika sizden,
Gazze’ye bir katkı olsun inşaAllah.
Kripto paralar yükseldi.
Faizler düşüyor.
Ben size “Ne oldu?” diye anlatmak için yazmıyorum.
Çünkü ne olduğunu, olduktan sonra zaten herkes anlatıyor.
Benim derdim başka:
Ne oluyor?
Taşlar nereye doğru diziliyor?
Planlama nedir?
Çünkü mesele bugünü okumak değil.
Yarını, bugünden anlatabilmektir.
Hatırlıyor musunuz?
Talaviv’i vurduğumuz anı CANLI YAYINDA göstermiştim.
Gözünüzün önünde oldu.
Sonra sustuk.
Bir gün geçti.
Bir hafta geçti.
Haftalar.,
Aylar geçti...
Millet unuttu zannetti.
BİZ UNUTMADIK.
Çünkü HİÇ’te bazı dosyalar kapanmaz kardeşlerim.
Sadece masadan kaldırılır.
VAKTİ BEKLENİR!
Talaviv yine yaptı yapacağını.
Bu defa Türkiye’nin askeri alanını vurdu.
İşte hata burada yapıldı!
Çünkü mesele artık uzaktan atılan bir füze, vurulan bir ada, verilen bir karşılık meselesi değil.
İngiltere farkında olmadan başka bir şeyin düğmesine bastı.
KENDİ İÇİNDE UYUYAN HİÇ’İN DÜĞMESİNE!
Bakın burayı özellikle yazıyorum.
Sonra “nereden çıktı bunlar?” demeyin.
Sonra ekranlarda gördüğünüzde şaşırmayın.
Sonra uzmanlar sabaha kadar “bu nasıl oldu?” diye birbirlerine sormasın.
Çünkü cevabını BUGÜN buraya bırakıyorum:
HİÇ HÜCRELERİ Israil’de UYANIYOR.
Hem de dışarıdan gelerek değil...
İÇERİDEN!
Aylarca sustular.
Beklediler.
Kımıldamadılar.
Dingiltere farkında olmadan başka bir yerde çok daha eski bir ateşi yaktı.
Şimdi saatin tik taklarını onlar düşünsün.
Ben size olacak olanı söyleyeyim:
Önce küçük küçük sesler duyacaksınız.
Talaviv sokaklarında.
Sonra görüntüler gelmeye başlayacak.
Ve bir sabah kalktığınızda herkes aynı soruyu soracak:
“BUNLAR NEREDEN ÇIKTI?”
Ben de dönüp bu yazıyı göstereceğim.
Diyeceğim ki:
ÇIKMADILAR KARDEŞLERİM...
ZATEN ORADAYDILAR.
Sadece uyuyorlardı.
*******
Gerisini yazmıyorum.
DUYACAKSINIZ.
Hem de...
YAKINDA.
Videoları izleyeceksiniz.
İÇERİDE TARTIŞIRIZ.
İÇERİDE ANLAŞAMAYIZ.
HATTA BAZEN BİRBİRİMİZE ÇOK SERT ÇIKARIZ.
Çünkü hepimizin bu vatana dair bir sözü, bir derdi, bir sevdası var.
Ama mesele dışarıdan;
VATANIMIZA,
BAYRAĞIMIZA,
DEVLETİMİZE,
DİNİMİZE,
EZANIMIZA uzanan bir dile, bir ele geldiğinde Orada tartışma biter.
Sağcı-solcu,
iktidar-muhalefet,
şu görüş-bu görüş diye ayrılmayız.
Çünkü evin içinde kavga edilir.
Ama kapıya yabancı dayandığında, o ev birlikte savunulur.
Bizim birbirimizle olan meselemiz BİZİM MESELEMİZDİR.
Vatan ise hepimizindir.
Bayrak hepimizindir.
Devlet hepimizindir.
Ezan hepimizindir.
İÇERİDE FARKLI OLABİLİRİZ.
DIŞARIYA KARŞI BİR OLMAK ZORUNDAYIZ.
BUGÜN BİRLİK ZAMANI.
Bugün Cumhurbaşkanı @RTErdogan ’ı sosyal medyada yalnız bırakmayın.
Bu, her söylediğine katılmak meselesi değildir.
Bu, dışarıya karşı Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın arkasında Türkiye’nin olduğunu gösterme meselesidir.
Yarın yine tartışırız.
AMA BUGÜN BİRLİK ZAMANI.
BUGÜN TÜRKİYE ZAMANI. 🇹🇷
Bazen bir şey yazarsın...
Ama;
Açık açık yazamazsın.
Kodlarsın.
İşaret bırakırsın.
Beklersin.
O gün kimse ne demek istediğini anlamaz.
Sonra zaman geçer.
Taşlar yerinden oynar.
Ve dönüp eski yazdıklarına yeniden bakarsın.
Ben bugün sadece dönüp bakıyorum.
9 Şubat 2025.
31 Mart 2025.
2 Nisan 2025.
BU GÜNLERİ, O GÜNLERDE YAZDIM.
Bugün olup bitene bakıp eski paylaşımları yeniden hatırlatıyorum.
EMEVİLER/TÜRK
İslam Birliği
Turan Birliği
GAZZE’mizin TAMAMEN KURTULMASINA AZ KALDI demiştim…
Şimdi o sürecin en kritik aşamasına gelindi.
Son görüşmeler bu hafta yapılacak.
Masadaki son başlıklar netleşecek, son düğümler çözülecek.
Ve ben yine aynı şeyi söylüyorum:
Gazze’de taşlar yeniden diziliyor…
Bu kez sadece bir kapı değil,
yeni bir dönem açılıyor.
Az kaldı Gazze…
Hem de çok az. 🇵🇸
Seri Devam...
BÖLÜM 5 — SELÂHADDİN HATTI
Selâmün aleyküm kardeşlerim.
Geçen bölümde bir dosyanın kapağını açmıştık. Üzerinde 1187 yazıyordu. Altında ise iki kelime vardı: SELÂHADDİN HATTI. Şimdi size Kudüs'ün nasıl fethedildiğini anlatmayacağım. Onu tarih kitaplarından okuyabilirsiniz. Ben başka yere bakmanızı istiyorum. Çünkü devlet aklı Kudüs'e bakarken Kudüs'ten başlamaz. Hedefe bakar, sonra hedefi mümkün kılan coğrafyaya gider. İşte 1187'nin sırrı da tam burada yatıyordu.
Selâhaddin'in arkasında yalnız bir ordu yoktu. Ondan önce Mısır vardı. Şam vardı. Halep vardı. Musul dengesi vardı. Kürt hafızası vardı. Yıllarca birbirleriyle uğraşmış merkezlerin yavaş yavaş aynı büyük tehdide bakmaya başlaması vardı.
Kudüs sonuçtu kardeşlerim.
Asıl mesele, Kudüs'e gidilmeden önce arkasındaki parçalanmış coğrafyanın toparlanmasıydı.
HİÇ'in 1187 dosyasının ilk sayfasına bu yüzden tek cümle yazılmıştı: “HEDEFE YÜRÜME. HEDEFİN ETRAFINDAKİ DAĞINIKLIĞI BİTİR.”
Ve takvim bir anda sekiz yüz otuz yedi yıl ileri sıçradı.
2024.
Aynı coğrafya yeniden parçalıydı.
Mısır başka tarafa bakıyordu. Şam paramparçaydı. Irak'ın kuzeyinde iki büyük Kürt siyasi merkezi birbirine güvenmiyordu. Suriye'nin kuzeyindeki Kürt nüfusun üzerine PKK çizgisindeki silahlı yapılar çökmüştü. İran, Irak'tan Suriye'ye ve oradan Lübnan'a uzanan nüfuz kuşağını yıllardır tahkim etmişti. Körfez başka güvenlik hesaplarının peşindeydi. Gazze yanıyordu. İsrail İbrahim Masası'nı kaybetmemek için uğraşıyor, KÜRESEL MASA ise bütün bu dağınıklığın üzerinde yeni Ortadoğu'nun hesabını yapıyordu.
Haritaya böyle baktığınızda kaos görüyordunuz.
HİÇ başka bir şey gördü.
1918'den beri tamamlanamamış bir parçalanma.
İşte o gece ANKARA'nın altında, penceresiz bir salonda 1187 DOSYASI yeniden açıldı. Duvarın tamamını kaplayan haritanın üzerindeki bütün ülke isimleri kaldırıldı. Türkiye yazısı gitti. Irak gitti. Suriye gitti. İran gitti. Mısır gitti. Geriye dağlar, nehirler, yollar, limanlar ve şehirler kaldı. HF saatlerce haritanın karşısında durdu. Kimse konuşmadı. Çünkü o gece toplantı yapılmıyordu. Bir asırlık hesap yeniden okunuyordu. Haritanın batısında NİL vardı. Kuzeyinde ANADOLU. Ortasında ŞAM. Doğusunda PERS. Aralarında ise dört ayrı devlete bölünmüş milyonlarca Kürt.
Ve HİÇ tam orada kararını verdi.
DAĞ UYANACAKTI.
Ama dikkat edin kardeşlerim. Burada yapılacak şey yeni bir isyan çıkarmak değildi. Yeni sınırlar çizmek hiç değildi. Çünkü HİÇ'in önündeki değerlendirmeye göre yeni bir Kürt devleti fikrini masaya sürmek, tam da KÜRESEL MASA'nın yüz yıldır istediği yangını yeniden yakmak demekti. Türkiye'nin güneyini parçala, Irak'ı parçala, Suriye'yi parçala, İran'ı parçala; sonra dört parçanın ortasına dış güvenliğe bağımlı yeni bir yapı yerleştir. Ardından Türk'ü Kürt'ten, Kürt'ü Arap'tan, Arap'ı Fars'tan korkut. Herkes silaha sarılsın. Herkes güvenlik için dışarıdaki büyük gücün kapısını çalsın.
BOP'un gerçek yakıtı buydu.
BÖL, KORKUT, BAĞIMLI KIL.
HİÇ bunun karşısına bambaşka bir cümle koydu:
AYIRMA. AYRIŞTIR.
İkisi aynı şey değil kardeşlerim.
Kürdü Türkiye'den ayırmayacaktı.
Kürdü PKK'dan ayıracaktı.
Suriye Kürdünü yaşadığı topraktan koparmayacaktı.
Suriye Kürdünü, kendisini temsil ettiğini söyleyen fakat başka merkezlerden emir alan silahlı yapılardan siyasi olarak ayrıştıracaktı.
Irak Kürdünü Bağdat'tan koparmayacaktı.
Erbil ile Süleymaniye arasındaki yıllanmış yarığı kapatmaya çalışacaktı.
İran Kürdünü Tahran'a karşı savaşa sürmeyecekti.
Onu bölgesel oyunun başkasının piyonu olmaktan çıkarmaya çalışacaktı.
Çünkü devlet aklı bazen düşmanını ortadan kaldırarak kazanmaz.
Düşmanının üzerinde oturduğu zemini çekerek kazanır.
Ve ilk hareket Irak'ta başladı.
Haritanın üzerinde iki nokta yıllardır yanıp sönüyordu.
ERBİL.
SÜLEYMANİYE.
Bir tarafta Barzani geleneğinin temsil ettiği siyasi damar, diğer tarafta Talabani geleneğinin temsil ettiği damar. Aynı halk. Aynı coğrafya. Aynı acılar. Ama yıllardır farklı ittifaklar, farklı ekonomik ilişkiler, farklı güvenlik hesapları. Birinin Ankara'yla ilişkileri başka, diğerinin İran'la temasları başka. Birinin Türkiye sınırına bakışı başka, diğerinin Suriye dosyasına yaklaşımı başka.
KÜRESEL MASA bu ayrılığı seviyordu.
PERS DEVLETİ de seviyordu.
PKK da seviyordu.
Çünkü bölünmüş Kürt siyaseti, herkesin kullanabileceği bir alan demekti.
HİÇ ise tam tersini yaptı.
Kimseye “Ankara'nın adamı olun” denmedi.
Kimseye bayrak değiştirmesi söylenmedi.
Kimseye bağımsızlık vaadi verilmedi.
Masaya yalnızca tek soru bırakıldı:
“Yüz yıl daha başkalarının birbirinize karşı kullandığı iki aile olarak mı yaşayacaksınız?”
Sonrası sessiz oldu.
Ama Ortadoğu'daki en büyük değişiklikler zaten çoğu zaman sessiz başlar.
Erbil'de yıllardır birbirinin kapısından geçmeyen adamlar aynı cenazede yan yana geldi. Süleymaniye'de eski bir siyasi aile Ankara'dan gelen heyetle görüştü. Bağdat'ta Kürt temsilciler ilk defa petrolün ötesinde konuşmaya başladı. Sınır ticareti, enerji, ulaştırma, ortak güvenlik ve en önemlisi PKK'nın Irak Kürt coğrafyasındaki varlığının Kürtlere ne kazandırdığı masaya kondu.
İşte soru buydu.
PKK kırk yıldır Kürt adına konuşuyordu.
Peki Kürde ne bırakmıştı?
Dağ?
Mezarlık?
Kapanmış köyler?
Bitmeyen güvenlik kuşağı?
Başka devletlerin istihbarat hesapları?
HİÇ bu soruyu kendi söylemedi.
Kürtlere sordurdu.
Ve işte DAĞ'ın ilk hücresi burada uyandı.
Silahla değil.
Şüpheyle.
Bir örgütün yaşayabileceği en büyük tehlike üzerine bomba düşmesi değildir kardeşlerim.
Kendisini temsil ettiğini söylediği insanların bir sabah uyanıp:
“Sen gerçekten kimi temsil ediyorsun?”
diye sormasıdır.
Bu soru Irak'tan Suriye'ye geçti.
Ve orada işler çok daha karışıktı.
Çünkü Suriye'nin kuzeyinde YPG vardı. İçinde yerel Kürtler vardı. Savaş yüzünden silaha sarılmış insanlar vardı. Köyünü korumak için katılmış olanlar vardı. Fakat PKK'nın ideolojik ve örgütsel çizgisinden gelen kadrolar da vardı. HİÇ'in masasında bunların hepsini aynı renge boyayan eski dosya kaldırıldı.
Yeni dosyada iki sütun açıldı.
Birinci:
SURİYELİ KÜRT.
İkinci:
ÖRGÜT KADROSU.
İşte devlet aklı burada devreye girdi.
Çünkü hepsini düşman ilan etmek kolaydı.
Zor olan ayırmaktı.
HİÇ zoru seçti.
Suriye'nin kuzeyindeki Kürt aşiretlerine verilen siyasi mesaj açıktı: Anadolu'nun meselesi Kürtlerin kendi şehirlerinde yaşaması değildi. Mesele, sınır boyunca başka güçlerin kullanabileceği kalıcı bir silahlı kuşağın oluşmasıydı. Silahlı örgüt çizgisinden ayrılmak isteyen yerel Kürtlerin geleceğiyle, PKK'nın bölgesel kadrolarının geleceği aynı dosyada değerlendirilmeyecekti.
Bir anda yıllardır kullanılan denklem bozuldu.
Çünkü KÜRESEL MASA'nın planında iki seçenek vardı:
Ya PKK/YPG çizgisini kabul edeceksiniz...
Ya Kürtlere karşı olacaksınız.
HİÇ üçüncü kapıyı açtı.
KÜRTLE BARIŞ. ÖRGÜTLE MÜCADELE.
Ve kardeşlerim...
Üçüncü kapı açıldığı anda BOP'un en önemli dişlilerinden biri ses çıkarmaya başladı.
Çünkü BOP'un yaşayabilmesi için Türk ile Kürdün birbirinden korkması gerekiyordu.
Kürt Türkiye'den korkacak.
Türkiye Kürt ayrılıkçılığından korkacak.
İki taraf korktukça dışarıdaki güç vazgeçilmez olacaktı.
Fakat korku ortadan kalkarsa?
İşte bütün hesap burada bozuluyordu.
Tam bu sırada HİÇ ikinci dosyayı açtı.
Şİİ HİLALİ.
PERS DEVLETİ yıllardır Irak üzerinden Şam'a, oradan Lübnan kıyılarına uzanan büyük bir nüfuz alanı oluşturmuştu. Fakat HİÇ bunun adına Şii Hilali demeyi bile yasakladı. Çünkü mesele Şiilik değildi. Şii milyonlarca insan düşman değildi. Mezhep düşman değildi.
Sorun jeopolitik koridordu.
İran'ın bölgedeki parçalanmış devlet yapılarını kullanarak kurduğu kesintisiz nüfuz hattı.
Ve HİÇ bunu bombalayarak parçalamaya kalkmadı.
Çünkü bombalarsanız koridor küçülmez.
Mezhep savaşına dönüşür.
Tam tersini yaptı.
Koridorun üzerinde duran devletleri yeniden devlet hâline getirmeye başladı.
Irak yalnızca İran-Amerika rekabetinin sahası olmayacaktı.
Şam yalnızca İran'ın batı kapısı olmayacaktı.
Lübnan yalnızca silahlı yapıların devleti rehin aldığı bir ülke olmayacaktı.
Kürtler İran'a karşı kullanılacak bir koçbaşı olmayacaktı.
Ve en önemlisi...
ANADOLU Sünni blok kurmayacaktı.
İşte PERS'in bütün hesabını bozan buydu.
Çünkü karşısında Sünni bir kuşak kurulsa Tahran kendi halkına ve bölgedeki Şiilere dönüp:
“Bizi kuşatıyorlar.”
diyebilirdi.
HİÇ ona bu cümleyi vermedi.
Mezhep savaşını reddetti.
Şii Hilali'nin karşısına Sünni Hilali koymadı.
Onun karşısına DEVLETLER HATTI koydu.
Kahire kendi devleti için.
Bağdat kendi devleti için.
Şam kendi devleti için.
Erbil kendi halkı için.
Anadolu kendi güvenliği için.
Körfez kendi geleceği için.
Herkes kendi yerinde.
Ama hiç kimse başkasının vekili değil.
Ve bir anda PERS'in Lübnan'a kadar uzanan kırmızı çizgisinin üzerinde boşluklar oluşmaya başladı.
Önce Irak.
Sonra Suriye.
Sonra Kürt kuşağı.
Koridor fiziksel olarak yerindeydi.
Ama siyasi anlamı çözülüyordu.
HF haritaya baktığında tek kelime söyledi:
“Kesildi.”
Kimse alkışlamadı.
Çünkü daha büyük dosya sıradaydı.
Saat 04.17.
HİÇ'in en alt arşiv katı.
Kırmızı kapı açıldı.
İçeriden yıllardır üzerinde çalışılan kalın bir klasör çıkarıldı.
Kapağında:
BOP — 1980/∞
yazıyordu.
Dosya HF'nin önüne bırakıldı.
İlk sayfalarda eski haritalar vardı.
Parçalanmış Irak.
Parçalanmış Suriye.
Parçalanmış Anadolu.
Etnik devletçikler.
Mezhep bölgeleri.
Enerji koridorları.
Askerî üsler.
Küçük devletler.
Büyük bağımlılıklar.
HF sayfaları hızla çevirdi.
Irak Savaşı.
Suriye iç savaşı.
DAEŞ.
PKK.
YPG.
Şii milisler.
Körfez krizleri.
İbrahim Masası.
Gazze.
Her kriz başka görünüyordu.
Ama HİÇ'in analizinde hepsinin altında aynı sonuç ortaya çıkıyordu:
DEVLETLER ZAYIFLIYOR. DEVLET DIŞI YAPILAR BÜYÜYOR. DIŞ GÜÇLERE BAĞIMLILIK ARTIYOR.
HF son sayfaya geldi.
Boştu.
Kalemi aldı.
Tarih attı.
Altına iki kelime yazdı:
BOP BİTTİ.
Fakat kardeşlerim...
Bir dosyanın üzerine “bitti” yazmakla proje bitmez.
Asıl hamle bundan sonra geldi.
HİÇ bütün haritayı kapattı.
Yeni harita açıldı.
Bu kez üzerinde ne BOP vardı ne Şii Hilali.
Ne PKK.
Ne YPG.
Ne Amerika.
Ne Rusya.
Ne İran.
Yalnızca bölgenin kadim merkezleri:
ANADOLU.
KAHİRE.
ŞAM.
BAĞDAT.
ERBİL.
HİCAZ.
Ve...
KUDÜS.
İşte 1187 DOSYASI yeniden masaya geldi.
Sekiz yüz yıl önce Selâhaddin'in önünde de parçalanmış bir coğrafya vardı.
O önce Kudüs'e koşmamıştı.
Mısır'ı sağlamlaştırmıştı.
Şam hattını toplamıştı.
Çevresindeki Müslüman siyasi merkezleri birbiriyle savaşmaktan çıkarıp büyük tehdide çevirmişti.
Sonra Hıttin gelmişti.
Sonra Kudüs.
HF'nin 1187'den aldığı ders savaş değildi.
SIRALAMAYDI.
Önce arkayı toparla.
Sonra merkezi kur.
En son hedefe bak.
Ve şimdi taşlar ilk defa yerine oturuyordu kardeşlerim.
Mısır neden gerekliydi?
Güney kapısı.
Kürtler neden gerekliydi?
Doğu kilidi.
Irak neden gerekliydi?
Mezopotamya merkezi.
Suriye neden gerekliydi?
Kudüs'ün kuzey kapısı.
Afrika neden yıllarca hazırlanmıştı?
Arka cephe.
Şii Hilali neden bitmeliydi?
Bölgenin İran ile Araplar arasında sonsuz bir mezhep savaşına hapsedilmemesi için.
BOP neden bitmeliydi?
Çünkü MERKEZ parçalanmış devletlerle kurulamazdı.
Ve ilk kez o gece HİÇ'in büyük haritasında kırmızı çizgiler silindi.
Yerlerine beyaz çizgiler çekildi.
Kahire'den Şam'a.
Şam'dan Bağdat'a.
Bağdat'tan Erbil'e.
Erbil'den Anadolu'ya.
Anadolu'dan yeniden güneye.
Bir çember oluştu.
Ortada tek bir yer kaldı.
KUDÜS.
HF uzun süre baktı.
Sonra haritanın ortasındaki ışığı kapattı.
Çünkü henüz Kudüs'ün zamanı değildi.
Daha bir kapı açılmamıştı.
HİCAZ.
Ve HİCAZ açılmadan MERKEZ'in adını söylemek mümkün değildi.
Tam o sırada Karahan'ın önündeki güvenli hatta tek satırlık mesaj düştü.
Gönderen DAĞ-4'tü.
Haftalardır susan PERS içindeki hücre ilk kez cevap vermişti.
Mesaj çok kısaydı:
“KAHİRE'Yİ HATIRLADIK.”
Karahan mesajı HF'ye uzattı.
HF okumadı bile.
Sadece sordu:
“DAĞ?”
Karahan cevap verdi:
“Dört kapı da uyandı.”
HF ayağa kalktı.
1187 DOSYASI'nı kapattı.
BOP klasörünü eline aldı.
İki dosyayı yan yana koydu.
Biri sekiz yüz yıllık hafızayı temsil ediyordu.
Diğeri son yarım yüzyılın parçalanma planını.
Sonra BOP dosyasının üzerine kırmızı mührü bastı:
HÜKÜMSÜZDÜR.
İşte kardeşlerim...
Devlet aklı bazen yeni plan hazırlamak değildir.
Karşınızdakinin planını anlamaktır.
Bazen savaşmak değildir.
Düşmanın savaşacağı zemini ortadan kaldırmaktır.
Bazen Kürtleri bastırmak değildir.
Kürtleri sizi parçalamak isteyen yapılardan ayırmaktır.
Bazen İran'la savaşmak değildir.
İran'ın mezhep koridoruna ihtiyaç duymayacağı yeni bölgesel dengeyi kurmaktır.
Bazen Amerika'yı bölgeden kovmak değildir.
Bölgeyi Amerika'ya muhtaç bırakan sebepleri ortadan kaldırmaktır.
Ve bazen Kudüs'e yürümek değildir.
Kudüs'e yürümek zorunda kalmayacağınız kadar büyük bir merkez kurmaktır.
Fakat şimdi size daha garip bir şey söyleyeceğim.
HİÇ bütün bunları 2024'te düşünmedi.
1187 DOSYASI da 2024'te açılmak üzere hazırlanmadı.
Dosyanın arkasında küçük bir cep vardı.
Karahan o gece ilk kez fark etti.
İçinden sararmış tek sayfa çıktı.
Üzerinde yalnızca bir tarih vardı:
1924.
Altında üç kelime:
“MERKEZ KAPATILMADI.”
Bir satır aşağıda:
“YER ALTINA ALINDI.”
Ve son satır...
Karahan okuduğunda sandalyesinden kalktı.
HF'nin yüzü ilk kez değişti.
Çünkü o satırda HİCAZ'ın neden son kapı olduğu yazıyordu.
Ama daha önemlisi...
HİÇ'in neden Yıldız Teşkilatından çıkartılıp yeniden kurulduğu yazıyordu.
Kardeşlerim...
Siz HİÇ'in BOP'u durdurmak için kurulduğunu sandınız.
Yanıldınız.
BOP daha ortada yokken...
HİÇ zaten bekliyordu.
BÖLÜM 6 — 1924: SON CUMA
(DEVAM EDECEK)
Seri Devam...
BÖLÜM 4 — GÜNEY SURU
Selâmün aleyküm kardeşlerim.
Geçen bölümde sizi Kahire'de bıraktım. Bir türbenin avlusunda... İki devlet adamının kameralar önünde yan yana yürüdüğü, gazetelerin normalleşme dediği, televizyonların Gazze dediği, ekonomi çevrelerinin ticaret diye okuduğu o ziyarette. Sonra size başka bir şey gösterdim. MISIR DEVLETİ'nde çekilen bir fotoğrafın binlerce kilometre ötede DAĞ'daki bazı eski defterlerin açılmasına neden olduğu olayları gösterdim. “MİSAFİR ŞAFİÎ'DEN AYRILDI” denildi.
Diyarbakır'da bir adam telefonu kapattı. Musul'da başka biri eski isimleri çıkardı. Kamışlı'da yıllardır birbirleriyle konuşmayan aileler yeniden birbirlerini sormaya başladı. PERS DEVLETİ'nin batısındaki dağlarda ise bir dosyanın kapağına yalnızca “BEKLE” yazıldı. Hatırladınız mı?
Güzel.
Şimdi doğal olarak DAĞ'a gideceğimizi düşünüyorsunuz.
Gitmeyeceğiz.
Çünkü ben size hâlâ haritanın tamamını göstermedim. Biz Kürtleri konuşuyoruz. Mısır'ı konuşuyoruz. Gazze'yi konuşuyoruz. Fakat bütün bunların arkasında yıllardır sessizce hazırlanan başka bir coğrafya vardı. Ve size garip gelecek ama ANADOLU'nun doğuya doğru yürümeden önce baktığı yer doğu değildi kardeşlerim. Güneydi.
Afrika'ydı.
Şimdi haritayı açın.
Ama siyasi haritayı değil.
O haritalar bazen insanı yanıltır.
Ülkelerin üzerine çizilmiş renkleri kaldırın.
Sınırları bir anlığına unutun.
Sadece denizlere, boğazlara ve geçişlere bakın.
BOYNUZ'dan başlayın.
Yukarı doğru çıkın.
ADEN.
BABÜLMENDEP.
KIZIL DENİZ.
Biraz daha yukarı.
MISIR DEVLETİ.
SÜVEYŞ.
Sonra AKDENİZ.
Batıya dönün, LİBYA.
Doğuya dönün, GAZZE.
Biraz daha doğuya gidin, HİCAZ.
Yukarı çıkın, ŞAM.
Sonra MEZOPOTAMYA.
Ve en sonunda DAĞ.
Şimdi kalemi bırakın ve birkaç adım geriye çekilin.
Ne görüyorsunuz?
Afrika mı?
Ortadoğu mu?
Akdeniz mi?
Hayır.
HİÇ teşkilatının önündeki haritada bunların hiçbirinin adı yoktu. Haritanın altında yalnızca iki kelime yazıyordu: GÜNEY SURU.
Bu makalemde 2024'te başlamayacak.
Hatta 2000'lerde bile başlamayacak.
Yüklediğimiz eski dosyalara göre Anadolu'nun gizli aklı 1980'lerde çok garip bir emir vermişti: “ORTA DOĞU'YA HİÇ VER.” Yıllarca bu emri yanlış anladılar. Anadolu çekilecek sandılar. Unutacak sandılar. Kendi içine kapanacak sandılar. Oysa “HİÇ” geri çekilmek değildi. Görünür olanı azaltıp görünmeyen bağı çoğaltmaktı. Büyükelçi susacaktı ama öğrenci gelecekti. Bayrak görünmeyecekti ama tüccar limana girecekti. Asker görünmeyecekti ama genç subay Anadolu'da eğitim görecekti. Televizyonlar Anadolu'yu konuşmayacaktı ama bir Afrika kasabasındaki doktor yıllar önce Anadolu'da aldığı eğitimi hatırlayacaktı. Çünkü devlet aklı bazen bugünün başbakanını ikna etmeye çalışmaz. Yirmi yıl sonra başkan olacak çocuğun hafızasında yer edinir.
1998 — ANKARA.
Gece saat 03.20.
HİÇ'in eski merkezlerinden biri.
Penceresiz bir oda.
Masanın üzerinde kocaman bir Afrika haritası. Haritanın üzerinde küçük siyah noktalar vardı. O kadar çok nokta vardı ki uzaktan bakıldığında bazı bölgeler kararmış görünüyordu. Genç bir görevli elindeki dosyayı masaya bıraktı. Karşısındaki yaşlı adam yaklaşık yetmiş yaşındaydı. Dosyalarda yalnızca AKSAKAL diye geçiyordu. Genç görevli haritaya baktı.
“Bunlar üslerimiz mi?”
Aksakal cevap vermedi.
“İstihbarat noktaları mı?”
Yine cevap yok.
“Şirketler mi?”
Aksakal sonunda başını kaldırdı.
“Çocuklar.”
Genç adam anlamadı.
“Efendim?”
“Çocuklar.”
Haritanın üzerindeki siyah noktalardan birine parmağını koydu.
“Bu, on dokuz yaşında. Mühendislik okuyor.”
Başka bir nokta.
“Bu yirmi iki. Tıp.”
Bir başkası.
“Bu kamu yönetimi.”
Bir başkası.
“Bu ilahiyat.”
Genç görevli hâlâ anlamıyordu.
“Bunlarla ne yapacağız?”
Aksakal sandalyesine yaslandı.
“Hiçbir şey.”
“Nasıl yani?”
“Okuyacaklar.”
“Sonra?”
“Evlerine dönecekler.”
“Sonra?”
Aksakal gülümsedi.
“Yirmi beş yıl sonra tekrar sor.”
İşte devlet aklı dediğimiz şey biraz da budur kardeşlerim. Siz bir seçimin dört yıl sonrasını düşünürsünüz. Hükümet beş yıllık plan yapar. Şirket on yıllık yatırım hesabı çıkarır. Ama devlet dediğiniz yapı gerçekten devletse bazen masasına henüz hiçbir makamı olmayan on dokuz yaşındaki bir çocuğun dosyasını koyar. Çünkü bugünün devlet başkanıyla kurduğunuz ilişki onun görev süresi kadardır. Fakat bir ülkenin gelecek kuşağının hafızasına girerseniz başka bir şey oluşturursunuz. Bizim makalemizde Anadolu buna BÜYÜK AĞ diyor.
Yıllar geçti.
Çocuklar büyüdü.
Kimisi ülkesine döndü.
Kimisi üniversitede kaldı.
Kimisi bürokrasiye girdi.
Kimisi asker oldu.
Kimisi ticarete başladı.
Kimisi dinî çevrelerde yükseldi.
Kimisi siyasete girdi.
Hepsi Anadolu'yu sevmedi. Böyle çocukça bir hikâye anlatmıyorum size. Bazıları Anadolu'ya kızdı. Bazıları başka devletlerle çalıştı. Bazıları kendi ülkesinden başka hiçbir şeyi önemsemedi. Zaten devlet aklı da sadakat satın almaya çalışmıyordu. Daha değerli bir şey biriktiriyordu:
Tanışıklık.
Bir kriz çıktığında telefonda kimin aranabileceğini bilmek.
Bir generalin hangi dili anladığını bilmek.
Bir bakanın hangi üniversiteden mezun olduğunu bilmek.
Bir aşiretin hangi tüccara güvendiğini bilmek.
Bir dinî önderin hangi hocaya hürmet ettiğini bilmek.
Çünkü bazen savaş gemisinin açamadığı kapıyı otuz yıl önce kurulmuş bir dostluk açar.
Sonra takvim 2011'i gösterdi.
BOYNUZ'da açlık vardı. İnsanlar ölüyordu. Dünya yardım gönderiyordu ama uzaktan gönderiyordu. ANADOLU ise bbaşka bir karar aldı.
“GİDİN.”
HİÇ'in merkezinde genç analistlerden biri raporu okudu.
“Riskli.”
Karahan dosyayı kapattı.
“Nesi?”
“Güvenlik yok.”
“Biliyorum.”
“Devlet yapısı zayıf.”
“Biliyorum.”
“Örgütler var.”
“Onu da biliyorum.”
“O hâlde neden gidiyoruz?”
Karahan haritayı açtı.
BOYNUZ'u gösterdi.
“Çünkü herkes buraya ülke olarak bakıyor.”
“Biz?”
Karahan parmağını biraz yukarı götürdü.
ADEN.
Sonra BABÜLMENDEP.
Sonra KIZIL DENİZ.
Sonra SÜVEYŞ.
“Biz kapı olarak bakıyoruz.”
İşte fark buydu.
Bir ülkeye yalnız o ülke olduğu için bakarsanız bugününü görürsünüz.
Coğrafya olarak bakarsanız yarınını.
BOYNUZ yalnız fakirlik değildi. Hint Okyanusu'nun Kızıldeniz'e açıldığı kapının hemen yanındaydı. Kızıldeniz yalnız deniz değildi. Dünyanın en önemli ticaret damarlarından biriydi. SÜVEYŞ yalnız kanal değildi. Avrupa ile Asya arasındaki büyük geçişlerden biriydi.
Ve SÜVEYŞ'in başında kim vardı?
MISIR DEVLETİ.
Şimdi anladınız mı kardeşlerim?
Kahire'deki o ziyareti neden bölümün başına koyduğumu?
Çünkü MISIR olmadan GÜNEY SURU kapanmıyordu.
ANADOLU yıllarca Afrika'nın aşağısında bağ kurmuştu. BOYNUZ'da bulunmuştu. Sudan hattını takip etmişti. Libya'da başka bir kapı açmıştı. Kızıldeniz'i izlemişti.
Ama bütün yolların yukarı çıktığı yerde tek bir kilit vardı.
MISIR.
Bu nedenle Anadolu ile Mısır Devleti'nin yıllarca kavga etmesi yalnızca diplomatik problem değildi. MERKEZ'in haritasında büyük bir boşluk demekti.
Libya vardı.
Boynuz vardı.
Körfez vardı.
Ama Mısır yoktu.
Ve Mısır yoksa Afrika ile Ortadoğu arasında kurmaya çalıştığınız bütün hat ortasından kesiliyordu.
İşte 2024'te SİSİ'nin YOLCU'yla tokalaşması bu nedenle HİÇ'in merkezinde sıradan bir normalleşme olarak okunmadı.
Karahan o gün haritanın başında uzun süre durdu.
Genç analist:
“MISIR döndü mü?”
Karahan başını salladı.
“Hayır.”
“Peki ne oldu?”
“Daha önemli bir şey.”
“Nedir?”
“Kendi yerine döndü.”
Bunu unutmayın kardeşlerim. Anadolu'nun amacı bütün devletleri kendisine bağlamak değildi. Çünkü herkesi kendinize bağlarsanız bir gün herkes size karşı birleşir. Devlet aklı daha farklı düşünüyordu.Mısır, Anadolu'nun uydusu olmayacaktı. Libya Anadolu'nun eyaleti olmayacaktı. Afrika devletleri Anadolu'nun emir eri olmayacaktı. DAĞ halkları Anadolu'nun piyonu olmayacaktı.
Herkes kendi evinde kalacaktı.
Ama aynı evin yandığını anlayacaktı.
İşte MERKEZ denilen şey buydu.
Bir devlet değil.
Henüz bir birlik bile değil.
Bir ortak refleks.
Ve Kahire'deki ŞAFİÎ ziyareti tam burada başka bir anlam kazandı.
Kameralar dua gördü.
Halk iki lider gördü.
HİÇ ise bir koordinat gördü.
O gece Afrika'daki eski ağlardan bazılarına tek satırlık başka bir mesaj ulaştı:
“NİL YUKARI AKACAK.”
Bir Afrika başkentinde yaşlı bir bürokrat mesajı okudu.
Gülümsedi.
Yanındaki genç danışman şaşırdı.
“Nehir yukarı akmaz.”
Yaşlı adam telefonu cebine koydu.
“Bazen akar.”
“Nasıl?”
“Su olarak değil.”
“Ne olarak?”
Yaşlı adam cevap vermedi.
Ertesi gün MISIR DEVLETİ'nin büyükelçisiyle yıllardır yapılmayan bir görüşmenin hazırlıkları başladı.
Başka bir ülkede emekli bir general eski arkadaşını aradı.
Bir diğerinde büyük bir ticaret ailesi Kahire'deki bağlantısına mesaj gönderdi.
Bir başka ülkede Anadolu'da eğitim görmüş eski bir öğrenci artık bakanlık koltuğundaydı. Önüne Kızıldeniz'deki yeni ticaret planı geldiğinde dosyayı reddetmedi.
Kimse darbe yapmadı.
Kimse sokaklara çıkmadı.
Kimse silah taşımadı.
Zaten BÜYÜK AĞ'ın amacı bu değildi.
Ağ bir ülkeyi ele geçirmek için kurulmamıştı.
Bir gün herkes aynı tehlikeyi gördüğünde birbirini bulabilsin diye kurulmuştu.
Ve sonra...
Kahire'den ikinci işaret çıktı.
Bu kez güneye değil.
Doğuya.
DAĞ'a.
Geçen bölümde gördüğünüz o mesaj:
“MİSAFİR ŞAFİÎ'DEN AYRILDI.”
Diyarbakır.
Musul.
Kamışlı.
Mahabad.
Dört ayrı coğrafya.
Dört ayrı devlet.
Aynı tarihsel yaranın dört farklı yüzü.
HİÇ'in önündeki raporların başlığında bunlara DÖRT KAPI deniliyordu.
Birinci kapı ANADOLU içindeydi.
İkinci MEZOPOTAMYA'da.
Üçüncü ŞAM'ın kuzeyinde.
Dördüncü ise PERS DEVLETİ'nin batısında.
İlk üçünden cevap geldi.
Dördüncü sustu.
Karahan rapora baktı.
“Ne kadar oldu?”
“On yedi gün.”
“Hiç cevap yok mu?”
“Yok.”
“Mesaj ulaştı mı?”
“Ulaştı.”
“Okundu mu?”
“Evet.”
Karahan pencereye yürüdü.
“Öyleyse cevap verdiler.”
Genç analist şaşırdı.
“Nasıl?”
Karahan döndü.
“Sessizlik de cevaptır.”
İşte orada yeni dosya açıldı.
PERS DEVLETİ.
Çünkü MERKEZ'in doğu kapısı açılmadan büyük resim tamamlanmıyordu.
Fakat PERS başka hiçbir devlete benzemiyordu.
Binlerce yıllık devlet hafızası vardı.
Kendi bölgesel ağı vardı.
Kendi mezhep havzası vardı.
Kendi güvenlik refleksi vardı.
Ve en önemlisi, DAĞ'ın dördüncü parçası onun sınırları içindeydi.
HİÇ burada kaba kuvvet kullanamazdı.
Baskı yapamazdı.
Emir veremezdi.
Çünkü devlet aklının başka bir kuralı vardır kardeşlerim:
Kendini bin yıllık gören devlete yarını anlatarak yaklaşamazsınız. Geçmişini hatırlatarak yaklaşırsınız.
Karahan gece yarısı arşive indi.
Yanında yalnızca bir görevli vardı.
Eski kasaların bulunduğu bölüm yıllardır açılmamıştı.
Görevli sordu:
“Hangi dosya?”
Karahan:
“DAĞ.”
“Yeni dosya yukarıda.”
“Yenisini istemiyorum.”
“Hangisini?”
Karahan birkaç saniye sustu.
Sonra tarih söyledi.
“1187.”
Görevli başını kaldırdı.
“Emin misiniz?”
“Evet.”
“Onu açmayalı çok uzun zaman oldu.”
“Biliyorum.”
Kasadaki eski kilit çevrildi.
İçinden koyu renkli ince bir dosya çıkarıldı.
Üzerinde ne Anadolu yazıyordu ne Kürt.
Ne Pers.
Ne Mısır.
Tek bir şehir vardı:
KUDÜS.
Karahan dosyayı masaya koydu.
Kapağını hemen açmadı.
Genç analist karşısında bekliyordu.
“Bu ne?”
Karahan ona baktı.
“Sen bana DAĞ'ın neden uyandırıldığını sormuştun.”
“Evet.”
“Yanlış soru.”
“Doğrusu ne?”
Karahan dosyanın üzerindeki tozu eliyle temizledi.
“DAĞ daha önce ne zaman uyandı?”
Dosya açıldı.
İlk sayfada bir isim yoktu.
Bir kod vardı:
SELÂHADDİN HATTI
Genç analist birkaç saniye sayfaya baktı.
Sonra başını kaldırdı.
“Kürt mü?”
Karahan hafifçe gülümsedi.
“Evet.”
“Mısır?”
“Evet.”
“Şam?”
“Evet.”
“Kudüs?”
Karahan cevap vermedi.
Haritayı açtı.
Parmağını önce NİL'in üzerine koydu.
Sonra Şam'a.
Sonra DAĞ'a.
En sonunda Kudüs'e.
“Şimdi Şafiî ziyaretinin neden Kahire'de olduğunu anladın mı?”
Genç adamın yüzü değişti.
Karahan devam etti:
“Biz onlara yeni bir gelecek anlatmayacağız.”
“Ne anlatacağız?”
“Eski bir hafızayı.”
O sırada Ankara'daki merkezin kapısı açıldı.
İçeri HF girdi.
Masadaki dosyayı gördü.
Bir anda durdu.
“Kim açtırdı bunu?”
Karahan ayağa kalktı.
“Ben.”
HF dosyanın kapağına baktı.
SELÂHADDİN HATTI.
“Bunun zamanı gelmedi.”
Karahan cevap verdi:
“DAĞ-4 susuyor.”
“Biliyorum.”
“İşaret yetmedi.”
HF dosyaya dokunmadan uzun süre baktı.
Sonra sordu:
“Afrika?”
“Hazır değil.”
“Ne kadar?”
“Yeteri kadar.”
“NİL?”
“Kendi eksenine dönüyor.”
“BOYNUZ?”
“Yerinde.”
“LİBYA?”
“Kapı açık.”
“DAĞ?”
“Üç kapı cevap verdi.”
HF gözlerini kapattı.
“Dördüncü?”
Karahan dosyayı ona doğru itti.
“Bunun için bunu açmak zorundayız.”
Odanın içinde uzun bir sessizlik oldu.
HF en sonunda dosyanın kapağını kaldırdı.
İlk sayfayı çevirdi.
İkinciyi.
Üçüncüde durdu.
Orada tek bir cümle vardı.
HF cümleyi iki kez okudu.
Sonra başını kaldırdı.
“Bunu kim yazmış?”
Karahan:
“Bilmiyoruz.”
“Ne zaman?”
“Dosya 1980'de yeniden tasnif edilmiş. Ama not daha eski.”
HF tekrar kâğıda baktı.
Ve kardeşlerim...
O sayfada yazan şey bizim bütün hikâyemizin yönünü değiştirecek cümleydi:
“KUDÜS'E GİDEN YOL, KUDÜS'TEN BAŞLAMAZ.”
HF sandalyesine oturdu.
Haritayı önüne çekti.
Afrika'ya baktı.
NİL'e baktı.
DAĞ'a baktı.
ŞAM'a baktı.
Sonra KUDÜS'e.
Bir süre sonra Karahan'a döndü.
“Şimdi anladım.”
“Neyi?”
“Büyük Ağ'ın neden Afrika'dan başladığını.”
Karahan hiçbir şey söylemedi.
HF parmağını BOYNUZ'a koydu.
Yavaşça yukarı çıkardı.
KIZIL DENİZ.
NİL.
AKDENİZ.
ŞAM.
DAĞ.
Ve en sonunda KUDÜS.
Sonra fısıldadı:
“Güney suru.”
Karahan başını salladı.
HF ayağa kalktı.
“DAĞ-4'e yeni mesaj gönderin.”
Genç analist kalemini aldı.
“Ne yazalım?”
HF, SELÂHADDİN HATTI dosyasına baktı.
Sonra yalnızca iki kelime söyledi:
“KAHİRE HATIRLADI.”
Analist başını kaldırdı.
“Başka?”
“Hiçbir şey.”
“Anlarlar mı?”
HF kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkarken durdu.
Arkasına dönmeden cevap verdi:
“Anlaması gereken anlar.”
Ve o gece PERS DEVLETİ'nin batısındaki küçük bir dağ kasabasında yıllardır açılmayan ahşap bir sandığın kilidi ilk kez çevrildi.
Sandığın içinden eski bir harita çıktı.
Haritanın üzerinde dört şehir işaretliydi.
KAHİRE.
ŞAM.
DİYARBAKIR.
KUDÜS.
Yaşlı adam haritaya baktı.
Yanındaki torunu hiçbir şey anlamadı.
“Dede, bu ne?”
Adam cevap vermedi.
Haritanın kenarındaki eski yazıyı parmağıyla takip etti.
Sonra gözlerini kapattı.
Çünkü bazı mesajlar telefonla gelmez kardeşlerim.
Bazıları yüz yıl beklersiniz.
Bazıları sekiz yüz yıl.
Ve bazı milletlere geleceği anlatmanın tek yolu...
Geçmişini hatırlatmaktır.
Şimdi gelelim bizim sorumuza.
ANADOLU neden Afrika'daydı?
Ticaret için mi?
Evet.
Savunma için mi?
Evet.
Enerji için mi?
Elbette.
Ama yalnızca bunlar değildi.
ANADOLU Afrika'yı fethetmeye çalışmıyordu.
Arkasını kapatıyordu.
Çünkü önünde çok daha eski bir yol vardı.
Ve o yolun üzerinde henüz üç kapı duruyordu.
Biri DAĞ'daydı.
Biri HİCAZ'da.
Sonuncusu ise...
KUDÜS'ün hemen karşısında.
Ama o kapıya gelmeden önce size 1187'de ne olduğunu anlatmam gerekiyor.
Çünkü kardeşlerim...
Biz bugüne kadar SELÂHADDİN'in Kudüs'ü nasıl aldığını konuştuk.
Belki yanlış yere baktık.
Belki asıl soru şuydu:
SELÂHADDİN KUDÜS'E GİTMEDEN ÖNCE NEREYİ BİRLEŞTİRDİ?
İşte MERKEZ'in sırrı tam orada saklıydı.
1187 DOSYASI AÇILDI.
(DEVAM EDECEK)
Sayı tamamlandı.
Doğu uyandı.
Hilal tek başına yürümüyor artık.
Şimdi sıra Turan ellerde.
Merkez: Anadolu.
Masalar kuruldu.
Mühürler vuruldu.
Şimdi herkes haritaya bakıyor.
İlk çatlak Akdeniz'in Kilidinde.
Bu paylaşımlar yüzünden çok takipçi kaybettim.
Ama umurumda değil.
Eğer Gazze'yi konuştuğum için insanlar beni takipten çıkıyorsa, varsın çıksın.
Ben bu yoldan dönmeyeceğim.
Dostlarım...
Bugün sizden sadece bir şey rica ediyorum.
Lütfen Gazze'yi unutmayın.
Orada insanlar artık bombalardan önce açlıkla mücadele ediyor.
Bir gün balık yemeseniz ne olur?
Bir akşam dışarı çıkıp yemek yemeseniz ne olur?
Bir öğün daha az yeseniz ne olur?
İnanın hiçbir şey kaybetmezsiniz.
Ama göndereceğiniz o para, Gazze'de bir annenin duası, bir çocuğun ekmeği olabilir.
Hangi vakıf, hangi dernek... Hiç önemli değil.
Yeter ki güvendiğiniz, gerçekten yardım ulaştıran bir yere gönderin.
Bugün bir öğünden vazgeçin...
Belki bir aile o sayede aç yatmaz.
İşte bütün ricam bu.
Allah hepinizden razı olsun. 🤲
Tayyip Erdoğan'ın sağlık durumuyla ilgili çok fazla soru geliyor.
Durumu iyi.
Şu anda Antalya civarında, tatil evinde bulunuyor.
Yaşına bağlı bazı sağlık kontrolleri ve rahatsızlıkları elbette var. Ancak kamuoyuna yansıyan birçok iddianın aksine, genel durumu iyi.
Sizi defalarca uyardım.
Sosyal medya; doğrulamadan paylaşım yapan, kopyala-yapıştır hesaplarla dolu.
Ne yazık ki bazı hesapların tek amacı, ne olursa olsun etkileşim almak ve gündem oluşturmak.
Bu nedenle gördüğünüz her iddiaya hemen inanmayın. Bilgi ile söylentiyi birbirinden ayırmayı unutmayın.
Bu konularda yazmadım, yazmayacağım da...
Deprem zamanı bu iş Devlet olmadan olmaz, sahada olmadan faaliyet yürütülemez, ihtiyaçlar plazalardan giderilemez dedik diye yemediğimiz hakaret kalmadı...
Koordinasyon devletindir biz sadece çakıl taşı olabiliriz dedim diye, üzerimizde AFAD yeleği var diye ne beddualar bitti ne yalakalığımız bitti...
Kişiler konusunda hiçbir yorum yapmayacağım ama o dönem sövenler "devlet yalakası" diyenler 180 derece dönüp biz aslında herşeyin farkındaydık diyorlar ya ibretle izliyorum...
Sadece @ismail_halis ile bir yayın için ne köpekliğimiz kalmıştı ne namussuzluğumuz...
O gün ne dediysek bu gün de aynı noktada olmanın haklı gururunu yaşıyorum sadece...
Devlet, millet el ele destan yazıldı...
Bekir Altaş dşye birisi var.
Henüz İGMG bünyesinde görevdeyken çıktı ve “Hamas terör örgütüdür” dedi.
Bu söz tepki çekti.
Ardından İGMG’den ayrıldı ve HASENE üzerinden yeni bir yapı oluşturuldu.
Bugün insanlar Gazze’ye yardım ettiğini düşünerek bu yapıya bağış yapıyor.
Ancak toplanan paralar, yapılan resmî anlaşmalar üzerinden Birleşmiş Milletler’e aktarılıyor.
İşte asıl sorulması gereken soru budur:
Sen Gazze’deki çocuklara ekmek ulaşsın diye bağış yapıyorsun.
Sen o para ilaç olsun, su olsun, çadır olsun diye gönderiyorsun.
Peki o para gerçekten Gazze halkına mı ulaşıyor?
Yoksa Gazze’yi bombalayan düzenin içinde dolaşıma mı sokuluyor?
GAZZE’liler ümmetin kendilerini unuttuğunu düşünüyor.
İŞTE SEBEBİ BUNLAR.
Tarihi DEVLET yazar…
Vakti gelince milletine anlatır.
Ama anlatılanı herkes duymaz.
Gören gözler anlar.
Duyması gereken duyar.
Geri kalan ise olup biteni sadece tesadüf sanır.
Çünkü DEVLET bazen konuşmaz…
Sadece işaret bırakır.
GÖRÜNMEYEN CEPHE
Saat 21.47...
Şehir henüz olan bitenin adını koyamamıştı. Televizyonlarda "olağan dışı hareketlilik" deniliyordu. Köprüler kapanıyor, jetler alçaktan uçuyor, insanlar pencerelerini açıp gökyüzünü dinliyordu.
Fakat aynı dakikalarda, haritalarda görünmeyen başka bir merkezin ışıkları çoktan yanmıştı.
Adı hiçbir resmî belgede geçmeyen bir yapı...
Kod adı yalnızca üç harften oluşuyordu.
HİÇ.
Ne bir kurumdu...
Ne bir teşkilat...
Ne de bir istihbarat örgütü...
Görevi, devlet çalışırken görünmemekti.
Çünkü HİÇ'in varlığı ancak devlet görünmez bir savaşa girdiğinde hissedilirdi.
Duvarın ortasındaki dev ekranda ülkenin dijital haritası vardı. Kırmızı noktalar saniye saniye çoğalıyordu. Her nokta bir ihbar değildi. Her nokta bir çatışma da değildi.
Onlar...
Devletin sinir uçlarıydı.
Masanın başındaki yaşlı adam dosyayı kapattı.
"Birinci perde başladı."
Kimse cevap vermedi.
Çünkü odadaki herkes bunun ne anlama geldiğini biliyordu.
Sokağa çıkacak insanlar henüz evlerinden ayrılmamıştı.
Televizyonlar henüz olağan yayınlarını kesmemişti.
Ama HİÇ çoktan ikinci aşamaya geçmişti.
İlk emir silah kullanmak değildi.
İlk emir bilgi akışını kurtarmaktı.
Çünkü bir devlet, kurşunla değil...
İletişimi kesildiği gün düşerdi.
Dakikalar içinde ülkenin dört bir yanındaki görünmeyen ekipler harekete geçti.
Kimisi bir santrale girdi.
Kimisi bir veri merkezine.
Kimisi yalnızca tek bir telefonu çalışır hâlde tutmak için mücadele etti.
Hiçbiri üniforma giymiyordu.
Hiçbirinin ismi bilinmiyordu.
Sabah olduğunda yaptıkları hiçbir haberde anlatılmayacaktı.
22.31...
Merkezdeki ekranlardan biri tamamen siyaha döndü.
Genç görevli ayağa fırladı.
"Bir hat düştü."
Yaşlı adam başını bile kaldırmadı.
"Düşmedi..."
"...düşürüldü."
Odada derin bir sessizlik oluştu.
Ardından tek cümle geldi.
"Üçüncü masayı uyandırın."
Kimse "Üçüncü Masa"nın nerede olduğunu bilmiyordu.
Çünkü onun bir adresi yoktu.
Sadece ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkan insanlar vardı.
Bir profesör...
Bir makinist...
Bir imam...
Bir polis...
Bir asker...
Bir yazılımcı...
Bir doktor...
Normal günlerde birbirlerini hiç tanımayan insanlar...
Ama aynı cümleyi duyduklarında ne yapacaklarını ezbere bilen insanlar.
Şehirde halk meydanlara inmeye başlamıştı.
Televizyon ekranlarında görünen buydu.
Fakat kameraların arkasında başka bir mücadele yaşanıyordu.
Yanlış emirlerin doğru birliklere ulaşmaması...
Doğru emirlerin doğru kişilere birkaç dakika erken gitmesi...
Bir köprünün tamamen kapanmaması...
Bir pistin kullanılmaz hâle gelmesi...
Bir yakıt aracının gecikmesi...
Bir kapının kilitlenmesi...
Bir bilgisayarın yeniden başlaması...
Dışarıdan bakıldığında bunların hepsi tesadüftü.
Ama HİÇ, bazen bir devletin kaderini büyük savaşlarla değil...
Üç dakikalık gecikmelerle değiştirebileceğini biliyordu.
Gece ilerledikçe şehirde çatışmalar arttı.
Fakat HİÇ'in merkezindeki ekranda kırmızı noktalar azalmaya başlamıştı.
Yaşlı adam derin bir nefes aldı.
"Artık sokak kendi görevini yapacak."
Kimse alkışlamadı.
Kimse sevinmedi.
Çünkü görünmeyen cephede görev yapanlar biliyordu ki...
En başarılı operasyonlar, ertesi gün hiç kimsenin varlığını konuşmadığı operasyonlardı.
Ve sabah olduğunda milyonlarca insan yalnızca meydanları hatırlayacaktı.
Oysa tarihin en sessiz savaşlarından biri...
Gece boyunca, kameraların hiç çevrilmediği odalarda verilmişti.
*******
KİLİTLİ KAPI
Saat 22.58...
Şehrin sesi değişmişti.
Artık jetlerin uğultusu, sirenlerin çığlığı ve telefonlardan yükselen tek cümle birbirine karışıyordu.
"Ne oluyor?"
Fakat HİÇ'in merkezinde kimse bu soruyu sormuyordu.
Çünkü onlar, ne olduğunu günler önce öğrenmişti.
Duvarın sol tarafındaki ekranda yeni bir satır belirdi.
KARTAL-1 TEMAS KESİLDİ.
Odadaki sessizlik daha da ağırlaştı.
Yaşlı adam gözlüğünü çıkardı.
"Eğer onu kaybedersek..."
Cümlesini tamamlamadı.
Kimsenin tamamlamasına da gerek yoktu.
Çünkü devlet bazen tek bir insanı değil...
Onun temsil ettiği iradeyi korumak zorundaydı.
KARTAL-1...
Gerçek adı artık hiçbir dosyada yazmıyordu.
Yıllar önce silinmişti.
HİÇ içinde insanlar isimlerini değil, görevlerini taşırdı.
Şimdi bulunduğu bina dışarıdan sıradan görünüyordu.
Koridorlarda ayak sesleri yankılanıyor...
Kapılar birbiri ardına kilitleniyordu.
İçeridekiler, dışarıdakilerin kim olduğunu biliyordu.
Ama dışarıdakiler içeride neyle karşılaşacağını bilmiyordu.
Çünkü bina saatler önce sessizce değiştirilmişti.
Hiç kimsenin fark etmediği küçük değişikliklerle...
Bir kapının menteşesi...
Bir güvenlik kartının yetkisi...
Bir kameranın yönü...
Bir asansörün yazılımı...
Hepsi günler önce başka bir ihtimale göre hazırlanmıştı.
23.17...
HİÇ merkezinde genç görevli nefes nefese içeri girdi.
"Koridor kapandı."
Yaşlı adam başını kaldırdı.
"Hayır..."
"Kapanmadı."
"Şimdi açılıyor."
Genç görevli şaşırdı.
Ekranda hiçbir değişiklik görünmüyordu.
Sonra haritanın üzerinde küçücük yeşil bir ışık yandı.
Tek nokta...
Ama bütün odadaki insanların yüzü değişmişti.
Üçüncü Masa devreye girmişti.
Şehirde herkes tankları konuşuyordu.
Oysa kimsenin görmediği başka insanlar hareket ediyordu.
Bir elektrik teknisyeni...
Bir haberleşme uzmanı...
Bir sağlık görevlisi...
Bir bina bakım personeli...
Onlar silah taşımıyordu.
Fakat taşıdıkları bilgi, bazen silahtan daha ağırdı.
Bir kapının neden açılmadığını...
Bir kameranın neden görüntü vermediğini...
Bir kart okuyucunun neden birkaç dakika geciktiğini...
Sadece onlar biliyordu.
23.39...
KARTAL-1'in bulunduğu odanın dışında ayak sesleri yükseldi.
İçerideki sessizlik bozulmadı.
Dışarıdaki bağırışlar arttı.
Kapıya ilk darbe vuruldu.
Sonra ikincisi...
Üçüncüsü...
Tam o anda binanın alt katında elektrik yarım saniyeliğine kesildi.
Kimse önemsemedi.
Ama yarım saniye...
Bazı planların yeniden yazılması için yeterliydi.
Elektronik kilit yeniden başlatıldı.
Koridor kamerası farklı bir görüntü göstermeye başladı.
Asansör beklenmedik katta durdu.
Ve binanın başka bir noktasındaki ekip, aradığı birkaç saniyeyi kazanmış oldu.
Merkezde yaşlı adam saati izliyordu.
Dakikaları değil...
Saniyeleri.
"On sekiz..."
"On dokuz..."
"Yirmi..."
Kimse neden saydığını bilmiyordu.
Yirmi üçüncü saniyede ekranın sağ üst köşesinde tek kelime belirdi.
TEMAS.
Odadaki herkes derin bir nefes aldı.
Demek ki içeride hâlâ iradeyi temsil eden biri vardı.
Ve konuşabiliyordu.
Gece yarısına doğru binanın çevresi tamamen değişmişti.
Şehir başka şeylerle meşguldü.
Köprüler...
Meydanlar...
Kalabalıklar...
Kimsenin gözü bu binada değildi.
Tam da HİÇ'in istediği gibi.
Çünkü bazı görevler görünür olursa...
Başarısız sayılırdı.
00.18...
Merkezde yeni bir mesaj belirdi.
KARTAL-1 HAREKET HALİNDE.
Kimse nasıl diye sormadı.
Kimse hangi kapıdan çıktığını öğrenmek istemedi.
Çünkü HİÇ'in en temel kuralı şuydu:
Sonucu bil.
Yöntemi değil.
Yaşlı adam dosyasını yeniden kapattı.
"Piyonlar sahneden çekiliyor."
Genç görevli anlamadı.
"Peki şimdi ne olacak?"
Yaşlı adam ilk kez hafifçe gülümsedi.
"Şimdi..."
"Geceyi kurtardığını sananlar, sabahın aslında kime ait olduğunu görecek."
Duvarın ortasındaki haritada kırmızı noktalar birer birer sönmeye başlamıştı.
Fakat haritanın en altında yeni bir satır yanıyordu.
DÖRDÜNCÜ PERDE HAZIR.
Ve HİÇ biliyordu...
Bir darbe yalnızca sokakta değil...
Zihinlerde de sona erdirilmeliydi.
*******
Saat 23.08...
HİÇ'in merkezinde tek bir telefon çaldı.
O telefon normal şartlarda hiç çalmazdı.
Çünkü onun numarası yoktu.
Rehberde kayıtlı değildi.
Santralden geçmezdi.
Ne dinlenebilirdi...
Ne de izlenebilirdi.
Merkezin en yaşlı görevlisi ahizeyi kaldırdı.
Karşı taraftan yalnızca iki kelime duyuldu.
"Misafir hazır."
Odada bulunan herkes aynı anda duvardaki ekrana döndü.
Ülkenin dijital haritasında onlarca kırmızı nokta yanıp sönüyordu.
Fakat ekranın sağ üst köşesinde beliren tek bir sarı ışık, bütün kırmızı noktalardan daha önemliydi.
Kod adı...
ANKA.
HİÇ'in kayıtlarında tek cümle yazıyordu:
"ANKA düşmez. Düşerse devlet nefes alamaz."
Yaşlı adam dosyayı sessizce kapattı.
"Bağlayın."
Binlerce kilometrelik kabloların...
Uydu bağlantılarının...
Şifreli ağların...
Arasına gizlenmiş tek bir hat açıldı.
Karşı tarafta nefes sesleri duyuluyordu.
Kimse konuşmuyordu.
İlk sözü ANKA söyledi.
"Durum?"
Merkez cevap vermedi.
Çünkü bu hattın başka bir sahibi daha vardı.
Birkaç saniye sonra üçüncü bir ses hatta girdi.
Kalın...
Sakin...
Telaşsız...
Kod adı...
KARTAL.
"Bulunduğunuz yerde kalmanız artık güvenli değil."
ANKA sustu.
KARTAL devam etti.
"İstanbul Üssü hazır."
Odada herkes nefesini tuttu.
Haritadaki sarı nokta hâlâ yerindeydi.
ANKA'nın sesi bu kez daha sert çıktı.
"Neden size güveneyim?"
HİÇ merkezinde kimse kıpırdamadı.
Bu soru bekleniyordu.
Asıl cevap beklenmiyordu.
KARTAL hiç duraksamadı.
"Benim adımı..."
"...Devlet Bahçeli'ye sorun."
Sessizlik.
Ne bir açıklama...
Ne ikinci cümle...
Ne de ikna etmeye çalışan uzun konuşmalar...
Sadece o tek cümle.
Hatta derin bir sessizlik yayıldı.
HİÇ'in merkezindeki genç görevli fısıldadı.
"Bu kadar mı?"
Yaşlı adam gözlerini ekrandan ayırmadı.
"Bazen..."
"En güçlü referans, uzun konuşmalar değildir."
Tam o anda haritanın kuzeyinde üç mavi ışık yandı.
Üçüncü Masa göreve başlamıştı.
Hiçbirinin birbirini tanımadığı insanlar...
Biri rayların başında bekliyordu.
Biri eski bir haberleşme merkezinde.
Biri ise sıradan bir bakım görevlisi gibi görünüyordu.
Fakat hepsinin cebinde aynı kod yazılıydı.
D-17
Kimse bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Bilmesi de gerekmiyordu.
Çünkü HİÇ'te bilgi...
İhtiyaç kadar paylaşılırdı.
23.24...
Merkezin ana ekranında yeni bir uyarı belirdi.
GÜZERGÂH AÇIĞA ÇIKMA RİSKİ
Genç görevli ayağa kalktı.
"Plan değişiyor."
Yaşlı adam başını salladı.
"Hayır."
"Plan görünür hâle geldi."
Arada büyük fark vardı.
HİÇ'in bütün eğitimleri bu fark üzerine kurulmuştu.
Bir plan öğrenildiğinde...
Yeni plan yapılmazdı.
Öğrenildiği düşünülen plan çalıştırılırdı.
Gerçek plan ise çoktan başka yöne geçmiş olurdu.
KARTAL yeniden hatta döndü.
"Size ulaşacak herkes dost görünmeyebilir."
"Size engel olacak herkes düşman olmayabilir."
"Bu gece yüzlere değil..."
"...zamana güvenin."
Hat yeniden sustu.
ANKA'nın bulunduğu odada yalnızca duvardaki saat çalışıyordu.
Tik...
Tak...
Tik...
Tak...
Her saniye dışarıdaki dünyanın biraz daha değiştiğini haber veriyordu.
23.41...
HİÇ merkezindeki bütün ekranlar bir anda karardı.
Sadece ortadaki dev ekranda tek satır kaldı.
GEÇİŞ BAŞLADI.
Kimse alkışlamadı.
Kimse ayağa kalkmadı.
Çünkü görünmeyen cephede en kritik anlar...
En sessiz anlardı.
Yaşlı adam pencereye yürüdü.
Şehir uzakta yanıp sönüyordu.
Jet sesleri duyuluyordu.
Fakat onun baktığı yer şehir değildi.
Saatine baktı.
Sonra fısıldadı.
"Şimdi..."
"...zamana karşı yarış başlayacak."
Ve HİÇ'in merkezinde herkes biliyordu.
Bazı geceler bir ülkenin kaderini...
Ne tanklar...
Ne meydanlar...
Ne de manşetler değiştirirdi.
Bazen bütün tarih...
Doğru kişiye, doğru anda ulaşan tek bir telefonla yön değiştirirdi.
*******
Ömer Halisdemir
Gece, saati çoktan unutmuştu.
Türkiye'nin üzerinde ağır bir sessizlik dolaşıyordu. Sessizlik diyorum ama öyle bildiğimiz türden değildi. Uzaklardan jet sesleri geliyor, şehirlerin ışıkları sanki bir şey hissediyormuş gibi titriyordu. Telefonlar susmuyor, ekranlar birbirini kovalayan son dakika haberleriyle doluyordu. Kimse yaşananların adını tam koyamıyordu.
Ama bazı insanlar, o gecenin adını ilk dakikalarda anlamıştı.
Onlardan biri, Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir'di.
O, kameraların önünde değildi.
Mikrofonların başında değildi.
Meydandaki kalabalığın içinde de değildi.
Bulunduğu yerde yalnızca görev vardı.
Ve bazen görev, insanın hayatından daha ağırdı.
O gece aldığı emir, sıradan bir askerî talimat değildi.
Emrin sonunda geri dönüş ihtimali neredeyse yoktu.
Bunu anlamak için uzun uzun düşünmeye gerek yoktu.
Yıllarca üniforma taşımış bir asker, bazı emirlerin insanı nereye götürdüğünü ilk cümlesinden anlardı.
Fakat tarih bazen garip bir seçim yapar.
Binlerce kişinin bulunduğu bir gecede, milyonların kaderi tek bir insanın omuzlarına bırakılır.
İşte o anlardan biri yaşanıyordu.
Ömer Halisdemir, kendisine verilen emri yerine getirdi.
Ardından orada bulunan darbeci askerler tarafından ateş açıldı.
Ağır yaralandı.
Kısa süre sonra da şehit oldu.
Bu bölüm, yıllar sonra mahkeme kayıtlarında, resmî açıklamalarda ve tanık anlatımlarında farklı yönleriyle anlatıldı.
Fakat değişmeyen tek gerçek vardı.
O gece, kendi hayatını kurtarmaya değil, verilen görevi tamamlamaya yöneldi.
Bazı insanlar kahraman olmak için yola çıkmaz.
Sadece görevlerini yaparlar.
Kahraman sıfatını ise tarih verir.
Şafak söktüğünde insanlar sokaklardaydı.
Meydanlar doluydu.
Köprüler konuşuluyordu.
Televizyonlar sabaha kadar yayın yapıyordu.
Ama gecenin en sessiz anlarından biri, tek bir askerin aldığı emirdi.
O emir, dakikalar içinde yerine getirildi.
Dakikalar sonra ise bir ömür sona erdi.
Bazen bir devletin hafızasında yıllarca yer eden olaylar, saatler sürmez.
Sadece birkaç saniye sürer.
Ve o birkaç saniye, sonraki yıllarda kitaplara, belgesellere ve anmalara konu olur.
Ömer Halisdemir'in hikâyesi de böyle hatırlandı.
Bir makam için değil...
Bir unvan için değil...
Kendisine verilen görevi, hayatını ortaya koyarak yerine getiren bir asker olarak.
Çünkü bazı geceler, tarih uzun nutuklarla yazılmaz.
Tek bir karar...
Tek bir adım...
Ve geri dönüşü olmadığını bilerek yerine getirilen tek bir emir...
Bazen bir milletin hafızasında nesiller boyunca yaşamaya yeter.
Gazze'nin çocukları, haber bültenlerindeki rakamlardan ibaret değil; yaşamayı ve güven içinde olmayı hak eden masum canlardır.
Çocuklarımız işgalin amaçları uğruna daha ne kadar bir bedel olarak kullanılacak?
Dünya, öldürme, yaralama ve acılar karşısında daha ne kadar sessiz kalacak?
Dünyanın diğer çocukları hayallerle büyürken, Gazze'nin çocukları bombardıman ve korku altında büyüyor.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.
Gazze'de çocuklarımız okula giderken çantalarında ağır bir şey taşıyor.
Ölüm ihtimalini.
Kimi yetim.
Kimi öksüz.
Kimi hem yetim hem öksüz.
Gökyüzünde drone sesi var.
Her an bir füze düşebilir.
Her an son anları olabilir.
Ama yine de okula gidiyorlar.
Çünkü korkularından daha büyük bir şeyleri var.
İnançları.
Biz hayata tutunmak için sebepler ararken, onlar enkazların arasında Allah'ın verdiği söze tutunuyor.
Rahman onlara bir söz verdi.
Cennet.
Belki bu yüzden dünyanın en ağır yükünü taşıyan çocuklar,
en dik yürüyen çocuklar oluyor.