Bazen hüzünle, bazen tebessümle yeni çıkan kitabım Kilitsiz Zindan’ı yeniden okudum.
Her sayfada yıllar öncesine, hatıralara ve unutulduğunu sandığım duygulara doğru yeniden yolculuk yaptım.
Sizleri de bu yolculuğa beklerim.
Saygılarımla. Dr. Ateş
Değerli dostlar,
Ailemizi cennete çevirecek dört programı anlatan bir video paylaştım.
Maalesef X hedef kitleye ulaşmamızı kısıtlıyor. Yapacağınız retweet ve yorumlar belki uçurumun kenarında olan bir aileyi kurtarabilir.
İzlemek için:
https://t.co/HuL5FFWAqx
https://t.co/ydDXHxFcWz
Güncel sağlık konularından biri olan Omega-3’ü bu ay Dr. Deva köşemde ele almaya çalıştım.
Okuyucularımız için faydalı ve istifade edilecek bir yazı olmasını diliyorum.
Saygılarımla…
https://t.co/siBSL89b4t
Bazı kitaplar yazılmaz; yaşanır, beklenir, sabırla taşınır ve vakti gelince satırlara dökülür.
Kilitsiz Zindan, benim için böyle bir kitap oldu.
Yalnızlığın duaya, bekleyişin sabra, korkunun tevekküle dönüştüğü günlerden kalanları kaleme almaya çalıştım.
DİYANET’E EMANET EDİLEN ŞEY BİR İKTİDARIN ÖMRÜ DEĞİL, TEVHİDİN HAYSİYETİDİR
Bir milletin elinden ekmeğini alırsanız öfkelenir; hürriyetini alırsanız direnir; fakat inandığı mukaddesatı kirletirseniz ruhunda tamiri nesiller sürecek bir gedik açarsınız. Çünkü insan yalnız ekmekle yaşamaz; güvenle, aidiyetle, mânâ ile yaşar. Cami işte bu yüzden dört duvar değildir. Minare göğe uzanan bir taş değildir. Ezan güzel bir sesten ibaret değildir. Bunların her biri toplumun ortak hafızasında dünyevî gürültünün sustuğu, insanın yalnız Rabbiyle kaldığı son sığınaklardır. Oraya siyasetin gölgesi düştüğünde kirlenen yalnız bir kurum değil, insanın mukaddese duyduğu emniyettir.
Diyanet’e emanet edilen şey bir iktidarın ömrü değil, tevhidin haysiyetidir. Minareden “Allahu Ekber” denilir; “iktidar büyüktür” denilmez. Müezzin “Hayye ale’s-salâh” diye insanı Allah’a çağırır; bir siyasi merkeze değil. Mümin kıyamda hükümdarın önünde değil, âlemlerin Rabbi’nin huzurunda durur. Secde, insanın insana kulluğunu reddeden en büyük tevhid ilanıdır. Bunun için mihrap saraya bakmaz, Kâbe’ye bakar. Minber gücün tercümanı değil, hakkın şahidi olmak zorundadır. Tevhidin mantığı açıktır: Allah’ın olan alanı beşerî iktidarın hizmetine tahsis edemezsiniz.
Sosyolojik felaket de tam burada başlar. Bir din kurumu siyasi iktidarla özdeşleştiği ölçüde, iktidarın bütün hatalarının dinî temsil üzerinde bir maliyeti oluşur. İnsan artık hutbeyi dinlerken “Din ne söylüyor?” diye değil, “Bunu kim söylettiriyor?” diye düşünmeye başlar. İmamın sözü nasihat olmaktan çıkar, siyasi mesaj gibi algılanır; minber güven üretmek yerine şüphe üretir. Böylece siyaset dini kullanırken aslında dini güçlendirmez; dinin toplumsal meşruiyet sermayesini tüketir. Bir nesil camiden soğur, öteki din görevlisine şüpheyle bakar, bir başkası din ile siyasi iktidarı birbirinden ayıramaz hâle gelir. Bugün alkışlanan yakınlığın faturası yarın inanç dünyasına kesilebilir.
Psikolojik yara ise daha derindedir. İnsan, en çok güvendiği yerden incinirse yalnız o kişiye değil, temsil ettiği şeye karşı da mesafe geliştirebilir. Çocukluğunda minaresini gördüğünde huzur bulan, ezanı duyduğunda eve dönmüş gibi hisseden insanın zihnine camiyle beraber siyasi tarafgirlik yerleşirse, onun iç dünyasında kutsal ile iktidar birbirine karışmaya başlar. İşte bundan korkulmalıdır. Çünkü bir insanın siyasi tercihini değiştirebilirsiniz; fakat kutsala duyduğu güveni yıktığınızda onu hangi hutbeyle geri getireceksiniz? Hangi kürsü, hangi makam, hangi bütçe kırılmış bir dinî güveni kolayca tamir edebilir?
İtikadın hükmü ise bütün bunlardan daha keskindir: Din Allah’ındır. “Şüphesiz mescitler Allah’ındır; öyleyse Allah ile beraber hiç kimseye yalvarmayın.” (Cin, 72/18). Bu ölçü, mabedin kime ait olduğunu tayin ettiği kadar onun ruhunun kime tahsis edilemeyeceğini de hatırlatır. Devlet dine hizmet edebilir; fakat dini kendisine hizmetkâr kılamaz. Siyaset caminin kapısında vakar ile durabilir; fakat ayakkabısını çıkarırken propagandasını da dışarıda bırakmalıdır. Çünkü Allah’ın evinde dünyevî kudretlerin gölgesi büyütülürse, tevhidin berraklığına beşerî ihtirasların sisi karışır.
Ey dini temsil makamında oturanlar! Makamınız emanet, koltuğunuz geçici, yetkiniz sınırlıdır. Bugün sizi alkışlayan kudret yarın olmayabilir. İktidar değişir, tabelalar değişir, başkanlar değişir, sarayların sakinleri değişir. Fakat sabahın karanlığını yaran o ses kalır: Allahu Ekber! İşte bütün meselenin özeti budur. Allah büyüktür; devlet değil. Allah bâkidir; iktidar değil. Hakikat kalıcıdır; siyasi menfaat değil. Minareyi sarayın gölgesine sokmayın. Çünkü sarayların gölgesi akşama kadar, minarenin şehadeti kıyamete kadardır.
Adama böyle gaz verirseniz,
adam da rahatlıkla sizin ilahınızım der.
Aslında Firavun olarak bilenen adamı da ilahlık iddiasına sürükleyenler,
o günkü Mısır'ın ezilmiş ve
sindirilmiş toplumuydu.
Firavun onları ezdikçe,
onlar Firavuna firavunluk yolunu açıyorlardı.
@FatihBozac Bkz:(Ahzâb 33/40);
(Mâide 5/3);
(Sebe' 34/28);
(A'râf 7/158)
(Hicr 15/9)...
Aynı zamanda Peygamber'in son olması,
kitabın da son olması demektir.