Şeytanın insana yaklaştığı kapı: Ebedîlik ve konfor arzusu
“Şeytan ona vesvese verdi. Şöyle dedi: ‘Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir saltanatı göstereyim mi?’”(Tâhâ Suresi, 20/120)
İnsanın fıtratında ebedîlik arzusu vardır. İnsan yaşamak, huzur bulmak ve sahip olduğu nimetleri kaybetmemek ister. Allah Teâlâ insanı bu arzuyla yaratmış, bunun gerçek karşılığını ise ahirette vaat etmiştir. Şeytan da insanın bu arzusunu bildiği için Hz. Âdem'e (a.s.) tam bu noktadan yaklaşmıştır. Ona ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir saltanatı vaat ederek insanın sonsuzluk arzusunu dünya üzerinden istismar etmiştir. Böylece ebedî olanı geçici olanda aramaya yöneltmiştir.
Hz. Âdem (a.s.) kıssasında şeytanın izlediği yol oldukça dikkat çekicidir. Şeytan ona doğrudan kötülüğü teklif etmemiş, aksine ebedîlik ve tükenmeyen bir saltanat vaat etmiştir. A‘râf suresinde de yasaklanan ağacın, Hz. Âdem (a.s.) ve eşinin melek olmalarına veya ebedî kalanlardan olmalarına engel olmak için yasaklandığını söylemiştir (A‘râf, 7/20). Böylece Allah'ın koyduğu sınırı, onları koruyan bir emir olarak değil, ulaşmak istedikleri nimetlere engel olan bir yasak gibi göstermeye çalışmıştır.
Burada önemli olan şudur: Ebedîlik istemek veya huzurlu bir hayat arzulamak yanlış değildir. Yanlış olan, bu arzulara ulaşmak uğruna Allah'ın emrini çiğnemektir. Şeytan, insanın meşru bir isteğini istismar ederek onu yanlış bir tercihe yönlendirmiştir. Peki, şeytan bugün insana hangi kapıdan yaklaşmaktadır?
Bugün bu kapılardan biri de sahip olduğumuz imkânları, konforumuzu, makamımızı ve itibarımızı kaybetme korkusudur. İnsan işini, makamını, servetini ve toplumdaki itibarını korumak ister. Ancak bazen bu istek, doğru ile yanlış arasındaki tercihini belirlemeye başlar.
Haksızlığa karşı çıkması gerektiğini bilir ama işini kaybetmekten korkar. Haram kazancı terk etmesi gerektiğini anlar ama alıştığı refah düzeyinden vazgeçmek istemez. Bir yanlışa itiraz etmek ister fakat kurduğu düzenin bozulmasından çekinir. Böylece Allah’ın rızasını gözetmek yerine elindeki imkânları korumayı öncelikli hâle getirir.
Şeytan her zaman insana açıkça kötülüğü emretmez. Bazen yanlışın sonuçlarından korkutarak doğruyu yapmasını engeller. “Şimdi sırası değil”, “Böyle yaparsan kaybedersin”, “Biraz daha sabret, sonra düzeltirsin” gibi düşüncelerle insanın vicdanını susturmaya çalışır. İnsan zamanla yanlışın kendisinden çok, yanlıştan vazgeçmenin bedelinden korkmaya başlar.
Elbette çalışmak, mal sahibi olmak, ailesinin geleceğini düşünmek ve rahat bir hayat istemek yanlış değildir. Asıl mesele, bunların insanın hayatındaki en yüksek değere dönüşmesidir. İnsan sahip olduğu nimetleri korumak uğruna adaletten, dürüstlükten ve hakikatten vazgeçiyorsa artık nimetlerini değil, nimetlere olan bağımlılığını koruyor demektir. Kur'an bize yalnızca sahip olmadıklarımızla değil, sahip olduklarımızla da imtihan edildiğimizi öğretir. Yoksulluk karşısında sabretmek kadar, zenginlik karşısında dürüst kalabilmek de kulluğun bir parçasıdır.
Hz. Âdem'in (a.s.) kıssası, arzularımızı yok saymayı değil, onları Allah'ın koyduğu ölçüler içerisinde yönetmeyi öğretir. Geçici bir makamı korumak için adaletten, kazancını artırmak için helalden, rahatını sürdürmek için hakikatten vazgeçmek, geçici olanı kalıcı olana tercih etmektir. İnsan zaman zaman kendisine şu soruları sormalıdır: Hangi imkânımı kaybetmekten korktuğum için doğru bildiğimden vazgeçiyorum? Hangi rahatlığımı sürdürmek uğruna yanlışlara sessiz kalıyorum? Dünya hayatındaki kazançlarım, ebedî hayatımın önüne mi geçiyor?
Çünkü bazen insan elindekileri korumaya çalışırken imkânlarını, itibarını korumaya çalışırken vicdanını, rahatını sürdürmek isterken hakikati kaybeder. Şeytanın insana yaklaştığı kapılardan biri, geçici nimetleri kaybetme korkusudur. Müminin sorumluluğu ise bu korkunun Allah'a karşı görevlerini unutturmasına izin vermemektir. @Mustafa75328922
Şeytanın insana yaklaştığı kapı: Ebedîlik ve konfor arzusu https://t.co/q7027tbOk4
Allah’ı unutmanın en büyük cezası unutulmak
“Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar, yoldan çıkmış kimselerdir.” Haşr Suresi, 19. ayet
İnsan bazen hayatın içinde kaybolur da bunun farkına bile varmaz. İşler, sorumluluklar, hedefler ve bitmeyen koşuşturmalar arasında kendince dolu bir hayat yaşadığını düşünür. Sabah başlar, akşam biter; yapılacak işler hiç eksilmez. Fakat bütün bu yoğunluğun içinde insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru vardır: Ben bütün bunların arasında Rabbimi ne kadar hatırlıyorum, kendimi ne kadar tanıyorum ve nereye doğru yürüyorum?
Bu ayet, insanı tam da bu noktada uyarır. Allah’ı unutmak, yalnızca dilde zikri terk etmek değildir. O’nu hayatın dışında bırakmak, kararlarımızda emirlerini göz ardı etmek, nimetlerini veren Rabbimize karşı sorumluluklarımızı unutmak da bu gafletin bir parçasıdır. Ayetin dikkat çektiği asıl tehlike ise insanın Allah’ı unutmasının ardından kendisini de unutmasıdır.
Peki, insan kendisini nasıl unutur? Kendisini unutan insan, neden yaratıldığını düşünmez. Dünyadaki hedeflerini büyütürken ahiretini ihmal edebilir. Kazanmayı bilir ama kazandığının hesabını vermeyi hatırlamaz. İnsanlara karşı sorumluluklarını yerine getirdiğini düşünürken kulluk sorumluluğunu geri plana atabilir. Zamanını doldurur fakat ömrünün nereye gittiğini sorgulamaz. Böylece hayatın içinde birçok şey elde ederken kendi hakikatinden uzaklaşabilir.
Bugün pek çok insanın dilinde aynı cümle var: “Zamanım yok!” İşe, ticarete, aileye ve günlük sorumluluklara yetişmeye çalışırken namaza, Kur’an okumaya, tefekküre ve kendisiyle baş başa kalmaya vakit bulamadığını söyler. Elbette insanın sorumlulukları vardır ve çalışmak da hayatın bir parçasıdır. Ancak asıl mesele, yoğun olmak değil; yoğunluğun kulluğumuzu unutturacak bir hâle gelmesidir.
Kişi “işim var” zanneder ama hakikatte Allah onu huzurdan mahrum bırakmıştır. Bunun adı huzura alınmamaktır. Çünkü insan bazen dünya işlerini yetiştirmek için bütün vaktini harcar da kendisini bekleyen ebedî hayat için hazırlık yapmayı ihmal eder. Nimetleri çoğalır ama şükrü azalır; imkânları artar ama kanaati zayıflar. Dışarıdan bakıldığında dolu görünen hayatı, manevî bakımdan giderek boşalabilir.
Burada önemli bir ayrım vardır: Her sıkıntıyı, her huzursuzluğu veya yoğunluğu Allah’ın kişiye verdiği özel bir ceza olarak yorumlayamayız. Fakat ayet bize açıkça gösterir ki Allah’ı unutmak, insanın kendi hakikatine yabancılaşmasına ve hidayet yolundan uzaklaşmasına neden olan ciddi bir tehlikedir.
Peki, bu unutulmuşluktan kurtuluşun yolu nedir? “Beni anın ki Ben de sizi anayım…” Bakara Suresi, 152. ayet
Kur’an, unutmanın karşısına hatırlamayı koyar. Allah’ı anmak, yalnızca dilimizle zikir çekmek değil; hayatımızın her alanında O’nun rızasını gözetmektir. Ticaret yaparken dürüstlüğü, konuşurken doğruluğu, ailemizle ilgilenirken merhameti, karar verirken helal ve haram ölçüsünü hatırlamaktır.
İnsan Rabbini hatırladıkça hayatını yeniden gözden geçirir. Neye öncelik verdiğini, ne uğruna zaman harcadığını ve hangi hedefe doğru yürüdüğünü sorgulamaya başlar. Böylece dünya işleri hayatının tamamı olmaktan çıkar; kulluğunun içinde anlam kazanan birer sorumluluğa dönüşür.
Unutmayalım: İnsan Allah’ı unuttuğunda yalnızca Rabbine karşı sorumluluklarını ihmal etme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaz; kendisini, yaratılış gayesini ve ahiretini de unutabilir. Rabbini hatırladığında ise kendisini yeniden hesaba çekme, yanlışlarından dönme ve hayatına doğru bir yön verme imkânı bulur.
Çünkü insanın en büyük kaybı, dünyada sahip olduklarını kaybetmesi değil; bütün bunların arasında neden yaşadığını unutmasıdır.
Allah’ı unutmanın en büyük cezası unutulmak https://t.co/vmgo6H5KNn @Mustafa75328922 #köşeyazısı #Allah
Hakikate çağıran kendine çağırmamalı
“Sizden hiçbir ücret istemeyen o kimselere uyun; çünkü onlar hidayete ermiş kullardır.” (Yâsîn, 36/21)
Kur’an’ın bu ayeti, davet ahlâkına dair iki önemli ölçüyü bir arada ortaya koyar: Ücret istememek ve hidayet üzere olmak. Çünkü insanın yalnızca ne söylediği değil, hangi niyetle hareket ettiği ve insanları nereye yönlendirdiği de önemlidir. Davetçinin amacı insanları kendi şahsına bağlamak değil, Allah’ın gösterdiği hakikate ulaştırmak olmalıdır.
Ücret istememek yalnızca maddî karşılık beklememek değildir. Makam, şöhret, alkış, takdir ve insanların sevgisi de insanın gönlünde beklediği bir karşılığa dönüşebilir. İnsan bazen yaptığı hizmetin karşılığında para istemez; fakat emeğinin görülmesini, isminin anılmasını ve takdir edilmeyi bekler. Böylece diliyle karşılık istemediğini söylerken kalbiyle insanlardan bir karşılık bekleyebilir.
Asıl imtihan burada başlar. Allah’ın dini için yapılan bir hizmet, zamanla kişinin kendisini merkeze koyduğu bir çalışmaya dönüşebilir. Başlangıçta Allah rızası için çalışan insan, bir süre sonra “Ben yaptım, benim emeğim, benim çevrem” demeye başlayabilir. Hizmet büyüdükçe isim de büyür; isim büyüdükçe nefis kendisine pay çıkarmaya başlar.
Bu nedenle davetçinin kendisine sorması gereken soru şudur: “Ben insanları Allah’a mı çağırıyorum, yoksa farkında olmadan kendime mi çağırıyorum?” Çünkü davetin amacı bir şahsın çevresinde insanlar toplamak değil, onları Allah’ın rızasına ve hidayet yoluna yönlendirmektir.
Kur’an’da peygamberlerin davetinde bu ölçü tekrar tekrar vurgulanır. Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Sâlih, Hz. Lût ve Hz. Şuayb (aleyhimüsselâm) kavimlerine şöyle seslenmişlerdir: “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir.” (Şuarâ, 26/109, 127, 145, 164, 180)
Peygamberler insanları Allah’a kulluğa ve doğru yola çağırırken kendileri için dünyevî bir çıkar gözetmediler. Onlar insanları kendilerine değil Allah’a yönelttiler. Çünkü Allah’ın dini hiç kimsenin şahsî mülkü değildir.
Bir insan hizmeti kendi mülkü gibi görmeye başladığında başkasının güzel çalışmalarından rahatsız olabilir, başka birinin öne çıkmasını kendisine tehdit sayabilir. Oysa hizmet Allah’ın işi olarak görüldüğünde önemli olan kimin yaptığı değil, hakikatin insanlara ulaşmasıdır. Başkasının eliyle daha güzel bir hizmet yürütülmesine sevinebilmek, ihlâsın önemli göstergelerindendir.
Bugün de insan para istemediği hâlde görünür olmayı, makam istemediği hâlde itibar görmeyi, sürekli takdir edilmeyi arzulayabilir. Bu yüzden kendisine şu soruları sormalıdır: İnsanlar Allah’ı mı daha çok konuşuyor, beni mi? İsmim anılmadığında hizmetim devam ediyor mu? Başkasının başarısına sevinebiliyor muyum? Kimse beni takdir etmese de Allah için çalışabiliyor muyum?
Elbette yapılan hizmet karşılığında meşru bir ücret almak tek başına davetin ruhuna aykırı değildir. Asıl mesele, hizmetin hangi amaçla yapıldığı ve kalbin kime bağlandığıdır. Ücretini Allah’tan bekleyen insan, insanların takdirine mahkûm olmaktan kurtulur.
Davetçinin başarısı, kendisine bağlanan insanların sayısıyla değil, onun vesilesiyle Allah’a yönelen insanların çoğalmasıyla ölçülür. Bu nedenle hakikate çağıran insan, gerektiğinde kendi ismini geri plana çekebilmelidir. Benim adım değil, Allah’ın adı yücelmeli; benim şahsım değil, hakikat görünmeli; benim kazancım değil, Allah’ın rızası hedeflenmeli.
Çünkü hakikate çağıran, kendisini öne çıkardığında değil, kendisini hakikatin önünden çekip insanları Allah’a yönlendirdiğinde gerçek anlamda davetçi olur.
Hakikate çağıran kendine çağırmamalı https://t.co/LFMmbtw752
@Mustafa75328922 #köşeyazısı #hakikat
Nimet ne zaman rahmete dönüşür?
“Şu sağ elindeki nedir ey Mûsâ?”
Mûsâ dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.” (Tâhâ, 20/17-18)
Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ’ya “Şu sağ elindeki nedir?” diye soruyor. Elbette Allah, Hz. Mûsâ’nın elindeki değneği biliyordu. Öyleyse burada dikkat çekilen husus, sadece değneğin ne olduğu değil; Hz. Mûsâ’nın elindeki nimetin farkında olmasıdır.
Hz. Mûsâ, “Bir değnek” deyip geçmiyor. “Ona dayanırım, koyunlarıma yaprak silkelerim, başka işlerimi de görürüm” diyor. Yani elindeki şeyi tanıyor, hayatındaki yerini biliyor ve ondan nasıl faydalandığını anlatıyor. Onun için değnek sıradan bir eşya değil; kendisine fayda sağlayan bir nimettir.
“Sağ el” ifadesi de ayrıca düşündürücüdür. İslâmî gelenekte sağ taraf; yemek, vermek ve güzel işlerde kullanılmakla hayır ve güzel davranışlarla ilişkilendirilmiştir. Bu açıdan “sağ elindeki” ifadesi, elimizde bulunan nimeti hayırlı biçimde kullanma konusunda güzel bir çağrışım taşır.
Ardından Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ’nın elindeki o sıradan değneği büyük bir mucizenin vasıtası hâline getiriyor. Allah dileseydi başka bir şey üzerinden de mucize gösterebilirdi. Fakat mucizenin, Hz. Mûsâ’nın günlük hayatında kullandığı değnek üzerinden ortaya çıkması düşündürücüdür. Buradan şu hikmeti çıkarabiliriz: Allah’ın büyük işleri, bazen kulun elindeki küçük ve sıradan görünen imkânlar üzerinden gerçekleşebilir. Yeter ki elimizdeki nimetlerin farkına varalım.
Hz. Mûsâ’nın değneği önce bir nimetti. Ona dayanıyor, koyunlarına fayda sağlıyor, günlük işlerini onunla görüyordu. Sonra Allah’ın kudretiyle bu değnek büyük bir mucizenin vasıtası oldu. Buradaki asıl ders, değneğin kendisinden çok nimetin farkına varabilmektir.
Belki bugün kaybettiğimiz nokta da tam burasıdır. Elimizdeki nimetin farkına varmadan onu sıradanlaştırıyoruz. Sağlığımızı, ailemizi, evladımızı, ilmimizi, zamanımızı ve sahip olduğumuz imkânları normal kabul ediyoruz. Daha da tehlikelisi, elimizdekini küçümseyip başkasının elindekine bakıyoruz: “Neden bu bana verilmedi?” Böylece kendi elimizdeki nimetin kıymetini göremiyoruz.
Oysa bize düşen, önce Allah’ın bize verdiği taksimatı fark etmek ve ona razı olmaktır. İnsan elindekinin değerini bildiğinde bakışı değişir; şükretmeye, korumaya ve onu hayırlı yerde kullanmaya başlar. İşte o zaman nimet, sadece sahip olunan bir imkân olmaktan çıkar ve insanın hayatında rahmete dönüşür.
Belki de Allah Teâlâ’nın Hz. Mûsâ’ya “Şu sağ elindeki nedir?” diye sordurmasında bize düşen derslerden biri şudur: Önce elindekine bak. Sahip olmadıklarının peşine düşmeden önce sahip olduklarının farkına var. Çünkü insan bazen yeni bir nimet beklerken Allah’ın zaten verdiği nimeti göremiyor; yeni bir kapı ararken elindeki anahtarı fark etmiyor.
Hz. Mûsâ’nın asâsı bize şunu öğretiyor: Elindeki nimeti küçümseme. Farkına var, değerini bil, şükret ve onu hayırlı işlerde kullan. Çünkü belki de senin sıradan gördüğün şey, Allah’ın izniyle hayatındaki büyük bir rahmetin başlangıcıdır.
@Mustafa75328922 #köşeyazısı #nimet #rahmet
Nimet ne zaman rahmete dönüşür? https://t.co/vS3npdmkJN
Huzura çıkarken haddini bilmek
“Mûsâ’nın haberi sana ulaştı mı? Hani bir ateş görmüştü de ailesine, ‘Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm…’ demişti.” (Tâhâ 9–10).
Gece karanlık, hava soğuk, yol kaybolmuştu. Hz. Mûsâ (a.s.) bir ateş gördü ve ona doğru yöneldi. Niyeti basitti: Isınmak, bir yön bulmak ve ailesine ateşten bir kor getirmek. Fakat o ateşe doğru yürürken farkında olmadığı bir hakikat vardı: O, sadece bir ateşe değil, Rabbinin huzuruna çağrılıyordu.
“Ateşin yanına varınca, ona şöyle seslenildi: ‘Ey Mûsâ!’” (Tâhâ 11). Ardından ilk hakikat bildirildi: “Şüphe yok ki ben senin Rabbinim…” (Tâhâ 12). Önce tanışma, önce bağ, önce aidiyet… Kul, kimin huzurunda olduğunu bilmeden ibadetin hakikatini kavrayamaz. Bu yüzden vahiy önce kalbi konumlandırır, sonra davranışı inşa eder.
Ardından çok dikkat çekici bir emir gelir: “Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.” (Tâhâ 12). Buradaki “hemen” ifadesi üzerinde özellikle durmak gerekir. Allah Teâlâ’nın huzuruna çağrılan Hz. Mûsâ’dan, beklemesi değil; derhal hazırlanması istenir. Çünkü huzurun kendine has bir edebi vardır.
Gece, soğuk ve zemin şartları zor olmasına rağmen ayakkabılarını çıkarması istenir. Burada yalnızca bir davranış değil, bir edep öğretilmektedir. Allah Teâlâ adeta şunu öğretir: “Benim huzuruma gelişin bir usulü vardır.”
Bugün de insan Kâbe’ye girerken, tavaf alanına adım atarken ayakkabılarını çıkarır. Camiye girerken ayakkabılarını kapıda bırakır. Bu yalnızca temizlik değildir; aynı zamanda bir hatırlatmadır: Huzura girerken dışımızla birlikte içimizi de arındırmalıyız.
Asıl soru şudur: Biz namaza dururken, camiye girerken kimin huzuruna çıktığımızın ne kadar farkındayız? Kıyafetimiz, duruşumuz, kalbimiz ve düşüncelerimiz gerçekten o huzura yakışır bir hâlde mi?
Hz. Mûsâ’ya çölde, soğukta ve zorluk içinde bile “Hemen ayakkabılarını çıkar” deniliyorsa, bu bize huzurun adabını yeniden düşünmeyi öğretir. Çünkü mesele yalnızca bir emir değil, bir ölçüdür. Huzura çıkmanın bir usulü, bir edebi ve bir haddi vardır.
“Ben seni seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle.” (Tâhâ 13). Seçilmek bir ayrıcalık gibi görünse de aslında bir sorumluluktur. Çağrılmak hazırlanmayı, huzura kabul edilmek ise daha fazla dikkat ve saygıyı gerektirir.
“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ 14).
İlâhî sıralama dikkat çekicidir: Önce Rab kendini tanıtır, sonra edebi öğretir, ardından ibadete çağırır. Demek ki ibadetle beraber edep de gerekir. Namaza durmak kadar, kimin huzurunda durduğumuzu bilmek de önemlidir.
Hz. Mûsâ (a.s.) ateşe yaklaşmak istedi; fakat o yaklaşma onu sadece ısıtmadı, dönüştürdü. Hakikat şudur: İnsan bazen bir ateşe yaklaştığını zanneder; fakat aslında Rabbinin huzuruna çağrılıyordur. O huzura edebiyle yaklaşan insan, yalnızca yaklaşmaz; arınır, olgunlaşır ve değişir.
Huzura çıkarken haddini bilmek https://t.co/1QSVDXJ10r @Mustafa75328922 #köşeyazısı
Rabbine karşı konuşurken edebini bil
“Beni yaratan O’dur. Bana doğru yolu gösteren O’dur. Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuarâ, 26/78-80)
Kur’an bize sadece ne söyleyeceğimizi değil, nasıl konuşacağımızı da öğretiyor. Hz. İbrahim’in (a.s.) bu sözlerinde bunun güzel bir örneğini görüyoruz.
Hz. İbrahim (a.s.) yaratılışını Allah’a bağlıyor: “Beni yaratan O’dur.” Doğru yolu bulmasını Allah’a bağlıyor: “Bana doğru yolu gösteren O’dur.” Rızkını da Allah’tan biliyor: “Beni yediren ve içiren O’dur.” Fakat hastalıktan bahsederken “Beni hasta eden O’dur” demiyor; “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur” diyor.
Burada önemli olan, hastalığın Allah’ın bilgisi ve takdiri dışında olması değildir. Hastalık da sağlık da Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Buradaki asıl mesele, kulun Rabbine karşı konuşurken kullandığı dildir. İnsan sıkıntısını Allah’a anlatabilir. Hastalığını, derdini, yaşadığı problemi Rabbine arz edebilir. Fakat bunu Allah’a karşı bir itiraza dönüştürmemelidir.
Hz. Eyyûb’un (a.s.) duasında da bunu görüyoruz. “Şüphesiz şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu.” diyor. (Sâd, 38/41) Hz. Eyyûb (a.s.) çok ağır bir imtihandan geçiyor. Ama yaşadığı sıkıntıyı Allah’a karşı bir suçlama hâline getirmiyor. Derdini anlatıyor ve Rabbine sığınıyor.
Kehf sûresinde Hz. Hızır’ın (a.s.) kullandığı ifadelerde de dikkat çekici bir dil var. Gemideki kusurdan bahsederken “Ben onu kusurlu yapmak istedim” diyor. Çocuğun durumundan söz ederken “Biz korktuk” diyor. Duvarın yapılmasını anlatırken ise “Rabbin istedi ki…” diyor. (Kehf, 18/79-82)
Burada bize önemli bir ölçü veriliyor: Kusur varsa insan önce kendisine bakmalı, iyilik ve nimet varsa Allah’ı unutmamalı. Bugün bunun tam tersini sıkça yapıyoruz. Bir hata yaptığımızda hemen bir sebep buluyoruz: “Şartlar böyleydi, onlar beni zorladı, başka çarem yoktu.” Ama bir başarı elde ettiğimizde “Ben yaptım, ben başardım” diyoruz.
Oysa müminin bakışı farklı olmalı. Hata yaptığında “Ben burada neyi yanlış yaptım?” diyebilmeli. Bilmediği bir konuda “Ben bunun hikmetini bilmiyorum” diyebilmeli. Bir nimete kavuştuğunda “Bunu bana Allah verdi” diyebilmeli. Bir sıkıntıyla karşılaştığında ise Allah’a karşı isyan etmek yerine O’na sığınabilmeli.
Çünkü insan her olayın hikmetini bilemez. Bazen bugün anlamadığımız bir şeyin neye vesile olduğunu yıllar sonra anlarız. Bazen de bir olayın bütün hikmetini bu dünyada anlayamayız. Bu yüzden bilmediğimiz konularda Allah’ın hikmeti hakkında kesin konuşmamak gerekir.
Asıl mesele de burada ortaya çıkıyor. İnsan sıkıntıda Allah’ı sorgularken, nimette kendisini öne çıkarıyorsa bir yerde yanlış yapıyor demektir. Sıkıntıda “Allah neden böyle yaptı?” derken, başarıda “Ben yaptım” diyorsa kendisini merkeze koyuyor demektir.
Kur’an bize daha dengeli bir dil öğretiyor: Kusurda kendine bak. Bilmediğin yerde haddini bil. Nimette Allah’ı hatırla. Sıkıntıda Allah’a sığın. Bütün bunları belki tek cümleyle şöyle özetleyebiliriz: Kusurda ben, bilmediğim yerde haddim, nimette ise Rabbim.
Çünkü kulluk sadece namazda ve secdede değil, yaşadığımız olayları nasıl yorumladığımızda da ortaya çıkar. Hata yaptığımızda sorumluluk almak, bilmediğimiz yerde susmak, nimeti kendimizden bilmemek ve sıkıntı anında Rabbimize karşı dilimizi korumak da kulluğun bir parçasıdır.
İşte Rabbine karşı konuşurken edep budur: Kendini gerektiği yerde bilmek, Rabbini ise hiçbir yerde unutmamak.
#köşeyazısı #edeb
Rabbine karşı konuşurken edebini bil https://t.co/MtXk2hcY8n
Şans, iman şuurunu zayıflatır
“Şüphesiz Rabbim dilediğine lütufkârdır.” (Yûsuf, 12/100)
Hz. Yûsuf’un (a.s.) bu sözü, müminin hayata nasıl bakması gerektiğini gösteren önemli bir ölçüdür. İnsan, hayatında güzel bir gelişme olduğunda bunu bazen farkında olmadan “şans” diye ifade eder. Oysa mümin, karşısına çıkan hayrı sahipsiz bir tesadüf olarak değil, Rabbimizin kendisine lütfettiği bir nimet olarak görür. Çünkü bilir ki kendisine ulaşan her hayrın arkasında Allah’ın dilemesi, lütfu ve takdiri vardır.
Kur’an, mümine hayatın sahipsiz olmadığını öğretir. Yeryüzünde meydana gelen hiçbir olay Allah’ın ilmi ve iradesi dışında değildir. İnsan sebeplere sarılır, çalışır, gayret eder ve tedbir alır. Fakat sebeplerin ötesinde Allah’ın takdirini görür. İşte iman şuuru, hayatı yalnızca görünen sebepler üzerinden değil, sebepleri yaratan Allah’ın kudreti üzerinden de okuyabilmektir.
Burada kullandığımız dil önem kazanır. “Şansım yaver gitti.” “Şanssız bir gün geçirdim.” “Tamamen şans eseri oldu.” “ Tesadüfen oldu.” Günlük hayatta düşünmeden kullandığımız bu ifadeler, zamanla olayları açıklama biçimimize dönüşebilir. Mesele sadece bir kelime değildir. Asıl mesele, yaşananları kime ve neye nispet ettiğimizdir. “Şansım yaver gitti” dediğimizde, bize ulaşan nimetin gerçek sahibini farkında olmadan arka plana itebiliriz. Oysa mümin, nimeti görürken nimet vereni de görür.
“Size ulaşan her nimet Allah’tandır.” (Nahl, 16/53)
Mümin başarılı olduğunda, bunu yalnızca “şansım vardı” diye açıklamaz. Elbette çalışmıştır, gayret etmiştir, doğru zamanda doğru adımlar atmıştır. Fakat bütün bunları mümkün kılan imkânların ve ortaya çıkan sonucun Allah’ın lütfu olduğunu bilir. Bu yüzden başarısını kendisine veya şansa mal etmek yerine, “Rabbim nasip etti, Allah kolaylaştırdı.” der.
Çünkü şans anlayışı, insanın sorumluluk duygusunu da zayıflatabilir. Başarısını şansa bağlayan kişi, kendi gayretini olduğundan fazla önemseyebilir; başarısızlığını şanssızlıkla açıklayan kişi ise kendi eksiklerini sorgulamaktan kaçabilir. Oysa mümin ne tembelliğini “şanssızlıkla” örter ne de nimetini “şansla” açıklar. Sebebe sarılır, üzerine düşeni yapar ve sonucu Allah’ın takdiri olarak görür.
Aynı bakış açısı “doğa mucizesi” gibi ifadelerde de karşımıza çıkabilir. Tabiatta hayranlık uyandıran güzellikler vardır. Fakat mümin o güzellikte yalnızca “doğayı” görmez. Çünkü doğa yaratıcı değildir; yaratılmıştır. Yağmuru yağdıran, toprağı bereketlendiren, çiçeğe güzelliğini veren ve insan bedenine o eşsiz düzeni yerleştiren Allah’tır. Mümin esere bakarken Müessir’i görür.
Bu nedenle mesele, her kelimeyi sorgulayıp konuşmayı zorlaştırmak değildir. Mesele, dilimizin arkasındaki bakışı düzeltmektir. Çünkü insan kullandığı ifadeleri tekrar ettikçe onların anlam dünyasına alışır. Dil düşünceyi, düşünce de kalbin bakışını şekillendirir. Nimeti tesadüfle veya “şans” ile açıklamak, zamanla nimetin sahibini unutma tehlikesi doğurabilir.
Öyleyse mümin diline de söylemine de dikkat etmelidir. Gördüğü nimette Allah’ın lütfunu, ulaştığı başarıda Allah’ın yardımını, karşılaştığı olaylarda Allah’ın takdirini, tabiattaki güzelliklerde Allah’ın kudretini görmeye çalışmalıdır.
Çünkü müminin hayatında şans değil nasip, tesadüf değil takdir, sahipsizlik değil Allah’ın ilmi ve iradesi vardır. Hayatta sebepler vardır; fakat sebeplerin de Rabbi vardır. İman şuuru, sebepleri inkâr etmek değil, sebeplerin arkasındaki Allah’ı unutmamaktır.
@Mustafa75328922 #iman #köşeyazısı
Şans, iman şuurunu zayıflatır https://t.co/qpPL56Qgx5
Cahiliye gerçekten bitti mi, yoksa şekil mi değiştirdi?
“Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, gebe develer başıboş bırakıldığı zaman, vahşi hayvanlar toplandığı zaman, denizler kaynatıldığı zaman, ruhlar eşleştirildiği zaman, diri diri toprağa gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman, herkes ne hazırladığını bilecektir.”(Tekvîr, 81/1-14)
Tekvîr sûresinin ilk âyetleri kıyametin dehşetini art arda gözlerimizin önüne getiriyor. Güneş dürülüyor, yıldızlar dökülüyor, dağlar yürütülüyor, vahşi hayvanlar toplanıyor, denizler kaynatılıyor. Kâinatın alışılmış düzeni tamamen değişiyor.
Fakat tam bu dehşetli sahnelerin ortasında Kur’an, birdenbire diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hesabını gündeme getiriyor. Burada durup düşünmek gerekiyor: Kıyametin kozmik dehşetleri anlatılırken, bir çocuğa yapılan zulmün hesabı neden özellikle bu sahnenin içerisine yerleştiriliyor?
Belki de Allah Teâlâ bize şunu gösteriyor: Kıyametin dehşeti ne kadar büyükse, masum bir cana kıymanın dehşeti de Allah katında o kadar büyüktür. İnsanların zaman içerisinde unuttuğu, tarihin karanlık sayfalarında kaldığını düşündüğü bir zulüm, Allah’ın hesabında kaybolmamıştır. Fakat âyetin daha da çarpıcı bir tarafı var. Allah Teâlâ öldürene, “Onu neden öldürdün?” diye sormuyor. Öldürülen kıza, “Hangi suçundan dolayı öldürüldün?” diye soruyor. Neden? Çünkü onun hiçbir suçu yoktur.
Bu soru, çocuğun suçunu öğrenmek için değil, onun suçsuzluğunu bütün insanlığın önünde ortaya koymak içindir. Mazlumun kendisini savunmasına bile ihtiyaç bırakmayan bir soru bu. Çünkü ortada kabul edilebilir hiçbir mazeret yoktur.
Normalde bir cinayette suçlu sorgulanır. Burada ise mağdur muhatap alınıyor. Belki bunun hikmetlerinden biri de şudur: Allah Teâlâ, dünyada sesi duyulmayan mazluma kıyamet günü söz hakkı veriyor; onu susturulan bir kurban olarak değil, zulmün şahidi olarak ortaya çıkarıyor. İşte bu noktada âyet yalnızca cahiliye toplumunu anlatan tarihî bir bilgi olmaktan çıkıyor ve bize dönüyor.
Biz bugün kız çocuklarını diri diri gömen insanları düşününce, “Bir baba bunu nasıl yapabilir?” diye hayret ediyoruz. Fakat Kur’an’ın amacı sadece onları kınatmak değildir. Bize şu soruyu sorduruyor: Cahiliye gerçekten bitti mi, yoksa şekil mi değiştirdi?
Bugün çocukların terk edilmesi, çöpe bırakılması, istenmeyen bir yük gibi görülmesi veya daha doğmadan hayatlarının sonlandırılması gibi olayları düşündüğümüzde, âyetin insan hayatına verdiği değeri yeniden hatırlamak zorundayız.
Özellikle kürtaj konusunda; çocuğun cinsiyeti, engelli olma ihtimali veya istenmeyen bir gebelik gibi sebeplerin insan hayatı karşısında nasıl değerlendirileceği üzerinde ciddi biçimde düşünmeliyiz. Burada mesele yalnızca geçmişteki cahiliye insanlarını suçlamak değil, kendi çağımızdaki tercih ve gerekçelerimizi Allah’ın ölçüsüyle sorgulamaktır. Çünkü cahiliye yalnızca bir dönem adı değildir. Allah’ın verdiği değeri insanın kendi ölçüleriyle belirlemesi, cahiliye zihniyetinin yeniden ortaya çıkmasıdır.
Tekvîr sûresi bize kıyametin ortasında bir çocuğu hatırlatarak belki de şunu söylüyor: Kâinatın düzeni bozulacak, fakat mazlumun hakkı kaybolmayacak. Ve ardından gelen cümle bütün bunları bize bağlar: “Herkes ne hazırladığını bilecektir.” Öyleyse bu âyeti okurken sadece, “Onlar nasıl böyle bir zulüm yaptılar?” demeyelim. Kendimize soralım: “Ben Allah’ın huzuruna ne hazırlıyorum?” Çünkü kıyamet günü başkalarının zulmünü seyretmeyeceğiz; kendi yaptıklarımızla karşılaşacağız. @Mustafa75328922
Cahiliye gerçekten bitti mi, yoksa şekil mi değiştirdi? https://t.co/kIr5BfjNfX
Kurtuluşun sessiz reçetesi: Salihlerle beraber olmak
“Canımı Müslüman olarak al ve beni salihlerin arasına kat.” (Yûsuf, 12/101)
İnsan için hayatın en büyük hedeflerinden biri, Allah’ın huzuruna imanla çıkabilmektir. Hz. Yusuf’un bu duası, bir müminin son temennisini ortaya koyar: Müslüman olarak yaşamak ve Müslüman olarak can vermek. Çünkü insanın dünyadaki makamı, sahip olduğu serveti veya ulaştığı güç değil; Rabbine hangi hâl üzere döndüğü önemlidir.
Hz. Yusuf’un hayatı, bu duanın ne kadar anlamlı olduğunu gösterir. Zindanı da gördü, iftiraya da uğradı, yalnızlığı da yaşadı; ardından büyük bir makama ulaştı. Fakat şartlar değişse de istikameti değişmedi. Hayatının sonunda sahip olduğu makamı değil, imanını düşündü. “Canımı Müslüman olarak al” diyerek Allah’tan son nefesine kadar iman üzere kalmayı istedi.
Fakat ayetin ikinci kısmı da en az ilki kadar önemlidir: “Beni salihlerin arasına kat.” Burada bize çok önemli bir mesaj verilir. Müslüman olarak can vermek bir temennidir; bu temenniyi hayat boyunca koruyabilmek ise bir mücadeledir. Bu mücadelenin en güçlü desteklerinden biri de salihlerle beraber olmaktır.
Çünkü insan, yalnızca kendi iradesinden ibaret değildir. Beraber olduğu insanlardan etkilenir. Arkadaşlarının dili, alışkanlıkları, bakış açıları ve hayata verdiği anlam zamanla onun dünyasına da yerleşir. İnsan, kiminle yürüyorsa onun izlerini taşımaya başlar. Bu yüzden kimlerle beraber olduğumuz, zamanla kim olduğumuzu da belirler. Salihlerle beraberlik, insanın imanını hatırlatan ve istikametini korumasına yardımcı olan sessiz bir kalkandır.
Aynı hakikati Hz. Süleyman’ın duasında da görürüz. Kendisine büyük bir güç ve hükümranlık verilen Hz. Süleyman, sahip olduklarıyla gururlanmak yerine Rabbine yönelir ve kendisini salih kulları arasına katmasını ister. Demek ki salihlerle beraber olma ihtiyacı yalnızca zayıfların değil, gücün zirvesindeki insanların da ihtiyacıdır. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, doğru insanların desteğine ve güzel bir çevreye muhtaçtır.
Ashâb-ı Kehf kıssası ise beraberliğin iman üzerindeki etkisini daha açık gösterir. Bir grup genç, imanlarını korumak için aynı istikamette birleşmiştir. Onlar yalnız kalmayı değil, birbirlerine tutunmayı tercih etmişlerdir. Kur’an, onların yanında bulunan köpekten de söz eder. Bu ayrıntı, salihlerin beraberliğinin bereketini düşündürür. Salih insanların yanında bulunan bir köpek bile kıssanın içinde yer almış ve Kur’an’da anılmıştır. Demek ki doğru insanların yanında bulunmanın, insanın değerini ve hayatının anlamını artıran bir bereketi vardır.
Bunun tersi de doğrudur. Yanlış çevre insanı bir anda değil, yavaş yavaş değiştirir. Önce yanlış olana şaşırırsın, sonra alışırsın, ardından normal görmeye başlarsın. Küçük tavizler zamanla büyük savrulmalara dönüşebilir. Üstelik bugün insanın çevresi yalnızca okul, mahalle veya iş arkadaşlarından ibaret değildir. Sosyal medya, takip edilen kişiler, izlenen videolar ve her gün zihnimize taşıdığımız içerikler de çevremizin bir parçasıdır.
Bu yüzden insan zaman zaman kendisine şu soruları sormalıdır: Ben kimlerle yürüyorum? Beni Allah’a yaklaştıran insanlar kimler? Yanımda bulunanlar imanımı ve istikametimi güçlendiriyor mu, yoksa beni fark ettirmeden Rabbimden uzaklaştırıyor mu?
Herkes güzel bir son ister. Müslüman olarak can vermeyi, Allah’ın huzuruna imanla çıkmayı ve hesabını yüz akıyla vermeyi arzu eder. Fakat güzel bir son, yalnızca son nefeste yapılan bir temenniyle değil, ömür boyunca verilen kararlarla hazırlanır.
Hz. Yusuf’un duası bize bunun yolunu gösteriyor: “Canımı Müslüman olarak al ve beni salihlerin arasına kat.” Öyleyse bugün salihlerle beraber olalım ki yarın salihlerle beraber dirilmeyi ümit edelim. Bugün istikametimizi koruyalım ki yarın Rabbimizin huzuruna yüz akıyla çıkabilelim. Rabbimiz bizleri salihlerle beraber yaşayan, salihlerle beraber ölen ve kıyamet günü salihlerle beraber haşredilen kullarından eylesin.
📌Kurtuluşun sessiz reçetesi: Salihlerle beraber olmak https://t.co/eVXL3fr8Sq @Mustafa75328922 #köşeyazısı
Maşita Sultan’ın sessiz şehadeti
Miraçta Güzel Kokunun Sahibi, Kıyamete Kadar Tanınan Bir İman
“Kim Allah’a dayanıp güvenirse, O ona yeter.” (Talâk, 65/3)
“Miraca çıktığım gece güzel bir koku aldım… Bu, Firavun’un kızının berberi olan kadının ve çocuklarının kokusudur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/30-31)
Her şey bir kelimeyle başladı: Bismillah. Fakat o kelime yalnızca bir başlangıç değildi; bir kalbin neyle dolu olduğunu gösteren bir işaretti. Maşita, Firavun’un sarayında yaşayan ve dikkatli olması gereken bir kadındı. Buna rağmen Allah’ı anmak onun için yalnızca ibadet zamanlarına ait değildi; hayatının tabii bir parçasıydı. Tarağı elinden düştüğünde eğilip onu almak istedi ve dilinden gayriihtiyari “Bismillah” sözü döküldü. Çünkü insan, en hazırlıksız anında bile kalbinde ne varsa onu dışarıya taşır. İnsan, en hazırlıksız anında neyle doluysa onu söyler.
Bu küçük kelime büyük bir imtihanın kapısını açtı. “Babamı mı kastettin?” sorusuna verdiği cevap, artık geri dönüşü olmayan bir yolun ilanıydı: “Hayır. Benim de senin de Rabbin Allah’tır.” Bu sadece bir cevap değil, tevhidin ilanıydı. Maşita sarayın içindeydi ama saray onun kalbine hükmedemiyordu. Zalim bir hükümdarın yanında bulunuyordu fakat onun Rabbine teslim olmuyordu. Burada bize önemli bir hakikat öğretiliyor: İnsanın bulunduğu yer, imanının yönünü belirlemek zorunda değildir. Kalbin yönü sağlam olursa insan zulmün ortasında bile Allah’a bağlı kalabilir.
Sonra tehdit başladı. Baskı arttı ve imtihanın en ağır tarafı ortaya çıktı: evlatları. Bir annenin gözleri önünde çocuklarının ateşe atılması, insanın yaşayabileceği en ağır acılardan biridir. Maşita’nın imanı, anneliğini ortadan kaldırmadı; aksine acısını daha da gerçek hâle getirdi. O çocuklarını seviyordu ve onlardan ayrılmak istemiyordu. Fakat Allah’a imanını onların hayatı karşılığında terk etmeyi de kabul etmedi. İşte burada iman ile fedakârlığın gerçek anlamı ortaya çıkıyor: İman, acının hiç yaşanmaması değil; acının içinde bile Allah’tan vazgeçmemektir.
Tam insanın dayanma gücünün tükendiği yerde ilahi yardım geldi. Henüz konuşma çağında olmayan bir bebeğin dile gelerek annesine sabretmesini ve hak üzere olduğunu söylemesi, Allah’ın kulunu en zor anında yalnız bırakmayacağını gösterdi. Maşita yalnız değildi. O anda yeryüzünde onu kurtaracak kimse bulunmasa da Allah’ın yardımı onunla beraberdi. Bazen yardım, beklediğimiz insanlardan gelmez; hiç ummadığımız bir kapıdan gelir. Bazen Allah acıyı kaldırmaz; fakat o acıyı taşıyacak gücü verir.
Sonunda Maşita’nın son isteği de bir annenin yüreğini gösteriyordu: “Kemiklerimizi birlikte defnedin.” Bu cümlede şefkat de vardı, teslimiyet de… Evlatlarına duyduğu sevgi, şehadet yolunda onunla birlikte yürüdü. O, çocuklarını Allah’a emanet ederek yürüdü. Böylece bir anne, hem anneliğin en ağır acısını hem de imanın en yüksek teslimiyetini aynı anda yaşadı. Allah yolunda sabretmek, duygusuzlaşmak değil; bütün duygularına rağmen Allah’a bağlı kalabilmektir.
Dünyanın haberi olmadı. Yaşadığı acılar duyulmadı, verdiği mücadele alkışlanmadı. Fakat Allah onun sessiz fedakârlığını unutmadı. Hz. Peygamber’e onun ve çocuklarının güzel kokusunun ulaştırılması, insanlara görünmeyen bir fedakârlığın Allah katında nasıl büyük bir değere sahip olduğunu gösterdi. İnsanların görmediği hiçbir sabır Allah’ın ilminden gizli değildir. Dünyada sessiz kalan bir hayat, Allah katında çok büyük bir iz bırakabilir.
Peki bugün bizim hayatımızdaki Bismillah ne kadar gerçek? Sofraya otururken söylediğimiz bir kelime mi, yoksa bütün hayatımızın yönünü belirleyen bir bilinç mi? Bir işe başlarken Allah’ın adını anıyoruz; peki o işin içinde Allah’ın razı olmayacağı bir şey varsa yine de devam ediyor muyuz? Maşita’nın “Bismillah”ı sadece dilinde bulunan bir kelime değildi; gerektiğinde bedel ödemeye hazır bir imanın işaretiydi. Bizim “Bismillah”ımız da hayatımıza yansımıyorsa, belki kelimeyi değil, önce kalbimizi yeniden doldurmamız gerekiyor.
Çünkü iman yalnızca inanmak değildir; gerektiğinde inandığın hakikat uğruna bedel ödemeyi göze almaktır. Sabır, acının yokluğu değildir; acıya rağmen Allah’a bağlı kalmaktır. Tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değil; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakabilmektir. Maşita’nın hayatı bize bunları tek bir çizgide gösteriyor: Bismillah ile başlayan bir iman, tevhidle güçlenmiş, sabırla imtihan edilmiş ve şehadetle tamamlanmıştır.
Firavunlar hep olacak. Zulüm, baskı ve hakikati susturma çabası farklı şekillerde karşımıza çıkacak. Fakat tarihte asıl izi bırakanlar, sarayların sahipleri değil; sarayların içinde bile Allah’a bağlılığını koruyan Maşita gibi sessiz ama sarsılmaz iman sahipleri olacaktır. Çünkü Allah katında değerli olan, insanların seni ne kadar gördüğü değil, senin O’nu ne kadar gördüğün ve O’nun için neyi göze aldığındır. Asıl soru şudur: Bizim hayatımızda “Bismillah” sadece bir söz mü, yoksa gerektiğinde bedel ödemeyi göze aldığımız bir hayat mı?
Maşita Sultan’ın sessiz şehadeti https://t.co/CL7xzAQOSi @Mustafa75328922 #köşeyazısı