Göremez/kör etmenin iki yolu var. Işığı kesmek, karanlıkta bırakmak. Diğeri de gözün içine projektörle ışık tutmak. İkisi de görmeyi önler. Çağımız bilimin projektörüyle yaşıyor.
ENFEKSİYON HASTALIKLARI CAMİASINA AÇIK ÇAĞRIMDIR:
BANA “HALK KONTENJANI” AÇIN.
Türkiye’nin iki büyük Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji derneğine sesleniyorum:
Hodri meydan.
Beni dernek üyesi yapmanız gerekmiyor.
Beni davetli konuşmacı yapmanız da gerekmiyor.
Önümüzdeki kongrelerinizden birinde bana “HALK KONTENJANI” açın.
Kongre masrafımı ilaç firmaları karşılamasın.
Sponsor istemiyorum.
Beni halk göndersin.
Ben de o salona halkın sorularıyla geleyim.
Aşıları konuşalım.
Antibiyotikleri ve direnci konuşalım.
Salgınları, hastane enfeksiyonlarını, ilaç politikalarını, bulunamayan ilaçları konuşalım.
Halkın bize sorduğu ama bilimsel kongrelerde yeterince tartışılmadığını düşündüğü zor soruları konuşalım.
Sorular önceden açık olsun.
Kaynaklar açık olsun.
Oturum mümkünse canlı yayımlansın.
Kimse kimseyi ikna etmek zorunda değil.
Veriyi verinin karşısına, çalışmayı çalışmanın karşısına, bilimsel argümanı bilimsel argümanın karşısına koyalım.
Çünkü bilimin gücü, kendisine yöneltilen zor soruları susturmasında değil; onlara cevap verebilmesindedir.
Bunun dünyada çok güzel bir tarihi de var. Michael Faraday’ın içinde bulunduğu Royal Institution geleneği, bilimi yalnız bilim insanlarının kendi aralarında konuştuğu bir alan olmaktan çıkarıp halkın önüne taşıdı. İki yüz yıl sonra hâlâ yaşayan bu anlayış bize basit bir şeyi hatırlatıyor:
Bilim halka kapısını açtığında küçülmez, büyür.
Ben bir devlet üniversitesi öğretim üyesi ve Enfeksiyon Hastalıkları akademisyeni olarak hazırım.
Şimdi soruyorum:
Türkiye’de bir bilimsel dernek, halkın finanse ettiği bir akademisyene “Gel, halkın sorularını getir ve bizimle bilimsel zeminde tartış” diyebilir mi?
Diyebiliyorsa ben geliyorum.
KLİMİK ve EKMUD’a açık çağrımdır:
İlk “Halkın Soruları” oturumunu birlikte yapalım.
Salonda kişileri değil, fikirleri ve verileri karşı karşıya getirelim.
Halk da izlesin.
Halk da sorsun.
Bilim cevap versin.
Var mısınız?
@EKMUD_TR@klimik_dernegi@saglikbakanligi@YuksekogretimK
Besim Tibuk:
-Köylü ve devletle iş yapılmaz.
-1980'lerde Hereke ipek halısı var, çok üretilmiyor.
-Biz çok akıllı olduğumuz için dedik ki, köylülere bunu öğretelim, malzeme verip, yaptıralım.
-Konya'nın, Tokat'ın, Gümüşhane'nin köylerine adam gönderdik, halkı eğittik, malzemesini verdik, ipeğini verdik, onlar halı dokuyacak, biz de alıp satacağız.
-Pekin'de de 500 tane halı üretim merkezi açtık. Çinliler çok iyi üretiyordu, Çinliler çok dürüst insanlar.
-Bizim köylerden kalitesiz, çarpık çurpuk halılar gelmeye başladı.
-Bir inceledim, köylü halıyı dokurken bitmeye yakın o halının güzel çıkıp çıkmadığı belli oluyor. Köylü, güzel çıkan halıyı rakip firmaya satıyor, kötü çıkan halıyı bize veriyor.
-Bize hep kötü halıları verdiler, iyi halıları diğer firmalara sattılar, milyonlarca dolar zarar ettik.
-Her evin başına adam dikemeyiz ki.
Bu adamcağızlar modern para sistemini bilmeden önceki sisteme kıyas yapıyorlar. Tabi ki bu kıyas batıl. Esas işi ihmal edip, boşuyla uğraşıyorlar. Usul/aslı konuşmadan olmaz.
Borç verdiğinde faiz olur diye alacaklının evinin gölgesinde bile gölgelenmeyen İmamı Azam’ın ekolünü referans almaları yok mu?
Bu tipler ağızlarını açtıklarında Hanefi’ye göre diye başlıyorlar. Sağ olsaydı hepinizi sopayla kovalamaz mıydı?
Türkiyede holding sayısı sınırlanmalı. Fazlaları aviken özelleştirilmeli. Holding; Acenta hele de liberal ise vergi 2,99 kat olmalı. Bu holdingler ne iş yapar, ne değer üretir şeffaf olmalı.
Besim Tibukun Türkiyeyi 20 vilayete düşürme projesi vardı. 90larda programları izlerken federasyon sistemi diye adamı linçlemişlerdi. Tibuk biliyordu ki kamu ne kadar büyürse enflasyon düşmeyecekti. Sırf memur yaşasın, İstanbul vergileri Anadoluya dağılsın diye var bu iller. ++
Mustafa Kutlu'yu tanıdığım için çok üzgünüm. Benim nazarımda gelmiş geçmiş en önemli öykü yazarıdır. Teknik itibarla Sait Faik, Memduh Şevket ve Sabahattin Ali'nin dahi fevkindedir.
🇯🇵 Japonya’da bir şirketin İnsan Kaynakları hesabından paylaşılan görüntüler, şirket çalışanlarının nasıl bu kadar mutlu olabileceği konusunda herkesi şaşırttı.
Ancak Japonlar şirket içindeki bu davranışların resmî kurumsal hesaptan paylaşılmasını “büyük bir ciddiyetsizlik” olarak yorumladı.
Umudu ölüm bitiremez. Öl-mek b-öl-mek. öl: ayraç. İki dünyanın ayracı var diye diğer dünya yaşamından umut kesilemez. Bize göre; bizim metafiziğimiz böyle
@mechulmuhayyil Tüm insanların en büyük problemi yaşlanıp öleceğini kabul etmemek.bunu kabul ettiğinde bu kadar paragraf yazı yazmana gerek kalmaz.umut diye bişi yoktur doğduğun andan itibaren hergün ölüme doğru bi adım daha atan canlıların nasıl bir umudu olabilir.
Türkçede nadir cinsiyet ifadelerindendir. Tişi; kadın, kişi; erkek. Özde; iş var. T: soyutluk, K: kapsam somutluk. Kadının doğurması, güzelliği, yuva yapıcılığı soyut, erkeğin avcılığı, güvenlik ve her tür sorumluluğu kapsamlı ve somut.
Türk dillerinde "female(çoğunlukla hayvan için) sözü ♀️
Dişi, Eski Türkçe tişi "aynı anlamda" sözcüğünden.
Çağataycada ortaya çıkmış urğaçı ise Eski Türkçe uragut "kadın" ile aynı kökten.
Sayın Selçuk Bayraktar’ın Türkiye Yapay Zekâ Zirvesi’nde yaptığı konuşmanın en önemli mesajı şuydu:
Yapay zekâ meselesi yalnızca teknoloji meselesi değildir.
Bu mesele artık insan onuru, hürriyet, veri egemenliği, açık kaynak, dijital bağımsızlık ve küresel teknoloji tekellerine karşı var olma meselesidir.
Bugün insanlığı tehdit eden şey sadece sınırların ötesindeki ordular değil; veri merkezlerimize, tedarik zincirlerimize, telefonlarımıza ve zihinlerimize sızan teknokapitalist tahakkümdür.
Sosyal medya ve dijital platformlar insanın dikkatini, öfkesini, korkusunu ve zaaflarını işleyen büyük davranış makinelerine dönüştü.
Arka planda çalışan yapay zekâ sistemleri insanı ekranda daha fazla tutmak için onun iradesini, dikkatini ve psikolojisini hedef alıyor.
Bu yüzden mesele sadece ekran bağımlılığı değildir.
Mesele insan iradesinin algoritmik olarak kuşatılmasıdır.
Bayraktar’ın “örümcek ağı” benzetmesi bu yüzden çok önemli.
Akıllı telefonlar, saatler, kulaklıklar, uygulamalar, bulut sistemleri ve veri merkezleri artık yalnızca teknolojik araçlar değildir. Bunlar insanın etrafında görünmez bir ağ ören yeni güç araçlarıdır.
Bu ağ bazen bağımlılık üretir.
Bazen mahremiyeti yok eder.
Bazen veriyi tekelleştirir.
Bazen de sivil teknolojiyi güvenlik tehdidine dönüştürür.
Bu çağda asıl sorular şunlardır:
Veri kimin elinde?
Algoritmayı kim yönetiyor?
Hakikati kim süzüyor?
İnsanın dikkati kimin ekonomik modeline çalışıyor?
Toplumların hafızası hangi merkezlerde tutuluyor?
Türkiye’nin bu düzende sadece kullanıcı, tüketici ya da pazar olması kabul edilemez.
Türkiye kendi verisini koruyan, kendi yapay zekâ modellerini geliştiren, açık kaynaklı ve denetlenebilir teknoloji ekosistemini kuran, insanı merkeze alan bağımsız bir yol inşa etmek zorundadır.
Açık kaynak burada yalnızca teknik bir tercih değildir.
Açık kaynak; güvenliktir, mahremiyettir, denetlenebilirliktir, dijital egemenliktir.
Verilerin tekelleşmesi ise sadece ekonomik bir sorun değildir.
Verilerin tekelleşmesi, zihinlerin ve iradenin de tek bir merkezden yönlendirilebilir hâle gelmesidir.
Bu yüzden Türkiye’nin yapay zekâ vizyonu; millî teknoloji, veri egemenliği, açık kaynak, insan onuru ve hakikat sorumluluğu üzerine kurulmalıdır.
Mesele artık sadece yapay zekâ üretmek değildir.
Mesele, yapay zekâ çağında insan kalabilmektir.
Mesele, insanı algoritmaya teslim etmeden teknolojiyi insanın emrine verebilmektir.
Mesele, küresel teknoloji tekellerinin ördüğü görünmez ağı yırtıp hür bir gelecek kurabilmektir.
Oh şahdık şahbaz olduk herkes övünenilir artık.Koskoca ülke ve insanlar oyuncakları oldu,gelecekte de çoçuklarının oyuncağı olacak ! Eğitimde nirvanayı yaşamak bu olsa gerek, Finlandiya bizi kıskanacak !
Sopasını hazırda görmediğine ver veriştir. Sopası olana dokunma. Arjantin, Meksika, Nepal, Moldova, Kongo'daki insanın ortak yaşadığı sıkıntıların fiili, aleni sebebi hk konuşmayan samimi değildir. Felsefe uzmanlık alanı değildir. Zaman, mekan, kişi kaydı olmadan bütünü konuşur.
@MustafaErcan34 Haklısınız.😄
Şüpheyi ölçüsüz kullanırsak Ahmet Arslan da, tarih de, bilim de tartışmalı hale gelir.
Sorun şüphe etmek değil; delile karşı adil olmaktır.
Bir gün, merakımdan bir avukat arkadaşımla birlikte bir mahkemeyi izlemeye gitmiştim.
Deliller konuşulurken bir şahit cebinden bir kâğıt çıkardı ve: "Ben delille konuşuyorum." dedi.
Mahkeme de merak etti: "Nedir bu delil?"
Ortaya koyduğu şey, sanığı suçlayan bir yazıydı. Altında da bir imza vardı.
Avukat sordu: "Peki bu imza kimin?"
Şahidin cevabı ibretlikti:
"Benim imzam."
Yani adam bir belge sunuyor, belgeyi kendisi yazıyor, altını da kendisi imzalıyor; sonra da bunu delil diye mahkemeye getiriyordu.
Bugün Ahmet Arslan'ın bazı iddialarını dinlerken aklıma bu olay geldi.
Bir iddia ileri sürmek başka şeydir, o iddiayı sağlam delillerle ispatlamak başka şeydir.
Bir medeniyet hakkında hüküm verirken, o medeniyetin kaynaklarını, eserlerini, arşivlerini ve birikimini görmezden gelip sonra da "ortada hiçbir şey yok" demek bilimsel bir yaklaşım değildir.
Eleştiri yapılabilir. Her düşünce eleştirilebilir.
Ama bir felsefeciden beklenen şey, peşin hüküm değil; delille konuşmaktır.
İslam söz konusu olduğunda ölçü kayboluyorsa, ortaya çıkan şey felsefe değil, önyargıdır.
TMT mukavemetçilerinden ENVER KORKMAZ'dır
Limasol Şahin Sineması'nın arka kapısından çıkıp bir mevziye koştuğu anda çekilmiştir.
Kapıda elinde piyade tüfeği ile duran TMT'ci ise Refet Hulusi'dir.
Bu fotoğraf Türkiye'de yıllarca Deniz Gezmiş diye tanıtıldı+
Kahraman Enver Korkmaz