Batı’nın siyaseti iki yüzlü o malum.Ama o iki yüzlü siyasetin bütün baskılarına rağmen kalbi hür vicdanı hür kalemler aklı selim ile yol almaya devam ediyor.Dün Berger bugün Sally Rooney…
Yazıyı elden ele dolaştıralım lütfen💐
https://t.co/FQSuJoMzr1
@SufiCornerTR@Fatma_Barbaros Fatma Barbarosoğlu Hanimefendiyi dinlemeyi cok isterdim. Mümkünse eğer Video kaydı alınır, video kanalları aracılığıyla paylaşılırsa gelemeyecek olan bizler de istifade ederiz. Teşekkürler
Son dönemde yaşanan “Fon” meselesini “finansal” ve hatta görünür yüzüyle “sistemik çürümeden” ibaret bir kriz olarak değerlendirmek büyük hata olur.
Toplumsal düzlemde büyük bir psikolojik kırılma yaşanıyor. Henüz ne iktidar ne de muhalefet tarafı durumu tam olarak kavramış gibi görünüyor. Politik sarkaç günü kurtarmak ya da kullanmak arasında gidip geliyor.
Oysa;
Özellikle hem küresel düzlemde hem de ülkemizde orta sınıfı sallayan dönüşüm, yapay zekanın ve teknolojik dönüşümün zorladığı yeni bir uygarlık sıçramasının baskısı altında şekilleniyor.
İlk kaybımız geleceğe dair umudumuz. Orta sınıf var olduğundan bu yana önce eğitim, sonra iş ve gelir, sonra aile, sonra çocuklar ve onların geleceğine dönük bir kurgu ile yaşamını şekillendirirdi. Belli koşullara uyarsa hem kendisinin hem de çocuklarının daha iyi şartlarda yaşama imkanı vardı. Artık bu model aynı vaadi getirmiyor. Daha iyi eğitim, daha iyi gelir, daha iyi yaşam ileri doğru aktarılabilir olmaktan çıktı. En azından ahlaki ve yasal bir yoldan mümkün değil. Gelecek bitti.
İkincisi,
Sorun “mutlak yoksulluk” korkusu olmaktan çıktı ve diğeri ile mukayese edilen yoksulluğa dönüştü. İnsan kendisini geçmişteki yaşamıyla, çevresindeki insanlarla ve kendisine vaat edilen gelecekle karşılaştıran bir varlık. Beklenti ile gerçekleşen hayat arasındaki mesafe açıldığında göreli yoksunluk ortaya çıktığından diğerinin yaşamı da önemli. Herkes diğerini görüyor, izliyor. Azınlığın sergilediği lüks çoğunluğa daha da fakir hissettiriyor.
Dolayısıyla orta sınıfın öfkesi çoğu zaman açlıktan değil, bozulan beklentilerden kaynaklanıyor. Eğitim alsa da, çalışsa da, kurallara uysa da iktidara yakın olduğu söylenen (sayıları düşünüldüğü kadar çok değil) dokunulmaz politik oligarşinin sahip olduklarına ulaşamıyor. Birikim yapamıyor, çocuğuna kendisininkinden daha iyi bir hayat garanti edemiyor. Öfkesi 3-5 ayrıcalıklı kişi üzerinden devletin bütününe yöneliyor.
Üçüncüsü,
Ontolojik güvensizlik. Toplumun büyük kesimi kendisini değersiz hissediyor. Aşağıya doğru statü kaybı korkusu ile tetiklenen bir kaygıyla “bu dünyada benim yerim neresi” sorusunun cevabını bulamıyor. İnsanın ihtiyacı sadece fiziksel güvenlikten ibaret değildir. Hayatın devamlılığına dair güvence altına alınmış bir hikayesinin de olması gerekir. Bu konuda devletten destek talebinde bulunur. Devlet onu hiçe saydığı anda fırtınanın ortasında sokağa atılmış bir ruh haline girer.
Kısaca ekonomik, sosyolojik ve yasal bir krizin ortasında aslında dev bir psikolojik sorunumuz olduğunu görmemiz gerekiyor. Kriz doğru yönetilmez, sığ ve sembolik önlemlerle geçiştirilirse “toplumsal sözleşme” krizine doğru genişler. Bu da çözümü çok daha zor sorunlar yaratır.
Yıllardır şahsıma ve fikirlerime yönelik eleştiri, itham ve hatta hakarete varan söylemlere cevap vermemeyi bir ilke olarak benimsedim. Ancak bir konuşmamdan, bağlamından koparılarak alınan bir kesit üzerinden başlayan ve yer yer tekfire kadar varan bu süreç karşısında, meselenin hakikatini merak eden kardeşlerim için bir ders yapma ihtiyacı duydum.
Bu konuşma bir savunma ya da saldırı değil hakikati ortaya koyma, bir muhasebe yapma ve meseleyi birlikte müzakere etme çabasıdır.
Bağlamı ve bütünlüğü içinde halisane bir şekilde meseleyi anlamak isteyen kardeşlerimin dikkatine sunuyorum.
https://t.co/ZyOpgtblTv
Son zamanların en önemli gündemlerinden biri “doğum oranlarının düşmesi.” Ama biraz derine inince karşımıza çıkan asıl mesele bence şu: ev hanımlığı.
Bir çalışma vesilesiyle bir süredir bu kavram üzerine düşünüyorum ve fark ettiğim şey şu: “Ev hanımı”na dair olumlu bir temsil neredeyse yok. Ne medyada ne edebiyatta kayda değer bir olumlu temsil dikkat çekmiyor.
Ev hanımlığı bugün bir gösterge gibi çalışıyor: ekonomik bağımlılığın, düşük statünün ve “gelenekselliğin” göstergesi. Daha da önemlisi, hissettirdiği şey, tabiri caizse Hindistan kast sistemindeki Dalitler’e tekabül ediyor. Toplumsal olarak gerekli ama sembolik olarak değersiz görülen bir alan. Elbette bu birebir bir eşitleme değil, bir analoji.
Bu değersizleştirme çok eski değil. Özellikle Y kuşağı sonrası belirginleşiyor. Kadının evde kalmayı, yemeğini yapmayı ve çocuklarını bizzat büyütmeyi tercih etmesi ise giderek daha fazla değersizleştirilen bir konuma yerleştiriliyor.
Bu değersizleştirme Althusserci bir okumayla ideolojik aygıtlar aracılığıyla sistematik biçimde üretilir. Medya ise bireyleri bu konum içinde “çağırarak” ev hanımlığını belirli anlamlarla özdeşleştirir. Bugün bu üretilme ve özdeşleştirme daha sinsi bir seviyede yapılıyor kanaatimce.
Ev hanımı, kendini ailesine adamış, dış dünyada iddiası olmayan, varsa bile ancak kocasının imkânlarıyla var olabilen biri olarak çiziliyor. Peki “entelektüel ev hanımı” nerede? Okuyan, yazan, düşünen ama evinde kalmayı tercih eden bir kadın neden görünmez?
Gündelik etkileşimler içinde ise bu değersizleştirme, mikro-işaretler aracılığıyla gerçekleşir. Bazen bir bakış, bazen kısa bir “hımm” bu anlamı yeniden üretmeye yeter.
Ev hanımlığına dair söylemler esasen bir sembolik şizofreni de üretiyor. Nasıl? Bir yandan “annelik kutsaldır” diyerek yüceltiliyor, diğer yandan modern rasyonalite içinde değersizleştiriliyor.
Daha dikkat çekici olan ise şu: Bu bakış yalnızca modern dünyaya tam adaptasyon iddiasındaki seküler kesime özgü değil. Bu kodlanma, en dindarından en gelenekseline kadar geniş bir kesimi içine almış durumda. Hatta sahada, dindar ve geleneksel kimliğiyle bilinen bir grubu bizzat çalışmış biri olarak şunu söyleyebilirim. Ev hanımlığı kategorisine en güçlü biçimde sahip çıkması beklenen bir çevrede bile bu durum açıkça görülüyor. “Ben ev hanımıyım”veya “Eşim ev hanımı” cümlesi neredeyse hiç tek başına kurulmaz. Hep bir “ama” ile gelir. “Ev hanımı ama çok çalışıyor”, “ama boş değil”, “ama lise/üniversite mezunu”,“ama aslında çalışan kadından daha çok yoruluyor…” Yani kimse sadece şunu rahatça söyleyemez: “Ev hanımıyım.”
Belki de bu yüzden doğum oranlarının düşmesini sadece demografik bir mesele olarak değil, ev hanımlığının değersizleşmesiyle birlikte düşünmek gerekir.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı 1 Ocak 2026 tarihinden itibaren geçerli 2026 yılı "Rayiç", "İnşaat ve Tesisat Birim Fiyatları", "İnşaat, Mekanik ve Elektrik Tesisat Analizleri" ile "Rayiç-TÜİK Eşleştirme Endeksleri" yayınlanmıştır.
Emeği geçenlerin ellerine sağlık.
https://t.co/2m7vN7IbDL
Gençler…
Eğer gerçekten birilerini dinleyecekseniz, birilerini keşfetmek istiyorsanız; sizi oyalayanları değil, zihninizi büyütenleri dinleyin.
Sizi derinleştirenin güneşine ağaç olun.
Su olun...
İbn Haldun Akademi’de gerçekleştirilen ve YouTube’da yayımlanan “Ah Keşke Şu Tezi Birisi Yazsa” başlıklı programda Prof. Dr. Ahmet Ayhan Çitil tam da bunu yapıyor: hız çağında derinliği, gürültü çağında düşünceyi savunuyor.
(İzlemek için: https://t.co/2bxFDLdLQN)
Benim özellikle vurgulamak istediğim şu:
Çitil Hoca, gençleri anlayan ama gençlere göre konuşup meseleyi küçültmeyen bir hoca.
Bu çok nadir bir denge.
Aynı zamanda filozoflarla aynı masaya oturabilecek entelektüel derinliğe sahip, fakat dili bilinçli olarak sade tutabilen bir düşünür.
Sade konuşur.
Ama küçük meseleleri anlatmaz.
Mantık, matematik felsefesi, ontoloji, ahlâk…
Yani düşüncenin en zor ve en temel problemlerinin içinden gelir.
Bu alanların içinden gelen birinin sade konuşması yüzeysellik değil; olgunluktur.
Benim dikkat çekmek istediğim bir diğer nokta da şu:
Tarih bilir.
Edebiyat bilir.
Dinî düşünceyi bilir.
Felsefenin klasiklerini bilir.
Matematik ile metafiziği aynı ufukta düşünebilen ender isimlerdendir.
Bugün çoğu insan ya popülerdir ya derin.
Ya gençlere hitap eder ya akademiye.
Çitil Hoca ise iki dünyayı aynı anda taşıyabiliyor.
Dünyayı karmaşıklaştırmaz.
Ama basitleştirerek yüzeyselleştirmez de.
Size şunu hissettirir:
Dünya anlaşılmaz değil.
Ama derin.
Ve o derinliğin içinde bir hikmet var.
Gençler,
eğer gerçekten düşünmek istiyorsanız,
size slogan değil düşünce disiplini kazandıran insanları dinleyin.
Dinleyecekseniz, böyle birini dinleyin.
@Fuzulev 5 is günü icinde finansman sağlariz dediniz 10 gün oldu hala ödeme yapamadınız. Mağdur ettiniz. Sizin sözünuz bu anlaşılan. Biz de size uyum sağlayıp bundan sonraki ödemelerimizi sizin usulle yapalım @Fuzulev
5 is günü icinde finansman sağlariz dediniz 10 gün oldu hala ödeme yapamadınız. Mağdur ettiniz. Sizin sözünuz bu anlaşılan. Biz de size uyum sağlayıp bundan sonraki ödemelerimizi sizin usulle yapalım @Fuzulev
Vallahi hayatımda Allah’a güvenip pişman olduğum hiç olmadı.
Allah sizden de razı olsun. Güzel insanlarsınız.
Ben sadece müslüman olmaktan değil, müslümanlardan olmaktan da razıyım.
Allah için sizi seviyorum. Bizi ölümle bitmeyen bir şekilde kardeş kılan Rabbime hamdolsun.
Güzel güzel. Savunun birbirinizi ki ilintiniz gizli kalmasın.
Locadan atılan fotoğraf güç ifade eder mi ? Evet. İş bağlar mı ? Muhtemelen evet.
Atarken “mason oldum” mu yazacak ?
127.000 aldı diye bize haber giriyordun. 8 tane işe (muhtemelen twit) 2 küsür milyon kazanan kardeşini nasıl da savunuyorsun ?
Pro-israil dezenformasyonlarınız, fikir.
Fotoğraflarınız, şaka.
Orantısız kazanılan paralar, raslantı
Ne güzel dünya değil mi ?