SON DAKİKA | Beyaz et şirketlerine atanan kayyumların kaldırılmasına karar verildi.
İstanbul Sulh Ceza Hakimliği, şirketlerin itirazları üzerine 13 şirkete geçen hafta yapılan kayyum atama kararlarının tümünü kaldırdı.
1500 km uçak bileti 1250 TL…
30 km taksi 2100 TL.
Bu ne saçma sapan, ne rezil bir taksi düzeni?
Bütün dünya paylaşımlı yolculuğa geçti, biz hala 90’ların sarı taksi mafyasını kolluyoruz.
Kim bunlar? Plaka sahipleri kim? Neden bu kadar dokunulmaz?
Artık insanın delirmesi geliyor. Yazıklar olsun.
#SarıTaksi #TaksiRezilliği #İstanbul #UlaşımSoygunu
Bu savaşı köylüler 50 yıl önce kazandı:
Batı bölgelerinin büyük şehirleri gecekondu bölgeleri bu savaşın en önemli cephesiydi; kentliler kesin olarak yenildi, sindirildi ve kadim kent kültürü ölümcül darbe aldı.
30 yıl önce bu kez Doğu bölgelerinin tüm şehir merkezleri köylüler tarafından işgal edildi, oranın kentlileri sindirmenin daha kötüsü olarak evlerinden sürüldü, kadim kent kültürü yok edildi.
Bugün için ülkemizde köylü kentli problemi yoktur.
Tüm ülke koca bir köydür.
Köylülük ve köylüler her yere hakimdir.
Ülkemizde çözülmesi gereken problem, bu köylülerden yeni bir kentli topluluk yaratmaktır.
Bunun için de en az 25 yıla ihtiyaç var.
Cinsiyet belirleme partisi, doktora kınası, umre kinasi, ilkokul öğrencilerine veda kurdelasi derken...hosgeldin LGS annesi..
Hepiniz, Foucault'un "insan bir kurgudur, 17.yuzyilda icad edilmiştir ve cok da uzun ömürlü olmayacaktir" kehanetini ispat etmek üzere hosgeldiniz...
Bugün okullarda şahit olduğumuz abartılı törenler, çocukların başarısını kutlamak için değil; dijital dünyanın narsist alkışlarına muhtaç yetişkinlerin ve evladını dünyanın yegane merkezi sanan modern körlüğün egosunu doyurmak için tasarlanmıştır. Sahne çocukların gibi görünse de, perde arkasında alkış dilenenler aslında büyümemiş ebeveynler ve öğretmenlerdir.
Fenomen öğretmenler sorununu yıllardır dile getiriyorum. Bu vahim sorunu en çok dile getiren kişi olarak üç bilimsel makale yazdım, yüzlerce kaynak taradım, röportajlar verdim, sayısız paylaşım yaptım.Bugün geldiğim noktada çok net bir cümle kurabiliyorum:
Dünyanın hiçbir yerinde öğretmenlik mesleğinin sosyal medya üzerinden bizdeki kadar narsistik, teşhirci ve patolojik bir zemine sürüklendiğini görmedim.
Daha da vahimi, 3-4 yıl önce bu konuda yazdığım paylaşımlarla bugün yazdıklarım arasında hiçbir fark yok. Çünkü yıllardır hiçbir şey değişmedi.
Sorun çözülmedi.
Önlem alınmadı.
Mesleki etik güçlendirilmedi.
Ama fenomenlerin sayısı katlanarak arttı. Hatta bakanlıktaki bazı kişiler, akademilere gelen haklı tepkileri bastırmak için bazı yerlerde öğretmenleri fenomenliğe bile özendirdi. Bu da büyük ama şaşırtıcı olmayan skandallardan biriydi. Öyle ya daha evvel Ankara’da ağırlanan çocuk istismarcıları bile olmuştu.
Artık mesele birkaç hesabın yaptığı paylaşımlar değil. Müdürler bu işin içinde. Öğretmenler odaları bu işin içinde. Eğitim yöneticileri ve zaman zaman bakanlık bile bu işin içinde. Sessiz kalanlar, görmezden gelenler ve alkışlayanlar da bu tablonun bir parçası.
Esasında fenomenlik çok daha derin ve vahim sorunların bir sonucudur.
Elbette fenomenliğin de sonuçları vahimdir. Çocukların fotoğrafları daha fazla paylaşılacak.
Sınıflar daha fazla içerik üretim merkezine dönüşecek. Dersler daha fazla sabote edilecek.
Öğretmenlik mesleğinin itibarı daha fazla aşınacak. Fenomenler çocuklar üzerinden daha çok para kazanacak. Mesleğin diplerde olan itibarı daha da dibe vuracak. Çocuk istismarı normalleşecek. Bu kadar kötülük yetmez. Artık daha da kötü bir süreç bizi bekliyor.
Ve yarın öğretmenlere yönelik her yeni güvensizliğin, her yeni saldırının, her yeni itibar kaybının nedenlerini ararken dönüp aynaya bakmak zorunda kalacağız. Çünkü eğitim, yavaş yavaş bir meslek olmaktan çıkıp bir gösteriye dönüşüyor.
En acısı da şu: Bu tehlike gözümüzün önünde büyüyor. Ve yetkililerin tepkileri saman alevi gibi.
Tekrar diyorum: Fenomenlik daha derin, vahim sorunların ve pedagojik çürümenin bir sonucudur.
Aşağıdaki görsel ise birkaç gündür tepki çeken bir videodan…
Herhangi bir ticari işletmeye girebilmek için "mülakata girme" onursuzluğunu kendine kabul ettirebilen bir insan olabilecek en aşağılık yaşam formudur.
Kadıköy merkezden girip Suadiye’den çıktığın hatta bir delilik yaşanıyor. Koca semt sanki gizli bir tarikat toplantısında bir araya gelmiş de, "Arkadaşlar Kadıköy’ün acil, ama çok acil bir kahveciye daha ihtiyacı var, ben espresso makinesinin kolunu çekmezsem bu çark dönmez!" diye yemin etmiş.
Mahallede terzi vardı, pantolon paçası kısaltırdık. Gitti. Yerine ne geldi? kahveci. Ayakkabı tamircisi vardı, topuk çakardık. O da gitti. Yerine ne geldi? kahveci!
Kardeşim ben paçamı kahveye mi batırayım? Ayakkabımın topuğuna filtre kahve mi süreyim? Caddebostan'dan Suadiye'ye yürü, attığın her adımda bir barista sana latte art yapıyor. Kalp çiziyor köpüğe. Kalbime çiz onu, kira 80 bin TL!
Bir de dönerciler türedi. 100 gram döner 600 lira. Adam danayı kesmiş, şişe dizmiş, karşıma geçmiş gram hesabı yapıyor kuyumcu gibi. "Kaç gram olsun abi?" Kaç gram olsun ne demek, sarrafa mı geldim ben? Bir de işin komiği, Tatar Salim'de porselen tabakta yediğinle köşedeki Barış Büfe'de ayakta, kola kutusunu koyacak yer bulamadan yediğin tombik aynı para!
Dondurmacıları hiç sorma. Pardon, dondurmacı değil, Gelato. Çünkü dondurma dersen 50 lira, gelato dersen 250 lira oluyor, sistem bu. Dükkan limon sarısı, tabela el yazısı, isim İtalyanca, bir top 200 lira. Bir top, tek top!
O sırada Değirmendere'de Öz Serbesler amca üç topu 100 liraya veriyor, süt kokuyor ama olmaz, biz gidip limon yeşili dükkanda "fıstıklı gelato" yiyeceğiz, çünkü Instagram'a Öz Serbesler koyunca olmuyor :)
Yeter valla yeter. Bir tane de nalbur açın, bir tane. Vida lazım bana, vida.
Kurye zile basıyor, 4 kat çıkmak istemediği için otomatiğin kablosunu koparıyor. Sokaklarda, trafikte böyle insanlar var işte. Bu insanın restoranda aşçı, kafede garson, kreşte öğretmen mahallede kasap olduğunu düşünüyorum da, her yeri terk etmek lazım.
Bir eğitim bilimci olarak bu görüntüler karşısında ben dahi ne söyleyeceğimi ifade etmekte zorlanıyorum. Öğrencilerin öğretmenini aşağılaması, fiziksel temasta bulunması ve eğitim ortamını tehdit etmesi asla sıradanlaştırılamaz.
Bu noktada sorumluluk öncelikle ailelere, ardından eğitim sistemini yönetenlere aittir. Çocuklarına sınır koymayan, saygı ve sorumluluk bilinci kazandırmayan aileler bu vahim tablonun dışında tutulup sorumluluktan kaçamaz. Öğretmenler başkalarının ihmal ettiği görevlerin yükünü tek başına taşımak zorunda değildir. Öğretmenler bakıcı değildir. Okullar rehabilitasyon merkezi hiç değildir.
Öğretmene yönelik hakaret, tehdit ve fiziksel müdahale karşısında derhal caydırıcı (tutuklama, ağır para cezaları, topluma hizmet görevleri…) yaptırımlar hayata geçirilmelidir. Cezalar öğrenciyle sınırlı kalmamalı, kanuna göre çocuk oldukları ve bu edepsizlerden sorumlu oldukları için veliler de gerektiğinde hukuken cezalandırılmalıdır.
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet konusunda nasıl yasal düzenlemeler yapıldıysa, öğretmenlerin itibarını ve güvenliğini koruyacak düzenlemeler de gecikmeden hayata geçirilmelidir. Okullar saygının, güvenliğin ve eğitimin mekânlarıdır, hiç kimsenin öğretmeni hedef almasına göz yumulamaz 😡.
i believe in re-reading and re-watching your favourite books & movies at different stages of your life. the plot never changes, but your perspective does.
Bunu pozitif anlamda geleceğe dönük yeniliklerin atılmasında yaşanabilecek normal dinamikler olarak ele almak lazım. Değişim kelimesi başlı başına yeni bir akımdır ve sancılıdır.
Anne babanı ya da sülaleni sosyokültürel olarak aştığının farkındasın ama bunu içine sindiremiyorsun. Onların göremediklerini görüyor, kavrayamadıklarını kavrıyorsun; düşüncelerin, tutum ve davranışların onların anlayamayacağı, dolayısıyla kabul ve takdir edemeyeceği kadar farklı ve bağımsız artık. Onlar gibi olmamak hem gurur hem de acı veriyor. Belki çocukken hissettiğin aidiyet hissini kaybetmemek için, belki kendi seçilmiş aileni (evlilikle olması şart değil) kuramamış, kendi seçilmiş kabileni bulamamış olduğun için, belki kendini onları da “kurtarma” görevine atadığın için ve belki onları geride bırakmış olmanın ve yine gidecek olmanın suçluluğuyla eski kabileyi aştığını kabullenemiyorsun. Bu doğal. Onların yanında hissettiğin ambivalans (çelişkili, birbirine zıt duygular) da doğal. Çünkü özgünlüğün bedeli çoğu zaman eski kabileye yabancılaşmaktır.