@uzmanfatihkaya 160.000 bir oğlum var.. Kanser tedavisi gördüm ve çalışma gücüm artık yok çok çabuk yoruluyorum.. Gelirim ise sadece 10.500..Allah ın mucizeleri ile yaşıyoruz.. FATİH KAYA HEDİYE OLSUN LÜTFEN!!!
Kader aynı dersi her zaman farklı isimlerle anlatır. Çünkü insan yüzleri değiştirir ama zaaflarını değiştirmez. Bu yüzden hayatınıza giren insanlar farklı görünür, yaşadığınız olaylar farklı görünür; fakat dikkatli bakarsanız verdikleri dersin aynı olduğunu fark edersiniz. İnsan bunu gördüğü gün insanları suçlamayı bırakır ve kendisini okumaya başlar. Çünkü kaderin amacı sizi cezalandırmak değil, anlayana kadar aynı hakikati göstermektir.
Bu sahnede, Emniyet’in yerini özel şirketlere bırakma süreci anlatılıyor. Ama bundan önce, polisin başarısız olduğu, görevini yapamadığı, güvenliği sağlayamadığı ve suça karıştığı herkese gösteriliyor. Hatta süreç, içeriden ve dışarıdan sabotajlarla hızlandırılıyor. Çünkü bazı şeyler bir anda değişmez; önce zemini hazırlanır.
Emniyet eğer gelecekte özel şirketlere devredilecekse, bunun öncesinde mevcut yapının sorunlu olduğunu göstermeleri gerek. Polislerin güvenliği sağlayamadığını, hatta suça kendilerinin sebep olduğunu hep göstermeleri gerek. Ama bu planı yapan güç, Emniyet’i yalnız götürmez; sokak çetelerini ve mafya gruplarını da beraberinde götürür. Çünkü ikisi arasında kurulan bağ çözüldüğünde, sistemin görünmeyen yüzü de açığa çıkar. Sonra ne olur? Kaos büyür… ve insanlar güvenliği kimin sağladığını değil, kimin sağlayacağını düşünmeye başlar. İşte tam o noktada yeni yapı sahneye çıkar. Düzeni kuran değil, düzeni vaat eden kazanır. Ve insanlar fark etmeden, güvenliği satın alan bir dünyaya geçilir.
Emniyet teşkilatı tasfiye edilecek, güvenlik özel şirketlere devredilecek. Ve bu, tüm dünyada olacak. Peki dünya sistemi bunu neden istiyor? Pek çok neden var, ama en baştaki neden şu: Kurulacak yeni düzen, performansa dayalı olacak. Bunu kurumsal hafızayla, klasik devlet anlayışıyla yapamazlar. Çünkü yeni düzen sadakat değil sonuç ister; görev değil çıktı, süreklilik değil ölçülebilirlik ister. Bu yüzden eski yapı çözülmeden, yenisi kurulamaz.
Dünya sisteminin Emniyet teşkilatını tasfiye etmek istemesinin bir sebebi daha var: Devlet polisi hala “halk” fikrine dayanır; yani teoride herkesi eşit korumak zorundadır. Ama şirket mantığında koruma eşit dağılmaz; önem sırasına göre dağıtılır. Kritik bölgeler, stratejik merkezler, para üreten alanlar ve elit yaşam alanları önce korunur. Böylece sistem yalnızca düzen kurmaz; aynı zamanda hangi hayatların daha değerli olduğuna da karar verir. Bu yüzden güvenliğin şirkete devri, sadece polisi değiştirmek değil, insan hayatının değer skalasını yeniden yazmaktır.
GERÇEKLEŞMEYEN DUA,
KADERİN GENİŞLİĞİ, ZAMANIN HİKMETİ
İnsan çoğu zaman duasının gerçekleşmemesini bir kayıp, bir reddediliş ya da bir gecikme gibi okur. Oysa gerçekleşmeyen dua çoğu kez terk edilmiş bir dilek değil, genişletilmiş bir kaderdir. Kalp dar olduğunda insan küçük kapılar ister, kısa yollar ister, hemen rahatlamak ister. Kader ise onu daha derin, daha sabırlı ve daha olgun bir yola çağırır. Bu yüzden bazı dualar “Olmadı” gibi görünürken aslında insanın göremediği bir yükseklikten çoktan yeniden yazılmıştır. İnsan yalnızca istediğini söyler, fakat çoğu zaman da neye dayanabileceğini, neyi taşıyabileceğini, neyin onu gerçekten büyüteceğini bilmez. Kader ise insanın kapasitesini, sabrını ve iç genişliğini görür. Bu nedenle kimi zaman bir kapının kapanması zulüm değil merhamettir. Kimi zaman bir isteğin geri çevrilmesi cezalandırma değil korumadır. Gerçekleşmeyen dua çoğu zaman üç perde arkasında durur. Ya insanın hali istediği şeyle uyumlu değildir, ya istediği şey onu daraltacak bir sınırdır, ya da o kapı onu daha büyük bir kapıdan uzaklaştıracaktır. İnsan acele eder, sonuç ister, hemen görmek ister. Kader ise önce olgunlaştırır, sonra verir. Duanın kabul sırrı tam burada gizlidir. Dua, isteği zorlamak değil hali arındırmaktır. İnsan istediğine ne kadar sıkı tutunursa o kadar gerilir, gerildikçe kapanır, kapandıkça da istediğinden uzaklaşır. Oysa kalp yumuşadığında, ihtiyaç gevşediğinde ve “Olmazsa yıkılırım” baskısı çözüldüğünde dua bir çığlık olmaktan çıkar, bir teslimiyet haline dönüşür ve kabul tam da bu teslimiyetten sonra başlar. Bu sırrın da üç katmanı vardır. Önce niyet berraklaşır, gerçekten ne istediğin netleştir. Sonra hal düzelir, korku, öfke ve panik yerini sükunete bırakır. En sonunda da insan bırakmayı öğrenir. Çünkü tutunduğun kadar uzaklaşırsın, bıraktığın kadar da yaklaşırsın. Arif işte bu yüzden “Neden olmadı ?” diye sormaz, “Bu beni nereye büyütüyor ?” diye sorar. Çünkü bilir ki kader düşman değil öğretmendir, kıran değil genişletendir. Bazı dualar ama yine gerçekleşmez, çünkü sen küçülmeye razı olmuşsundur ama kaderin büyümeye çağırır. Bazı kapılar da kapanır. Kader seni daha geniş bir hayata taşımak ister. Ve en derin sır da burada başlar. Dua istediğini almak için değildir, olduğun kimliği değiştirmek içindir. Sen değiştiğinde duanın yolu değişir, sen genişlediğinde kader de genişler, sen teslim olduğunda kapılar kendiliğinden açılır.
Sessizliğin İçinde Başlayan Aşk
Aşk, sahip olmak değildir. Sahip olmak korkudan doğar. Kaybetme ihtimalinden, eksik kalma vehminden. Aşk ise eminliktir. Emin olan kalp sahip olmaz, emin olan kalp bırakır. Ve insan tam da bırakabildiği bu yerde sevginin gerçek ağırlığını hisseder.
Sahip olmaktan vazgeçtiğin an başlar aşk. Çünkü orada artık irade yoktur, zorlama yoktur. Birini gerçekten sevdiğinde onun seni seçmesine muhtaç olmazsın. Seçilmeye ihtiyaç duymayan sevgi, kendini ispatlamaz. Göstermez, bağırmaz, çağırmaz, susar, kendini sessizliğe çeker. İşte o sessizlikte bir şey çözülür. İki ruh duymadan, tanımayı öğrenir.
Eminlik gürültüyü hiç sevmez. Emin olan ağlamaz, zorlamaz, kızmaz, acele etmez. O beklemez bile. Sadece durur. O duruş işte en derin cümle, en güzel konuşmadır. Çünkü sevgi talep ettiğinde küçülür, razı olduğunda büyür. Razı olmak vazgeçmek değildir. Razı olmak, gerçeğin ağırlığını taşıyabilmektir.
Aşk, kendi içindeki bağlanma ihtiyacını çözebilmektir. Elin açık durmasıdır. Avuç kapalıyken sevgi boğulur, avuç açıldığında nefes alır. Bu yüzden gerçek sevgi tutan elde değil, bırakan elde görünür.
Aşk asla karşılık beklemez. Karşılık arayan şey sevgiden çok ihtiyaçtır. Sevgi ise tamdır. Tamamlanmaya da ihtiyaç duymaz. Bu yüzden emin olan kalp “Beni seç” demez. “İyi ol” der. Ve bu cümlelerin hiçbiri yüksek sesle söylenmez.
Asıl sınav ama kaybedince başlar. Sevgi gidince değersizleştirmemektir, ulaşamadığını küçültmemektir. Bir zamanlar kutsal bildiğini, canını acıttı diye yere atmamak, kalbinde aynı yerde, aynı saygıyla tutabilmektir. Çünkü sevgi, şartlara ve zamana göre şekil değiştirdiğinde sevgi olmaktan çıkar. Bazen kaynaklar yetmez, bazen zamanlar uyuşmaz. Bazen iki doğru, aynı anda yürüyemez. Ama sevgi bu uyumsuzluğu hakaretle kapatmaz. Sessizlikle örter. Ve o sessizlikte çok ince bir ses kalır geriye. “Hayatta kalmanı değil, iyi yaşamanı istiyorum.”
Başta dünya büyüktür, sen küçüksündür. Doğru dua etmeye başladığında ise dünya küçülür, sen büyürsün. Dertlerin belki yok olmaz ama onlar sende kaybolur. Korkuların susmaz belki ama sen onlardan daha yüksek bir yerde durursun. Doğru dua en başta sana çünkü yüksekliği öğretmiştir. Yükselen insan artık telaş etmez, yükselen insan ama panik yapmaz, aceleyle savrulmaz. Dua da zaten burada kabul olmaya başlar, çünkü isteyen kalp çocuk gibi istemekten çıkıp yakınlıkla istemeye geçmiştir.
Gerçek dua, insanı bir sonuca götürmez. İnsanı başka bir bakışa taşır ve o bakışta dünya zaten başka görünür. Ve o bakışta artık isteklerinin fazlası vardır.
Dua, insanın bakışını değiştirdiği ölçüde karşılık bulur. Duanın karşılığı olmak ise kelimelerin değil bilincin bedenleşmesidir. İstemekle değil, hal değiştirmekle yürüyen bir yoldur. İnsan şefkat isterken kalbi sertse, huzur dilerken zihni fırtınalıysa, teslimiyet söylerken hala sıkı sıkıya tutunuyorsa, söylediği söz kendi içinde yankısız kalır. Çünkü evren kelimeleri değil, hali duyar.