Anlamsızlık duygusu çoğu zaman hayatın kendisinden değil, hayata dair yanlış bir beklentiden doğar.
Hayatlarını anlamsız bulan insanların çoğu, aslında gizliden gizliye bir kusursuzluk ölçütüne tutunur. Yani derler ki: Bir hayatın anlamlı sayılması için olağanüstü, eşsiz, kalıcı, hatta evrensel ölçekte önemli olması gerekir. Bu ölçüte ulaşamayınca da hayatlarını değersiz görürler. Oysa sorun hayatta değil, o erişilmez çıtadadır. Kusursuzluğu anlamın koşulu yaparsan, hiçbir hayat o sınavı geçemez. Ve böyle bir ölçüt, anlamı baştan imkânsız kılar.
Anlamın kozmik bir önem taşıması gerekmez. Bir hayatın değerli olması için evreni değiştirmesi, sonsuza dek hatırlanması ya da tarihin akışına tesir etmesi şart değil. Anlam, çok daha mütevazı yerlerde yaşar: sevdiğimiz bir işte, kurduğumuz bağlarda, başkalarına dokunduğumuz anlarda, güzelliğe ya da bilgiye uzandığımız çabalarda. Sıradan görünen bir hayat bile, içinde değerli olan şeyler barındırdığı sürece anlamlıdır.
İnsan mutlu olmadan da anlamlı bir hayat sürebilir; tıpkı keyifli ama bomboş hissedilen bir hayatın da mümkün olması gibi. Anlam, hazdan daha derin bir tabakada durur. Değerli şeylere yönelmekle, onlarla meşgul olmakla ilgilidir.
Pek çok insan, “Madem öleceğiz, her şey anlamsız değil mi?” diye düşünür. Buna karşı çıkar. Bir şeyin sonlu olması, onu değersiz kılmaz. Bir dostluğun bir gün biteceğini bilmek, onu yaşadığımız sürece anlamsız yapmaz. Aksine, sonluluk bazen değeri keskinleştirir. Sonsuzluk, anlamın ön koşulu değildir.
Peki ne yapmalı? Anlamı artırmanın iki yolu var. Biri, hayatımıza daha çok değerli şey katmak: anlamlı işler, ilişkiler, çabalar. Diğeri ise bakışımızı değiştirmek; çünkü çoğu zaman hayatımız zaten değerli şeylerle doludur, ama biz kusursuzluk arayışının gölgesinde onları göremeyiz. Var olanı fark etmek, bazen yenisini eklemek kadar dönüştürücüdür.
Anlam, yalnızca seçilmişlere nasip olan bir ayrıcalık değil. O, herkesin erişebileceği, kusurlu hayatın tam ortasında duran bir şeydir. Yeter ki imkânsız bir mükemmellik beklentisini bırakıp, elimizdeki hayata gerçekten bakmayı öğrenelim.
Dünya kusurlu, hayat kusurlu, biz de kusurluyuz. Ama anlam, tam da bu kusurun içinde, bize rağmen değil bizimle birlikte var olabilir.
Yolumun üstü olmayan bir apartman https://t.co/g8pddozdYFğımlı oldum, burada yaşayan bir çocuk kendi sosyal medyasını kurmuş.Tatlı tatlı çizdiği resimlerle gündemi duyuruyor https://t.co/V19ODJRc6uşfedeli çok olmadı, arada aklıma geldikçe sokağa girip bakıyorum, canım çocuk ❤️
Neden anne önce, baba sonra diye soranlara:
Şikago'da yaşayan ünlü Türk genetikçi Hande Özdinler'in annesinin vefatından sonra yazdığı hem bilimsel hem de duygusal yazısı
Mitokondrisi bende kaldı
Annem vefat etti, onu yıkadık, pakladık, demir tabuta koyup Türkiye’ye uçakla getirdik. Oğlunun üstüne, eşinin yanına, toprağın içine sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık. Bir ömür bitti, annem gitti...
Ama annemin mitokondrisi bende kaldı. Benim hücremde, benim her hücremde annemin mitokondrisi var. Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum işte orda annemin mitokondrisi var. Annem gitti belki ama mitokondrisi bende kaldı...
Enerji santrali, kaynağı anne
İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı büyük ve zengindir. İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir.
Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir ve babadan değil, anneden gelir. Anne her çocuğuna enerjisini verir, enerji üretme mekanizmasını verir. Harcanan her enerji annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.
Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez!!! Biz farkında olmadan annelerimizi gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız. Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder. Ben bunu yazarken ve siz bunu okurken annelerimizin bizlere miras bıraktıkları mitokondrinin ürettiği enerjiyi kullandık farkında mısınız...
En karmaşık yapı
Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. Kendine has DNAsı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var. Hem enerji üretir hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.
Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder. Ve her kadın mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.
Bu yüzdendir ki kim nerden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar. Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik...
Ben bugün laboratuvarımda mikroskopumun başında annemi düşünüyorum. 15 Ağustos sabahı vefat etti annem, elimden bir su tanesi gibi kayıp gitti...
Annem benim vefat etti ama ölmesi mümkün değil, çünkü mitokondrisi bende kaldı.
Hande Özdinler..
İlginç bir Jacobin makalesinde, ilginç bir araştırma okudum: doksan yıl önce bir Sovyet psikolog Özbekistan'ın dağ köylerine gitmiş, hiç okuma yazma bilmeyen köylülere basit sorular sormuş. "Kuzey kutbunda bütün ayılar beyazdır. Novaya Zemlya kuzeydedir. Oradaki ayılar hangi renktir?" Cevap alamamış. Köylüler "ben oraya hiç gitmedim, gören söylesin" demişler. Birkaç yıllık eğitim almış olanlar ise soruyu hemen çözmüş. Mesele zekâ değil, düşünme biçimiydi.
Bu şöyle bir şey demek: yazı bize garip bir yetenek veriyor: doğrudan deneyimin dışına çıkmak. Görmediğin bir şeyi düşünebilmek, var olmayan bir senaryoyu canlandırabilmek, soyut kategorilerle iş görebilmek. Politika, demokrasi, kolektif hayal... hepsi bu yetenek üzerine kurulu. Yaşadığın yoksulluğu deneyimlemek yetmiyor; onu daha büyük bir bağlama yerleştirebilmen, başka türlü bir yaşamı tasavvur edebilmen gerekiyor. Lenin boşuna dememiş: "Okuryazarlık olmadan politika olmaz, sadece dedikodu ve önyargı kalır."
Şimdi ise tersine bir süreç yaşanıyor. Çocuklar artık okuyamıyor, sadece harfleri seslendirmekte zorlandıklarından değil, okuduklarını anlayamadıklarından. Elit üniversitelerdeki profesörler öğrencilerinin tek bir cümleyi bile çözemediğinden yakınıyor. Halbuki yazıyla ilişki sadece bir beceri değil, bir bilinç biçimiydi. Okuyamamak demek, bilincinin değişmesi demek.
Bu gençler, yengeç ve karides kabuklarından kanamayı durduracak, iyileşmeyen yaraların iyileşmesini hızlandıracak bir yara bandı üretmişti. Özellikle; diyabet hastalarının ve yatalak hastaların geç iyileşen yaralarında kullanılabilecekti.
TÜBİTAK projeyi eledi. ABD’de 54 ülke, 2.450 proje arasından dünya birincisi oldu.
Tabii… Yağmur duası kadar kıymetiharbiyesi yoktu, ondan...
https://t.co/weyLVjm5Ja
Kendini seçemiyorsun
Bırakıp kaçamıyorsun
Yazmadığın bir hikâyede
Uzun ya da kısa vadede
Az biraz keşfediyorsun
Öteki olabilmeyi
Yerine koyabilmeyi
Geride durabilmeyi
Öğreniyorsun...
Farkındayım... Eski Sezen'den...
ANCIENT WISDOM:
1. Never plant the same crop in the same soil two seasons in a row.
2. Collect rainwater even when your taps work fine.
3. Always know which direction is north, wherever you are.
4. Keep seeds from every fruit you truly enjoy eating.
5. A fire built against a rock gives twice the heat.
6. Learn to read clouds before you trust a weather app.
7. Never cut a tree without planting two in its place.
8. Fog in the valley at dawn means a clear day ahead.
9. The quietest animals in a forest know something you don't.
Soru işaretinin (❓) aslında bir kelimenin kısaltılmış hâli olduğunu biliyor muydunuz?
Orta Çağ’da bir cümlenin soru olduğunu belirtmek için cümlenin sonuna Latince 'soru' anlamına gelen 'Quaestio' yazılırdı.
Zamanla kâğıttan tasarruf etmek için bu kelime 'Q' ve 'o' harflerine evrildi. Yazıcılar, Q harfini üstte, o harfini altta olacak şekilde dikey olarak birleştirdiler.
Üstteki 'Q' zamanla bir kanca şeklini aldı, alttaki 'o' ise bugünkü noktaya dönüştü.
Bugün kullandığınız ( ? ) aslında Latince bir kelimenin iskeletidir.
@Sozyuku Yurt dışında yaya geçidine yayanın adımını atmaya yeltenmesi ve araçların durmasına alıştık, İstanbul Üsküdar'da yaya geçitlerinde adım bile atmadan yaya geçidinde belirdiğin an araçlar duruyor. Nasıl bir kültür şoku. Nasıl?