Adın gibi eminsindir ama ispat edemezsin. Yüzde yüz kesin ve eminsin ama, ispat edebileceğin hiçbir şey yok. Çok net eminsin. Bazı insanlar bir şeyleri en baştan bilir ama susarlar. Ta ki gerçeği görene kadar. Bu his o kadar kötüdür ki… Zaten biliyordum hissi. Ne demek istediğimi umarım anlamazsınız.
hayatta en iyi öğrendiğim şey, "kimseyi hiçbir şeyden mesul tutmamak." çünkü insan ne yapıyorsa kendine yapıyor. önünde iki yol var. birisini seçince diğerinden vazgeçiyorsun. o seçim de senin, vazgeçiş de. meylettiklerinden de kaçtıklarından da sen sorumlusun, başkası değil.
Beğenilme arzusu, ilgi arsızlığı ile şekilden şekle bürünen yapay vücutlar, boş akıllar görüyorum, orijinal şahsiyetler parmakla gösterecek kadar azalmış, herkes vasat bir aslın sonradan basılmış fotokopisi gibi. 25 kuruşluk fotokopi..
Sadece başardıklarınızı değil fikirlerinizi de kıskanacaklar. Bir yandan düşüncenizle alay ederken içten içe de "ben neden böyle düşünemiyorum" diyecekler. Unutmayın ki size gösterdikleri her nefret madalyonunun öbür yüzünde daima hayranlık yer alacak.
Ben ilahi adalete inanıyorum. Günün sonunda kim neye layıksa onu bulacak. Bu yüzden haksızlığa uğradığımda öfkelenip kendimi yıpratmak yerine, her şeyi zamana bırakmayı seçiyorum. Biliyorum ki insanlar bazen beni kırsa ya da haksızlık yapsa da er ya da geç herkes hak ettiğini yaşayacak. Kimsenin ahının kimsede kalmayacağına, içtenlikle yaptığım hiçbir iyiliğin de boşa gitmeyeceğine tüm kalbimle inanıyorum. Artık kendimi yorup birilerine bir şeyler kanıtlamaya çalışmıyorum; sadece içimi ferah tutuyor ve o ilahi dengenin kurulmasını huzurla bekliyorum.
dünya ne kadar büyük ve karmaşık olursa olsun, insanın kendi içine dönüp ‘buradayım ve bu kadarım’ diyebilmesi büyük bir genişliktir. çünkü insan, kendine razı olamadığı sürece hiçbir yere sığamaz.
Hayattaki en güzel kaide belli etmemek, belli etmeyeceksin ne sevincini ne de üzüntünü, ikisini de gülümseme ile geçiştireceksin, tebessümden güzel zırh olamaz, gülümse ve geç. Neşeni çok görüp derdine güleceklerdir, içte yaşa ve devam et.
İnsanlar, onları alttan almayacaklarını bildikleri kişiler karşısında kelimelerini seçer; saygı ve dikkatle konuşurlar. Size böyle yapmıyorlarsa değerinizi düşük, gücünüzü az, sınırlarınızı gevşek görmüşlerdir. Kapıyı kapatın ama kendi payınızı da sorgulamayı unutmayın.
Çok güzel bir söze denk geldim, diyor ki:
"Bir insanın kendisine yapacağı en büyük kötülük, kapasitesine denk olmayan insanlarla ve ortamlarda vakit geçirmektir. İlber Ortaylı'nın da dediği gibi: 'Seni geliştirmeyen, sana yeni bir şey katmayan kalabalıklardan uzak dur. Boş muhabbet ruhun katilidir. Dostun senden akıllı olmalı.'"
Psikolog Özgür Balaban, “İlk cinsel ilişkide vajinadan kan gelmek zorunda mı?” sorusunu cevapladı.
• Kan gelmek zorunda değil.
• Kan gelmesinin sebebi vajinada yeterli ıslaklık olmadan kuru kuruya giriş yapıldığında kızlık zarı (hymen) yırtılıyor, kanama oluyor ve kadının canı yanıyor.
• Halbuki kaliteli bir ön sevişme yapılsa, vajina ıslansa ve ondan sonra giriş yapılsa hymen yırtılmaz, hafifçe açılır ve bu şekilde kanama olmaz ve kadın da cinsel birleşmeden zevk alır.
Her gün kalkıp, bıkmadan mücadele ettiğimiz bir hayatın içindeyken; kimse kusura bakmasın ama 'o da öyle, bu da böyle işte' diyerek travmatik hayatların yarattığı rahatsızlıkları saygıyla karşılayamıyorum. Kusura bakmayın.
Nerede ne konuşacağını bilmeyen, ekseriyetle üslubu bozuk, patavatsızlık ve densizliği “benim için temiz her şey dilimde” gibi çürük bir düsturla savunan nezaketsiz tosbağalardan biraz tiksiniyorum.
insan büyüdükçe çoğaldığını sanır, oysa eksilen hep kendisidir. yolda unuttuğu şey ne başarıdır ne de zaman en çok kendi sesi, kendi sadeliğidir. hayat dediğimiz uzun yol da belki yalnızca eve değil, yeniden kendine varma çabasıdır.
Konuşmak herkesin basitçe yapabileceği bir olay. Bize lazım olan şey muhabbet, derin bir muhabbet. Saatlerce konuşup bir sorunsala cevap olmayan, sohbet değeri taşımayan ve konuşanlara bir şey katmak şöyle dursun, zamandan çalan şey olsa olsa şamata olur, o kadar zamanımız yok.
Salman Akhtar, kronik hayal kırıklığının gramerini iki kelimeye indirger: “bir gün” ve “keşke.” “Bir gün” fantezisi geleceği idealize eder: Bir gün doğru insan gelecek, bir gün hak ettiğim görülecek, bir gün her şey yerine oturacak. “Keşke” fantezisi ise geçmişi idealize eder: Keşke o şehirde kalsaydım, keşke o kapıyı çalsaydım, keşke annem başka biri olsaydı. Biri patolojik bir iyimserlik üretir, öteki dipsiz bir nostalji.
Bu iki fantezinin sinsi ortaklığı şudur: İkisi de şimdiki zamanı boşaltır. “Bir gün”de yaşayan insan bugünü bir bekleme salonuna çevirir; “keşke”de yaşayan insan bugünü bir müze deposuna. İkisinde de bugün, kendisi olarak yaşanmaz, ya bir provadır ya bir enkaz. Kronik hayal kırıklığı dediğimiz durum, çoğu zaman tek tek olayların değil, bu zamansal sürgünlüğün ürünüdür: İnsan, hiç gelmeyecek bir gelecek ile hiç var olmamış bir geçmiş arasında mekik dokurken, elindeki tek gerçek zamanı, şimdiyi harcadığını fark etmez.
Oysa ne güzel söylenmiştir:
Geçti mazi çekme istikbale gam
Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem
‘bildiğin tek şey bilmediğindir; elinde sandığın aslında sana ait değildir ve bulunduğun yer, olamadığın yerin gölgesidir.’ der eliot. insanın gerçek zenginliği, sahip olduklarında değil; kaybetse bile kendinden eksilmeyecek olanı bulabildiği yerdedir.