@etkilihaberyeni Malum sendikanın memurları getirdiği uçurum kenarı bu
İstifa edin
Onurunuz için
Aileniz için
Geleceğiniz için
Hemen istifa edin
Yoksa bunlar daha iyi günlerimiz olacak
O sendikaya üye olup
Buraya gelip ağlayan varsa
Laneti haketmiştir
Devlet hastanesinde çalışan bir temizlik görevlisinin maaşı Müge Anlı'da tartışma konusu oldu...
+Temizlik görevlisi olarak çalışıyor. Maaşı 86 bin TL'ymiş, 3 ayda bir tediye diye yatıyormuş 150 bin TL oluyor.
-Doktorlar o kadar alıyor.
Devlet Hastanesinde yüksek lisans psikolog Kpss ile atanıp kendi alanında 1. olarak düşünün 90 küsür puan ile maaşı 78.000 lira havadan kura ile atanan temizlik personeli aldı��ı paralara bakın adı sırf işçi diye, devletin dini adalettir nerede adalet kim bunun sorumlusu. #Memur
Milli Eğitim Bakanlığı’nın hayata geçirdiği “Yönetici Yetiştirme Eğitimi” uygulaması, eğitimi ciddiye almayan yönetim anlayışının yeni bir örneği olmuştur. Okul müdürleri ve müdür yardımcıları, bir kez daha plansızlığın, keyfiliğin ve “ben yaptım oldu” anlayışının bedelini ödemeye zorlanmıştır. Türkiye’nin dört bir yanından gelen bilgiler, bu sürecin eğitimciler açısından adeta bir eziyete dönüştüğünü göstermektedir.
Öğretmenlik Meslek Kanunu çıkarılırken yaptığımız itirazların ne kadar haklı olduğu bugün bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çünkü bu yasanın yarısından fazlası Milli Eğitim Akademisi’ne ayrılmış, bizler de o günlerde bunun gerçek bir akademi değil; “makbul memur” yetiştirme projesi olduğunu açıkça ifade etmiştik. Bugün yaşanan tablo, kaygılar��mızın ne kadar yerinde olduğunu göstermektedir.
16 Mayıs Cumartesi sabahı yalnızca Ankara merkez ve ilçelerinden tam 969 okul yöneticisi, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in sadece 20 dakikalık konuşması için sabahın erken saatlerinde Talim ve Terbiye Kurulu salonuna çağrılmıştır. Tarihi günler öncesinden belli olan bir organizasyonun bu şekilde apar topar yürütülmesi basit bir koordinasyon sorunu değil, eğitimcilere yönelik açık bir saygısızlıktır.
Katılımın başvuru şartı yapılıp aynı anda “isteğe bağlı” gibi sunulması tam anlamıyla dayatmadır. Hafta sonu, bayram tatili, özel yaşam demeden eğitim emekçilerinin hayatını yok sayan bu anlayış; çoğu yalnızca slayt sunumlarından oluşan içerikleri yüz yüze katılım zorunluluğuyla dayatmaktadır. Uzaktan yapılabilecek eğitimlerde özellikle yüz yüze ısrar edilmesi, eğitimin niteliğiyle değil “katılım göstermiş olma” görüntüsüyle ilgilenildiğini göstermektedir.
Erasmus görevi nedeniyle yurt dışında bulunanlar, sınav görevi olanlar, aylıksız izinde bulunanlar ya da aylar öncesinden program yapmış yöneticiler bu plansızlığın mağduru olmuştur. Üstelik bu mağduriyet yalnızca Ankara’yla sınırlı değildir. Türkiye’nin birçok ilinde eğitim yöneticileri benzer dayatmalarla karşı karşıya bırakılmıştır.
Bakanlık çevrim içi eğitim taleplerine kulak tıkarken; 40 kişilik salonlara yöneticileri doldurup video ve sunum izletmeyi “yüz yüze eğitim” olarak sunmaktadır. Bu tablo, eğitim kavramının içinin nasıl boşaltıldığını açıkça göstermektedir.
Dinlenme hakkı gasp edilen yöneticiler, bazı illerde 200–300 kilometreyi bulan yolları kendi imkânlarıyla gitmek zorunda bırakılmıştır. Buna rağmen tek kuruş yol ücreti ya da harcırah ödenmemesi kabul edilemezdir.
İşin daha vahim tarafı ise eğitimde görevlendirilen eğitmenlerin önemli kısmının görevlendirildiklerini 1-2 gün önceden, hatta bazı durumlarda bir akşam önce öğrenmiş olmasıdır. Birçok eğitimci “Akşam aradılar, sabah eğitime geleceğimi o zaman öğrendim” diyerek plansızlığı bizzat ifade etmiştir. Sadece eğitimciler değil, kursun yapılacağı okullara bile bazı yerlerde 1-2 gün önceden bilgi verilmiştir. “Akademi” tarafından yürütüldüğü söylenen bu eğitimlerin akademik planlamadan uzak olduğu, yükün doktora yapmış öğretmenlere, müfettişlere ve il-ilçe yöneticilerine bırakıldığı görülmektedir. Ortada gerçek anlamda akademi değil; her zamanki gibi “mış gibi yapan” bir anlayış vardır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortaya koyduğu tablo; plansızlık, ciddiyetsizlik ve dayatmadır.
Yusuf Tekin ve Milli Eğitim Bakanlığı şunu bilmelidir:
Eğitim emekçilerini yok sayarak, eğitimcileri değersizleştiren uygulamalarla ne nitelikli yönetici yetişir ne eğitim sistemi güçlenir.
Eğitim, günü kurtarma işi değildir; ciddiyetin, planlamanın ve liyakatin işidir.
“Mış gibi yönetim” anlayışıyla ancak “mış gibi eğitim” düzeni kurulabilir.
Bugün yaşanan tam da budur:
İçeriği zayıf, planlaması eksik bir gösteri organizasyonu…
Milli Eğitim Bakanlığı’nı bu plansız uygulamadan vazgeçmeye çağırıyoruz.
Eğitimcileri değersizleştirmekten vazgeçin! @tcmeb
2014 Büyükşehir Yasası sonrası binlerce köy mahalle oldu
Belediyeler 2 yıl içinde yapmak zorunda oldukları imar planlarını yapmadı.
Şimdi vatandaş kendi toprağında “kaçak yapı sahibi” ilan ediliyor.
Plansızlığın bedelini millet ödememelidir.
#YapıKayıtMeclise
HobiBahcemeDokunma
Millî Eğitim Bakanlığı, Yönetici Eğitimini Yüz Yüze Yapma Israrından Vazgeçmelidir
Bakanlık yetkilileriyle daha önce gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde, eğitim programının uzaktan eğitim yöntemiyle yapılmasına yönelik haklı ve gerçekçi talebimizi iletmemize rağmen, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından programın hâlâ yüz yüze yapılmak istenmesi anlaşılır değildir.
Okullarda dönem sonu ve yıl sonu sınavlarının gerçekleştirileceği, ders yılına ilişkin iş ve işlemlerin yoğunlaştığı, ayrıca YKS ve LGS süreçlerinin yaklaştığı bir dönemde; yönetici yetiştirme programının bir aya yayılarak hafta sonlarında yüz yüze yapılması, hem yönetici adaylarını yıpratacak hem de eğitim-öğretim süreçlerini olumsuz etkileyecektir. Eğitim kurumlarında iş yükünün en yoğun olduğu bir dönemde böyle bir uygulamada ısrar edilmesi doğru değildir.
Yönetmeliğin yayımlanmasının üzerinden yaklaşık üç ay geçmiş olmasına rağmen, programın son bir aya sıkıştırılarak yüz yüze eğitim şeklinde planlanması da ciddi bir planlama sorunudur. Bu yaklaşım, sahada görev yapan eğitimciler açısından mağduriyetlere ve verim kaybına yol açacaktır.
Eğitimlerin gerçekleştirildiği merkezlere 200 kilometreyi aşan mesafelerden ulaşım sağlamak zorunda kalan yönetici adayları açısından süreç; zaman, maliyet ve fiziksel yorgunluk bakımından ciddi zorluklar oluşturmaktadır.
Millî Eğitim Akademisi, yönetici yetiştirme programının yüz yüze yapılması konusundaki ısrarından vazgeçmelidir. Eğitim programları; uzaktan eğitim yöntemiyle, daha kısa süreli, daha verimli ve amaca uygun bir içerikle gerçekleştirilmelidir.
Yıllardır eğitim camiası içerisinde görev yapan, teorik ve pratik anlamda önemli birikim ve tecrübe edinmiş kurum yöneticilerinin, adeta yıldırma niteliği taşıyan bir uygulamaya tabi tutulması doğru değildir. Bu yaklaşım, eğitim çalışanlarının motivasyonunu düşürmekte, süreci verimsiz hâle getirmekte ve eğitim yönetimine katkı sunacak nitelikli insan kaynağını olumsuz etkilemektedir. Yapılan bu uygulama iptal edilmeli ivedi bir şekilde uzaktan eğitime dönülmelidir
Uzaktan eğitim olsaydı ne eksik kalırdı?
Nasıl bir olumsuzluk oluşabilirdi?
Neden hep zor yönünü seçmek zorunda kalıyoruz.
İlçeler uzak...
Zaman kıymetli....
@_aliyalcin_@Yusuf__Tekin@ebs1sanliurfa
“Dağ fare doğurdu” dedirten il dışı atama kontenjanları, eğitim çalışanlarında büyük bir hayal kırıklığı yaratm��ştır.
Zorunlu hizmetini tamamlamış, yıllardır eşinden, çocuğundan ve ailesinden uzak fedakârca görev yapan eğitim çalışanları bir kez daha mağdur edilmiştir.
Beklentiler yüksek tutulmuş, ancak açıklanan kontenjanlar umutları boşa çıkarmıştır.
Atama politikaları; öğretmeni yoran, tüketen değil, ailesine kavuşturan, motivasyonunu artıran bir anlayışla şekillenmelidir. Eğitim çalışanlarının sesi duyulmalı, il dışı kontenjanlar adil ve yeterli seviyeye çıkarılmalıdır.
Anadolu Eğitim Sendikası olarak yıllardır dile getirdiğimiz “ADİL VE ÖNGÖRÜLEBİLİR TEŞVİK VE BECAYİŞİ İÇEREN “ yer değiştirme ve atama yönetmeliği ŞARTTIR.
#Mebildışıhüsran
Milli Eğitim Bakanlığının, yönetici profesyonelleşmesini sağlamak amacıyla kurduğu akademi eğitimlerinde "yüz yüze" katılımı bir zorunluluk, hatta bir tür sadakat testi haline getirmesi; çağın ruhunu ıskalayan bir yönetim anlayışının tezahürüdür. Eğitimin niteliğinden ziyade şekline odaklanan bu ısrar, beraberinde pek çok yapısal sorunu getirmektedir.
Eğitim yöneticilerinden "dijital dönüşümün öncüsü" olmalarını bekleyen bir kurumun, kendi eğitimlerini hantal bir fiziksel zorunluluğa hapsetmesi tam bir tezat oluşturur. Yöneticiye "zamanı ve kaynağı verimli kullan" mesajı verilirken onu şehir içi yolculuklara ve günlerce süren salon toplantılarına zorlamak, teoride anlatılan verimlilik ilkelerinin pratikte çiğnenmesidir.
Akademi eğitimlerinde yüz yüze ısrarı, genellikle istatistiksel bir başarı algısı yaratma çabasıdır. "Şu kadar yöneticiye salonlarda eğitim verdik" diyebilmek, eğitimin katılımcıdaki gerçek yansımasından daha önemli hale gelmiştir. Oysa bir yöneticinin okulundaki kriz anında orada bulunamayıp bir salonda pasif dinleyici konumunda olması, sistemin işleyişine vurulan gizli bir darbedir.
Kamuda tasarruf tedbirlerinin konuşulduğu bir dönemde; binlerce yöneticinin yollara düşmesi, konaklama giderleri ve organizasyon maliyetleri, dijital platformların sunduğu devasa tasarruf imkânı karşısında rasyonel bir açıklama bulamamaktadır. Bu ısrar, kamu kaynaklarının modern yöntemlerle optimize edilmesi yerine, geleneksel ritüellerin devamı için harcanması anlamına gelir.
MEB’in "Akademi" vizyonu, duvarların arasına sıkışmış bir fiziksel varlık ispatından ibaret kaldığı sürece, modern bir yönetim kültürü inşa etmesi imkansızdır. Eğitim yöneticisi, bir salonda imza karşılığı oturan bir "kursiyer" değil; bilgiyi en hızlı ve etkin şekilde içselleştirmesi gereken bir stratejist olarak görülmelidir. Yüz yüze eğitim ısrarı, gelişimden ziyade bir "yerinde sayma" pratiğine dönüşmektedir.
Örneğin; Şereflioçhisar’dan Pursaklar’a hafta sonu gelecek bir idarecinin, tüm masrafları kendi cebinden karşılayacağı düşünüldüğünde Ankara şartlarında ortaya çıkan yaklaşık maliyet gerçekten ciddi bir yük oluşturuyor.
Güncel Ankara fiyatlarına göre ortalama bir hesap yaptığımızda;
Şereflikoçhisar – Pursaklar gidiş dönüş yakıt / otobüs ulaşım masrafı yaklaşık 1.000 – 1.500 TL
Ankara içinde iki günlük ulaşım gideri yaklaşık 500 – 1.000 TL
Uygun fiyatlı otelde 1 gece konaklama yaklaşık 2.500 – 4.000 TL
İki günlük yemek masrafı yaklaşık 1.000 – 1.500 TL
Günlük ihtiyaçlar ve ekstra harcamalar yaklaşık 500 TL tutmaktadır.
Toplamda yalnızca iki günlük bir akademi süreci için bir idarecinin cebinden ortalama 6 bin ile 9 bin TL arasında bir harcama çıkabiliyor.
Üstelik bu sadece maddi boyutu…
Hafta sonunu ailesinden, dinlenmesinden ve sosyal hayatından fedakârlık ederek geçiren eğitimcilerimiz, hem ekonomik hem psikolojik anlamda ciddi bir yük taşıyor.
Eğitim sisteminin merkezinde öğretmen ve idareci vardır.
Bu süre��ler planlanırken insanların ekonomik gerçekleri, yaşam koşulları ve insani ihtiyaçları mutlaka dikkate alınmalıdır.
Öğretmeni ve idareciyi sürekli fedakârlık yapmak zorunda bırakan bir sistem sürdürülebilir değildir.
@mebpersonel @mebhaberr @mebogretmen_ @mebpgm @meb_ogm @Yusuf__Tekin @ogretmenlersyfs @ozdehaklar @ogretmenailesi1 @sorogretmenim @ozdehaklar @mebogretmen_ @TRogretmen @meb_mea
AKADEMİ Mİ, EZİYET Mİ? SAHANIN SESİNE KULAK VERİN!
"Evdeki hesap çarşıya uymadı" deriz ya hep; bazen merkezde alınan cafcaflı kararların taşradaki yankısı —deyim yerindeyse— mutfaktaki tencerenin kaynamasına engel olabiliyor. Teoride takdire şayan duran, kâğıt üzerinde kusursuz görünen pek çok uygulamanın; hayatın doğal akışına ve sahanın gerçeklerine çarptığında nasıl tuzla buz olduğunu defalarca tecrübe ettik. Nasıl ki masa başında habercilik yapmak hakikati ıskalamaksa, sahadan kopuk ve uygulayıcıyı dışlayan her düzenleme de bünyesinde aynı maluliyeti barındırır.
Bugünlerde eğitim camiasının gündemini meşgul eden, 4 ve 8 yılını dolduran yöneticilerin Milli Eğitim Akademisi bünyesinde eğitime alınması meselesi, tam da bu "merkez-taşra" kopukluğuna ders niteliğinde bir örnektir. Üstelik 15 Mayıs itibarıyla eğitimin başlayacağına dair resmi yazının ulaşması, sahadaki ateşi iyice körüklemiş durumda.
Niyet İyi, Peki ya Yöntem?
Şunu en başta ve net bir şekilde koyalım: Biz ne öğretmenlerimizin ne de yöneticilerimizin ufkunu açacak, vizyonunu tazeleyecek hizmet içi eğitimlere karşıyız. Aksine, gelişimin sürekliliğine inanıyoruz. Ancak asıl mesele; planlanan bu eğitimin zamanlaması, usulü ve yaklaşım biçimidir.
Akademinin belirlediği takvime göre; yeniden görevlendirilecek yöneticiler bir ay boyunca hafta sonlarını, ilk defa görevlendirilecekler ise yaz tatilinin başında hafta içindeki iki haftalık süreyi bu programa vakfedecekler. 15 Mayıs gibi kritik bir tarihte start verilecek olması, eğitim öğretim yılının en yoğun döneminde yöneticiyi okulundan ve özel hayatından koparmak demektir. Yani yöneticinin dinlenme hakkı, aile bütünlüğü ve sosyal yaşamı adeta askıya alınıyor. İnsanların çok önceden yaptığı tatil planlarını, aldığı uçak biletlerini veya kariyer sınavlarını hiçe sayan bu "yüz yüze eğitim" ısrarı, sahada haklı bir serzenişe dönüşmüş durumdadır.
Mesele sadece bir takvim çakışması da değil. Bakanlık yetkilileriyle daha önce kamuoyuna yansıyan kulis bilgilerinde, bu yetiştirme programının uzaktan eğitim yoluyla yürütülmesinin değerlendirileceği ifade edilmesine rağmen, bu yönde somut bir adım atılmamıştır. Gelinen noktada, kamuoyunu heyecanlandıran esneklik beklentisinin yerini bugün yüz yüze ısrarının aldığını görüyoruz.
Hafta içi okulun binbir derdiyle; evrakıyla, öğrencisi ve velisiyle hemhal olan yöneticiyi, 15 Mayıs'tan itibaren hafta sonu da il merkezlerine yolculuk etmeye zorlamak; hem iş hem de aile hayatı dengesini altüst eder. Dinlenme imkânı elinden alınan bir yöneticiden, pazartesi günü okulunda nasıl bir "vizyon" ve "enerji" bekliyorsunuz?
Çözüm Belli: Uzaktan Eğitim
Eğer maksat üzüm yemekse yol bellidir. Teknolojinin bu denli geliştiği, her türlü bilginin bir tık ötede olduğu günümüzde; yöneticileri fiziksel olarak belirli mekanlara hapsetmek modern yönetim anlayışıyla bağdaşmaz. Eğitim-Bir-Sen olarak Bakanlığa yaptığımız çağrıyı buradan bir kez daha yineliyoruz:
Eğitimler hibrit veya tamamen uzaktan eğitim yöntemiyle yapılmalıdır.
Hafta sonu ve tatil dönemleri yerine, mesai saatleri içinde planlama yapılmalıdır.
Yöneticilerin kazanılmış hakları ve sosyal yaşam dengeleri gözetilmelidir.
Eğitim yönetimi, sadece mevzuat dikte etmek değil; insanı ve emeği yönetmektir. Sahayı duymayan, uygulayıcının halinden anlamayan bir yapının kuracağı akademi, kâğıt üzerinde "akademi" olsa da gönüllerde karşılık bulamaz. Gelin; 15 Mayıs tarihli bu yanlıştan dönelim; yöneticilerin tercihine sunulacak tarih çeşitliliği ve dijital imkânlarla bu süreci bir "eziyet" olmaktan çıkarıp gerçek bir "gelişim" fırsatına dönüştürelim.
Zira sahadan kopuk her adım, eninde sonunda gerçekliğin hakikatiyle yüzleşmeye mahkûmdur.
@malikejder@Tko129909539843 Köyde yaşamak istesekte devlet köyde yaşam kurdurtmamak için elinden geleni yapıyor köyler önce mahalle oldu köy olmaktan çıkartıldı sonra ev yapmak isteyene imar şartı 5 dönümden küçük olmayacak şartları cart curt birsürü gereksiz şeyler şimdi istesekte köyde yaşayamaz olduk
babam, taş duvar ustasıydı.
köyde iyi kötü bir evimiz vardı. doksanlı yıllarda istanbul'a geldik; küçücük imkanlarıyla bir arsa aldı, üstüne de bir ev yaptı ve 45 yaşında fiilen emekli oldu. biz, 30 yıldır eşek gibi çalışıyoruz, bir daire parası çıkaramıyoruz. cumhuriyet tarihinden beri, bir önceki nesilden daha fakir tek nesil, bizim nesildir sanırım. belki de bu yüzden çocuklarımız üzerinde eski nesiller kadar otorite kuramıyoruz.
2018 yılında yürürlüğe giren İmar Barışı düzenlemesi, Türkiye genelinde milyonlarca vatandaşın uzun yıllardır çözülemeyen mülkiyet sorunlarına çözüm getirmiş, devlet ile vatandaş arasında güven tesis eden önemli bir adım olmuştur.
Bu düzenleme, yalnızca tapu sorunlarını çözmekle kalmamış; aynı zamanda devletin kasasına milyarlarca liralık gelir sağlayarak kamu yatırımlarına kaynak oluşturmuştur.
Ancak 6 Şubat 2023 tarihinde yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremler, yapı güvenliği konusundaki ihmallerin ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini acı bir şekilde göstermiştir.
Bu süreçte, yapı kayıt belgesi almı�� bazı yapıların denetimden geçmemesi ya da usulsüz başvurularla belge alınması, kamuoyunda haklı bir sorgulamaya neden olmuştur.
Bu durum, iyi niyetli bir düzenlemenin bazı çevrelerce suistimal edildiğini ortaya koymuştur.
Bununla birlikte, yapı kayıt belgeli yapıların tamamını riskli ve yıkılması gereken yapılar olarak değerlendirmek, hem teknik hem de sosyal açıdan isabetsiz olacaktır.
Zira bu yapıların büyük bir kısmı, altyapısı tamamlanmış, kamu hizmetlerine erişimi olan, yıllardır fiilen kullanılan ve vatandaşların yaşam alanı haline gelmiş yapılardır.
Bu yapıların denetlenerek, mühendislik esaslarına uygun şekilde güçlendirilmesi veya kontrollü dönüşüm süreçlerine dahil edilmesi, hem kamu kaynaklarının etkin kullanımı hem de sosyal barış açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu noktada, yeni bir İmar Barışı düzenlemesi, geçmişin hatalarından ders çıkarılarak daha güçlü denetim mekanizmalarıyla birlikte hayata geçirilebilir.
Bu yeni düzenleme ile:
▪️Yapı kayıt belgeli yapıların teknik denetimi zorunlu hale getirilebilir,
▪️Depreme dayanıklılığı yetersiz yapılar için güçlendirme veya dönüş��m teşvikleri sunulabilir,
▪️Altyapısı tamamlanmış, kamu hizmeti alan yapıların yıkılmasının önüne geçilerek kaynak israfı engellenebilir,
▪️Devletin gelir kaynakları artırılırken, vatandaşın barınma hakkı da korunabilir.
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın teknik kapasitesi ve yerel yönetimlerin iş birliğiyle, bu sürecin şeffaf, denetimli ve adil bir şekilde yürütülmesi mümkündür.
Bugün milyonlarca aile, yeni bir yapı kayıt düzenlemesiyle hem mülkiyet güvencesine hem de güvenli konutlara kavuşmayı umut etmektedir.
Bu çağrı, yalnızca bir imar düzenlemesi talebi değil; aynı zamanda sosyal adalet, ekonomik akıl ve toplumsal huzur talebidir.
#YapıKayıtMeclise çağrısını destekliyor; devletimizin bu beklentiyi karşılayacak adımları en kısa sürede atacağına inanıyoruz.
@RTErdogan
@_cevdetyilmaz
@ibrahimyumakli
@murat_kurum
@avabdullahguler
@memetsimsek
@MahinurOzdemir