Son bir ay içinde ;
Önce İstanbul’da,
Dün Şanlıurfa’da
Bugün de Kahramanmaraş’ta yüreğimize ateş düştü.
Yaşamını kaybeden ,başta çocuklarımız olmak üzere ,öğretmenlerimiz ve vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine, yakınlarına ve milletimize başsağlığı ,Yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz .
Ne yazık ki en güvenli yer olması gereken okullarımızda
can güvenliğimiz yok.
Çocuklarımızın, öğretmenlerimizin, can güvenliğini sağlamak devletin en temel anayasal görevidir.
Her Okula güvenlik personeli alınmalı ,okul çevresinde güvenlik tedbirleri arttırılmalıdır.
Can güvenliği konusunda eksik tedbir kabul edilemez.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın “bağlam temelli” ve “yeni nesil” soru söylemi; yeni bir yaklaşım değil, bilinen bir anlayışın yeniden paketlenmesidir.
Ancak bugün bu söylemin öne çıkarılmasının nedeni pedagojik değil; gerçek sorunları görünmez kılmak ve eğitim üzerinden yeni bir pazar kurgusu oluşturmaktır.
Nitekim LGS’de bu tür sorular zaten vardı. Sonuçları ortadayken “tamamını böyle yapacağız” demek yeni bir buluş değil; daha fazla kaynak, daha fazla kitap, daha fazla kurs, daha fazla özel ders demektir.
Açık söyleyelim:
Bu, eğitim üzerinden kurulan piyasanın büyütülmesidir.
Sürekli yapılan bu biçimsel değişikliklerle yeni kaynaklar, yeni materyaller ve yeni bağımlılık ilişkileri yaratılmakta; kamusal eğitim adım adım piyasanın hizmetine sunulmaktadır.
Çeyrek asırdır uyguladığı politikaların hesabını vermeden, her başarısızlığı aynı gerekçelerle meşrulaştıran ve tam tersini yaparken bile bunu “reform” diye sunan bu anlayışın önceliği eğitim değil; eğitimi ayrıcalık haline getirip piyasaya hizmet ettirmektir.
Gelin asıl bağlamı konuşalım.
Asıl bağlam;
kalabalık sınıflar, okullar arası derinleşen imkân farklılıkları ve sistemli biçimde zayıflatılan kamusal eğitim gerçeğidir.
Okulları “nitelikli–niteliksiz” diye ayrıştıran,
14–15 yaşındaki çocukları “başarılı–başarısız” diye kodlayan, eğitimi sınava indirgeyen ve çocukların gelecek umudunu törpüleyen bu düzenin kendisidir.
Öğrenciyi müşteriye, veliyi finansöre dönüştüren bu yaklaşımın sonucudur.
Öncelikle, ortaokul düzeyinde böylesi ayrıştırıcı ve damgalayıcı bir sınav olmamalıdır.
Yapılacak her sınavın ölçme-değerlendirme niteliği önemlidir;
ancak eşit koşullar sağlanmadan yapılan her değişiklik, eşitsizliği büyütür ve sınavı öğrencinin değil, ailesinin imkânlarının ölçüsü haline getirir.
Ambalaj değişir, gerçek değişmez: Eğitimi bir hak değil, ticaret alanı olarak gören bu anlayış değişmeden, çocukların geleceği değişmez.
Sınav takvimini Milli Takım maçı için bir günde öne çekebilen o “yüksek hassasiyet”; konu 10 Kasım ve Mustafa Kemal Atatürk olunca bir anda seçici bir duyarsızlığa, “program yoğunluğu” bahanesine dönüşüyor.
Ne hikmetse; 30 Ağustos’un ardından açılan okullarda kurucu iradeyi hatırlatmak “yük” sayılırken, konu iktidar övgüsü veya vakıf görünümlü tarikatlar olunca tüm çarklar; yazısıyla, programıyla ve takibiyle eksiksiz çalışıyor.
29 Ekim, 23 Nisan ve 19 Mayıs gibi en büyük bayramlarımızı yıllardır birkaç dakikalık protokollere sıkıştırabiliyorsanız; demek ki bunlar gerçekten kutladığınız bayramlar değil, sizin için geçiştirilmesi gereken bürokratik birer angarya.
Oysa nutuklarınızda dilinizden düşmeyen o “milli” ve “manevi” kelimelerinin ne ifade ettiğini sormak gerekir:
Türkiye Cumhuriyeti’nin ufkunda Atatürk’ten, tam bağımsızlıktan ve Cumhuriyet’ten daha büyük hangi değeriniz var?
Yoksa bunlar sizin için hiçbir zaman gerçek bir değer olmadı mı?
Cumhuriyetin imkânlarıyla ulaştığınız o makamlardan, bu değerlere mesafe koyan, hatta onlara yönelen bir dile savrulmak… Buna ne denir?
Dürüst olun!
Mesele net: Takvimi maç saatine göre esnetebiliyorken; 10 Kasım’a gelince bahane üretenlerle,
Cumhuriyet’e “narkoz” diyenler aynı zihniyetin farklı tonlarıdır.
Şunu iyi bilin: O irade olmasaydı bugün ne adına takvim değiştirdiğiniz o “Milli Takım” olurdu, ne başında oturduğunuz o “Milli Eğitim Bakanlığı”, ne de ulaştığınız o makamların bir meşruiyeti kalırdı.
Cumhuriyet’le mesafeniz takvime, Atatürk’le derdiniz dilinize yansıyor.
Zihniyetiniz ve hizalanmanız ortada. Ama emin olun; son sözü Cumhuriyetçi eğitim emekçileri ve gerçek yüzünüzü gören bu halk söyleyecek!
Biz Milli Takımımızı da destekleriz; “milli”nin ne demek olduğunu bize kazandıran Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i de unutmayız, unutturmayız.
Sizi de unutmayız.
Bazı sözler vardır; sahibini anlatır, niyetini ele verir. “100 yıllık narkoz” ifadesi de tam olarak böyle bir itiraftır. Bu sözler; aklın değil önyargının, muhakemenin değil ideolojik körlüğün dışavurumudur. Çünkü küçümsenmeye çalışılan şey, gerçekte hâlâ hazmedilemeyen büyük bir uyanıştır.
Onlar, cehaletin karanlığından kurtulup fikri hür nesiller yetiştirmeyi “narkoz” sanıyor; biz buna uyanış diyoruz. Onlar, kul olmayı fıtrat, biat etmeyi meziyet sayan bir düzeni özlüyor. Biz ise aklın ve bilimin rehberliğinde ayağa kalkmış bir milletin iradesini savunuyoruz.
“Narkoz” diye karalanan şey; bu toprakların makûs talihini yenen, tebaayı yurttaş yapan devrimci ruhtur. Sizin rüyanız bu ülkenin kâbusudur; bizim uyanışımız ise Cumhuriyet’in en güçlü teminatıdır.
Bu söz, bir zihniyetin maskesinin düştüğü andır. Cumhuriyet karşıtlığının açık ilanı, ideolojik husumetin inkâr edilemez belgesidir. Bu yüzden hedef aldıkları o uyanışı doğru tanımlamak gerekir.
O uyanış; kulluktan yurttaşlığa geçilen, biatin yerini aklın aldığı tarihsel bir kırılma anıdır. “Diriliş” diye sunulan hayal ise yeni değildir; sorgulamayan, itiraz etmeyen, verilenle yetinen bir toplum özleminin güncellenmiş hâlidir. Emek yerine itaati, hak yerine sadakati esas alan bir düzen anlayışıdır.
Emekçi hakları gasp edilirken susanlardan, makam ve paye peşinde koşanlardan, saray kapılarında el pençe duranlardan, üyesi yoksulken yöneticileri zenginleşenlerden, sefalet zamlarına alkış tutanlardan sendikacı olmaz; olsa olsa figüran olur.
“100 yıllık narkoz” dedikleri şey; eşitliğin, özgürlüğün ve kardeşliğin adıdır. Haksızlığa karşı hakkın, hukuksuzluğa karşı adaletin adıdır. Çünkü o dönüşüm, itaati değil özgürlüğü; biatı değil aklı büyütmüştür.
Açıkça söylemek gerekir ki; içinde zerre kadar Cumhuriyet’e ve Atatürk’e sevgi, saygı ve bağlılık taşıyan hiç kimse bu anlayışın olduğu zeminde duramaz. Bu zemin, “sarı sendika” denildiğinde herkesin aklına gelen o malum çizgidir. Cumhuriyet’e bağlı olanların yeri orası değildir; ne orada kalınır ne de oraya üye olunur.
Bizim yolumuz nettir:
Eğitim, Cumhuriyet’in temelidir.
Emek mücadelesiyle Cumhuriyet ve aydınlanma mücadelesi ayrılmaz bir bütündür.
Biz talimatı saraydan değil,
Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ten alıyoruz.
O nedenle;
Biz asla susmayız.
Asla boyun eğmeyiz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “en büyük eserim” dediği Cumhuriyet’ten asla vazgeçmeyiz.
Siz, tarihin işbirlikçileri gibi geçicisiniz.
Cumhuriyet kalıcıdır.
İlelebet Cumhuriyet!
THY üst yöneticilerinin aylık gelirleri:
Gn. Md. Bilal Ekşi: Maaş artı huzur hakkı ayda 2.416.000 TL
Bakan Ömer Bolat'ın kardeşi Ahmet Bolat: Huzur hakkı ayda 404.000 TL
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kız kardeşinin damadı Murat Seçer: Ayda 2.194.000 TL
Yıl 1908, 27 yaşında Trablusgarp’ta
Yıl 1911, 30 yaşında Balkanlar’da
Yıl 1915, 34 yaşında Çanakkale’de
Yıl 1919, 38 yaşında Samsun’a çıkan
Yıl 1920, 39 yaşında Meclis’i açan o adam:
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
İşte bir genç böyle olmalı!
TÜİK’e sormak lazım: Kasımda %0,87, aralıkta %0,89 olan enflasyon, bu ülkede ne değişti de ocak ayında %4,84’e çıktı?
Eğer TÜİK kasım ve aralık enflasyonunu 4,84 olarak açıklasaydı;
İşçi ve bağ-kur emekli aylıkları zam oranı yüzde 21,2
Memur ve memur emeklilerinin enflasyon farkıyla zammı da yüzde 28,1 olacaktı.
86 milyonun, emeklinin, işçinin, memurun hakkı TÜİK’in yakasındadır!
#avod anlık fiyat 5.74₺
%40 kâr bıraktı 7 ocakta yazmıştım,20 günde yarı yarıya katladık kazancı.
Dileyenler için ilk yazdığım tarih ve analizim aşağıdadır, bereketini görün.