“Ne olacak? Biz allâme-i cihan mı olacağız?” diye sorabilirsiniz. Ben bunu defalarca söyledim, yapılacak tek şey suç ortaklığını reddetmekten ibarettir. “Ben kirlenmeyi reddediyorum. Ben pisliğin bir parçası olmayacağım!” dediğiniz andan itibaren, yapılması gereken şeyin en doğrusunu yapmışsınızdır. Fazlasını yapmanıza lüzum yoktur. “Ben hayatımın geri kalan kısmını lanetin bir kısmını icra etmek üzere tamamlamayacağım.” dediğiniz zaman, o iş olmuş bitmiştir. Ondan sonrası Allah’ın size gösterdiğiyle yürür. Şimdi diyeceksiniz ki, “Ondan öncesi Allah’ın yaptığı değil mi?” Evet, ondan öncesi de Allah’ın yaptığı ama Allah ancak fasıkları saptırır. Siz kendinizi fısktan uzak tutmak konusunda hiçbir gayret sarfetmeyeceksiniz, ondan sonra “Allah bana niye hidayet vermedi?” diyeceksiniz.
İsmet Özel, İstiklâl Yürüyüşleri (2008)
Türk milletinin ölüsü Çanakkale'de İngiliz ve Fransız Savaş gemilerinin geçmesine müsaade etmedi.
"Biz Çanakkale'de Türklerle değil Allah'la savaştık" diyen Churchill'in içine daldığı bu müsaadesizlik Türklerin bir İstiklal Savaşı vermelerinin yolunu açtı.
İsmet Özel
"Yarabbi benim kıyamet gününde vereceğim hesabı kolaylaştır!"
diye dua edeceğine,
"Çocuğumun eli ekmek tutsun yeter!"
diye dua ediyor.
Bu başımıza gelen en büyük kötülüktür.
İSMET ÖZEL
"Adam kadını kesip sonra da yakmış!" haberi karşısında çok hızlı bir şekilde "Siyah zeytin mi alalım, yoksa yeşil zeytin mi?" diye düşünmeye hızla geçiş yapabiliyoruz.
"Bir bebek tecavüze uğramış," haberini okuduktan hemen sonra arama motoruna yazdığımız "Botoksu kaç cc yaptırsam acaba?" sorusu kadar suni, en az botoks kadar samimiyetsiz insanlara dönüşmeye başladık.
Anahaberde alt yazı geçiyor "Gazze'de insanlar cenazelerini poşetler ile taşıyor," diye "Çayın altını kapattım mı acaba?" diye düşünürken buluyoruz birdenbire kendimizi.
İnsanlığımızı sallama çay tadında yaşayıp gidiyoruz böyle böyle işte...
Modern zamanların en yeni sporu: Duyarsızlık Maratonu.
Bakın, bu yazıyı okurken bile bir çoğunuzun "Eh, işte bir başka dramatik tespit daha," diyerek omuz silktiğinizi duyar gibiyim. Şu kadar gerçeği duymayı bile konfor alanımıza tecavüz sayıyoruz. Bu kadar çok şaşırmamız gereken şeyler karşısında bile bir "mmeh" tepkisi veren bir toplum haline geldik.
Özlemler, nefretler, sevinçler, öfkeler bizi eskisi kadar şaşırtmıyor. Habere ve haber detayına çok fazla maruz kalmamızın bir sonucu bu.
Heyecalanamıyoruz...
Bir bebeğin ilk adımları, ayın öylece havada asılı durması, kuşların renkleri, gülmek, kedilerin pembe burunları ve dahi çürümek ve en çok da insanın kendi karanlığı bizi artık hiç şaşırtmıyor. Buz gibi kaskatı kesilmiş ölü ruhlarımızı ısıtacak bedenlere muhtacız.
Düşünmeyi ötelediğimiz, düşünmeyi zaman kaybı gördüğümüz ve yarış atları olduğumuz bir hız çağında yaşadığımız için oluyor böyle.
Odunlara benzetiyorum biraz bizi aslında.
Kurumuş, sertleşmiş, renksiz ve tek işe yarayan yanı sobaya atılmak kalan odunlar gibiyiz...
Güya yapmamız ve çözmemiz gereken o kadar önemli mesele var ki hem rutinin muhteşemliğini hem de insanlığın son trenini kaçırıyoruz.
Hep bir yerlere koşup yetişmek zorundayız. Hep bir şeyleri başarmak zorundayız. Hep, hep olmak zorundayız bu çağda. Her şeyi görmek her şeyi duymak her haberi okumak her konuda konuşmak zorundayız artık. Bu kadar çok hep olurken nasıl hiç oluyoruz anlamıyorum.
Bir ayna ve bir de yanmak lâzım yeniden doğmaya...
Ezgi Akgül
13 Eylül 2024 Cuma
Narin Sıla Enes Güran jahrein
İsmet Özel'in 'Bir Devrimcinin Armonikası'nın girişinde:
"binlerce, binlerce çocuk
koşarak dokumuş benim kumaşımı" diyor ya, bu mısra geliyor aklıma kaç gündür.