Hayat bana şunu öğretti: İyi olmak, herkese sonsuz anlayış göstermek demek değilmiş. İnsan bazen iyi niyetle uzattığı elin, bir gün kendisine karşı kullanılabileceğini yaşayarak öğreniyor.
Uzun zaman insanları kendim gibi sandım. Ben kötü düşünmüyorsam karşımdaki de düşünmez, ben birinin çaresizliğini kullanmıyorsam o da benimkini kullanmaz, ben verdiğim değeri kirletmiyorsam o da kirletmez sandım. Yanılmışım. Bazı insanlar iyiliği kıymet olarak değil, kullanılabilecek bir imkân olarak görüyor. Sınır koymadığınız her yerde biraz daha ilerliyor, verdiğiniz değeri zamanla kendi hakkı zannediyor.
Ama bütün bunlar bana kötü olmayı öğretmedi. Sadece iyiliğimi kime emanet edeceğimi öğretti.
Artık biliyorum ki iyi kalmakla kendini kullandırmak aynı şey değil. Affetmek, yeniden aynı kapıyı açmak değildir. Merhamet etmek, sınırlarından vazgeçmek değildir. Bir insana yardım etmek de ona hayatınız üzerinde söz hakkı vermek değildir.
Geçmişime baktığımda artık yalnızca kırıldığım yerleri görmüyorum. Bana neyi bir daha yaşamamam gerektiğini öğreten dersleri görüyorum. Geçmişimi sırtımda taşımıyorum; ondan öğrendiklerimle yolumu çiziyorum.
Ve bütün bunların sonunda kalbimde kalan en büyük şey yine şükür… Çünkü düştüğüm zamanlarda beni kaldıranın, yanlış kapılardan döndürenin ve bazen benim dahi göremediğim kötülüklerden beni koruyanın Rabbim olduğunu biliyorum.
Şimdi tek duam; iyi kalırken kendimi kaybetmemek, merhamet ederken sınırlarımı korumak, kimsenin karşısında onurumdan taviz vermeden yaşayabilmek ve Allah'ın bana emanet ettiği ömrü daha temiz, daha bilinçli ve daha güzel tamamlayabilmek.
İyiliğimden vazgeçmeyeceğim.
Sadece onu hak etmeyen yerde tüketmeyeceğim.
İnsan hangi yola çıkarsa çıksın, o yolun değerini yalnızca vardığı yer değil, hangi niyetle ve hangi yöntemlerle yürüdüğü belirler. Haklı bir amaç taşıdığını söylemek tek başına yeterli değildir. Çünkü insan adalet isterken adaletsizleşiyor, hakkı savunurken başkasının hakkını çiğniyor ve gerçeği ararken kendi çıkarını ölçü hâline getiriyorsa, savunduğu değerlerle kendi davranışları arasında derin bir çelişki oluşur.“Kendi çıkarlarını ilah edinmek” tam da bu noktada çok güçlü bir uyarıdır. İnsan bazen menfaatini öylesine merkeze koyar ki haklı olanı değil, kendisine yarayanı haklı görmeye başlar. Oysa adalet, yalnızca bizim lehimize olduğunda savunacağımız bir değer değildir. Gerçek adalet; gerektiğinde kendi çıkarımızın karşısında bile hakkın yanında durabilmektir. Çünkü başkasına karşı kullandığımız haksızlığın bir gün dönüp bizi yaralamayacağının hiçbir garantisi yoktur. Ektiğimiz tohumun ne olduğunu çoğu zaman biçtiğimizde anlarız.
Bu yüzden “Hiçbir diken, akrebin iğnesi ile çıkarılmaz” sözü meselenin özünü anlatıyor. Bir kötülüğü başka bir kötülükle, bir haksızlığı başka bir haksızlıkla ortadan kaldırmaya çalışmak çözüm değildir. Zehir, panzehir olmaz. Hak, hakla; hukuk, hukukla; adalet ise yine adaletle korunur. İnsan sonunda yalnızca vardığı yerden değil, oraya giderken ardında bıraktığı izlerden de sorumludur.
İnsan, kötülükle, zulümle ve haksızlıkla karşılaştığında yalnızca dünyanın çirkin yüzünü değil, kendi vicdanının ne kadar diri kaldığını da görür. Çünkü asıl mesele, kötülüğün varlığı kadar insanın ona nasıl karşılık verdiğidir. Bugünün dünyasında iyilik dahi çoğu zaman görünür olma arzusuna, merhamet alkış beklentisine, dua ise insanların onayına bağlanabiliyor. Oysa gerçek iyilik, kameranın kadrajına değil vicdanın derinliğine; insanların takdirine değil Allah’ın rızasına yöneldiğinde anlam kazanır.
Bir yoksulun kapısını çalarken elimizin verdiğinden önce kameranın ne gördüğünü düşünüyorsak, merhametin ruhundan uzaklaşmaya başlamışız demektir. Bir çocuğun avucuna bırakılan ekmeğin sıcaklığından çok, o anın nasıl görüneceğini hesaplamak; iyiliği insanın acısından koparıp bir gösteriye dönüştürür. Oysa merhamet sessizdir; karşılık beklemez, alkış aramaz, kendisini ispat etme ihtiyacı duymaz. Çünkü iyiliğin gerçek değeri, kaç kişinin gördüğünde değil, hangi niyetle yapıldığında saklıdır.
Kirli zamanlardan geçerken temiz kalabilmek ise yalnızca iyi niyetle mümkün değildir. İnsan her gün kendi kalbine dönmeli, niyetini sorgulamalı, vicdanını diri tutmalı ve kendisine emanet edilen hayatın hesabını bir gün vereceğini unutmamalıdır. “Bunu neden yapıyorum, kimin görmesini istiyorum, nefsim için mi yoksa gerçekten doğru olduğu için mi?” diye kendisini yoklamalıdır. Çünkü temiz kalmak, dünyadan uzaklaşmak değil; dünyanın içinde yaşarken kalbini dünyanın kirine teslim etmemektir. Asıl vicdan terbiyesi de tam burada başlar.
Kurşun kalem meteforu;
Kalemin dışındaki tahta değil, içindeki öz yazıyor. Yani insanı değerli kılan dışarıdan görünen kabuk değil; içindeki cevher.Bir kurşun kaleme baktığımızda ilk gördüğümüz şey onun dışındaki tahtadır. Oysa kâğıda dokunan, kelimeleri meydana getiren ve geride iz bırakan şey dışındaki kabuk değil, içinde saklanan özdür. İnsan da böyledir. Bedeni, görünüşü, unvanı, sahip oldukları yalnızca dışını kuşatan kabuktur. Asıl değerli olan, içinde taşıdığı akıl, vicdan, irade ve yaratılışına yerleştirilen cevherdir.
Fakat kalemin içindeki o cevherin ortaya çıkabilmesi için bazen yontulması gerekir. Kalemtıraş tahtayı eksiltirken aslında kalemin özünü görünür hâle getirir. Hayatın acıları, kayıpları, yalnızlıkları ve imtihanları da kimi zaman böyledir. Biz eksildiğimizi zannederken belki de üzerimizdeki fazlalıklar yontuluyordur. Her yontuluş can acıtabilir; fakat insan bazen ancak dışındaki kabuk inceldiğinde içinde taşıdığı değerin farkına varır.
Silgi ise bize başka bir hakikati hatırlatır; Değerli olmak, hiç hata yapmamak değildir. Kalem yanlış da yazabilir. İnsana verilen asıl büyük imkân, yanlışını fark edip silebilmesi, tövbe edebilmesi ve aynı sayfaya yeniden doğru bir cümle yazabilmesidir. Silinen yerin izi bazen kâğıtta kalır; tıpkı yaşadıklarımızın bizde bıraktığı izler gibi. Ama iz kalması, hikâyenin orada bitmesi demek değildir.Belki de yaratılışın sırrı burada saklıdır: Kalemtıraş kabuğu yontar, silgi yanlışı temizler, fakat yazıyı meydana getiren daima içerideki cevherdir. İnsan da hayat boyunca biraz yontulur, biraz siler, biraz yeniden yazar. Ta ki dışındaki fazlalıklardan sıyrılıp içinde taşıdığı emaneti fark edene kadar.Çünkü insanın gerçek değeri, dışarıdan ne kadar kusursuz göründüğünde değil; yontulduğunda içinden ne çıktığında ve elindeki ömür sayfasına ne bıraktığında anlaşılır.
Nasreddin Hoca’nın yüzyıllar öncesinden bugüne bıraktığı o küçücük soru, aslında insanın adalet anlayışına tutulmuş kocaman bir aynadır: “Hırsızın hiç mi suçu yok?” Bir eve hırsız girer; herkes ev sahibine döner: “Kapıyı neden kilitlemedin, pencereyi neden açık bıraktın?” Elbette tedbir önemlidir. Fakat tedbirsizlik, hırsızlığı masumlaştırmaz. Çünkü bir davranışın nedenlerini anlamaya çalışmak başka, o davranışın sorumluluğunu ortadan kaldırmak bambaşka bir şeydir.Belki de aynı soruyu bugün başka davranışlar için sormamız gerekiyor. Bir çocuk neden yalan söyler? Bir eş neden gerçeği saklar? Bir çalışan neden hatasını inkâr eder? Çoğu zaman yalnızca “Neden yalan söyledin?” diye soruyoruz. Oysa bazen asıl soru şudur: “Gerçeği söylemek sana neden bu kadar tehlikeli geldi?” Çünkü insan yalnızca doğruyu ve yanlışı öğrenmez; hangi davranışın kendisini koruduğunu da öğrenir. Eğer doğruyu söylediğinde aşağılanıyor, küçümseniyor, tehdit ediliyor veya sevgiden mahrum bırakılıyorsa zamanla zihninde başka bir denklem kurulabilir: “Gerçek beni korumuyor.”
Bir çocuğun dürüstlüğünü istiyorsak, önce onun gerçeği söyleyebileceği güvenli bir alan oluşturmalıyız. Gerçeği söylediğinde onu dinlemek yerine azarlarsak; hatasını kabul ettiğinde onu utandırırsak; korkularını anlattığında küçümsersek, ona farkında olmadan dürüstlüğü değil saklanmayı öğretebiliriz. Yıllar sonra aynı çocuk bir yetişkin olduğunda patronundan hatasını, eşinden korkusunu, ailesinden gerçeğini saklayabilir. Çünkü çocuklukta öğrendiği eski soru hâlâ zihnindedir: “Gerçeği söylemek mi daha güvenli, saklamak mı?” Bu, yalanı haklı çıkarmak değildir. Yalanın sorumluluğu yine yalan söyleyene aittir. Fakat insan davranışını gerçekten anlamak istiyorsak yalnızca sonucu değil, o sonuca giden yolu da görmek gerekir. Çünkü bazen yalan ilk problem değildir; çok daha önce kırılmış bir güvenin, cezalandırılmış bir dürüstlüğün ve yıllarca büyütülmüş bir korkunun dışarıdan görünen son belirtisidir. İşte Nasreddin Hoca’nın sorusu tam burada yeniden anlam kazanıyor: “Hırsızın hiç mi suçu yok?” Elbette var. Fakat ardından başka sorular da sormalıyız: Gerçeğin sürekli cezalandırıldığı bir evin hiç mi payı yok? İnsanların hata yapmasına izin vermeyen bir yöneticinin hiç mi payı yok? Konuşanın susturulduğu, itiraf edenin aşağılandığı, duyguların küçümsendiği bir ilişkinin hiç mi payı yok? Çünkü dürüstlük yalnızca karakter meselesi değildir; aynı zamanda güven meselesidir. İnsan, gerçeğin başına bela açmayacağını bildiği yerde daha rahat konuşur. Bu yüzden belki de çocuklarımıza, eşimize, dostumuza ve çevremizdeki insanlara verebileceğimiz en kıymetli güvence şudur: “Doğruyu söylediğinde hata yapmış olabilirsin; ama gerçeği söylediğin için seni cezalandırmayacağım.” Ve belki asıl mesele, insanların hiç hata yapmadığı bir dünya kurmak değildir. Asıl mesele, insanların hatalarını saklamak zorunda hissetmediği kadar güvenli ilişkiler kurabilmektir.Çünkü bazen bir insanı dürüst yapan şey yalnızca doğruluğa olan inancı değil, gerçeği söylediğinde hâlâ sevileceğine, dinleneceğine ve insanlığından hiçbir şey kaybetmeyeceğine duyduğu güvendir.( Alıntıdır. )
Nisâ Suresi’nde anlatıldığı üzere insan, yalnız gördükleriyle değil; görmediği niyetler, duyduğu sözler ve taşıdığı sorumluluklarla da sınanır. Adını “kadınlar” anlamına gelen Nisâ’dan alan bu sure; adaletin, hakkın, emanetin ve insan ilişkilerindeki sorumluluğun üzerinde dururken, insana çok derin bir ölçü de bırakır: Her söylenene inanma, her duyduğunu yayma, insanların gizlediğini çözmeye çalışırken kendi kalbini yorma. Çünkü insan yüzleri görür, Allah niyetleri; insan sözleri işitir, Allah söylenmeyeni de bilir. Biz hayatın yalnızca birkaç satırını okurken, Allah hikâyenin tamamını bilmektedir.
Belki de hayat, karanlıkta elimizde bir kandille yürüdüğümüz uzun bir yol gibidir. O kandil bütün yolu bir anda aydınlatmaz; yalnızca atacağımız birkaç adımı gösterir. Kur’an ise o kandilin ışığıdır. Nisâ Suresi’nin “Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı?” çağrısı, insana sadece okumayı değil, okuduğunu kalbine indirip hayatına bakmayı öğretir. Her insanın yükünü sırtımıza alamayız, herkesin kalbini değiştiremeyiz, her haksızlığın hesabını kendi ellerimizle göremeyiz. Fakat kendi adımımızı doğru atabilir, bir iyiliğe vesile olabilir, bir kalbi incitmekten sakınabilir ve gerisini Allah’a emanet edebiliriz. Çünkü Nisâ’nın hatırlattığı gibi, güzel bir işe vesile olanın o güzellikten bir payı vardır.Nisâ Suresinden çıkarılabilecek belki de en güzel hayat derslerinden biri şudur: İnsan, başkalarının karanlığını çözmeye uğraşırken kendi ışığını söndürmemelidir. Bazen sana söylenenle arkandan söylenen aynı olmayacak, bazen iyiliğinin karşılığını göremeyecek, bazen de neden yaşadığını anlayamadığın yolların içinden geçeceksin. İşte tam orada tevekkül başlar: Sen iyiliğini eksiltme, doğruluktan ayrılma, kalbinin kandilini koru ve yürümeye devam et. Çünkü sen yolun nereye vardığını görmesen de yolun sahibi biliyor. Ve belki insanın kendisine sorması gereken en derin soru da budur: “Allah benim görmediğimi görüyorken, neden insanların gizlediğiyle yorulayım; bana düşen, O’nun huzuruna nasıl bir kalple varacağımı düşünmek değil midir#NisâSuresi #KalbinPusulası ve #YolunSahibiBiliyor🌿
Boşanma Davasının Kazananı Olmaz;
Yıllardır gördüğüm boşanma, dosyalarınin bana öğrettiği en acı gerçeklerden biri şudur: Boşanmanın kazananı olmaz; fakat en ağır kaybedeni çoğu zaman çocuktur. Bir zamanlar aynı hayatı paylaşmış iki insan, ayrılık noktasına geldiğinde ne yazık ki bazen birbirini yenilmesi gereken bir rakip gibi görmeye başlıyor. Oysa evlilik bitebilir, eşler birbirinden vazgeçebilir; fakat annelik ve babalık boşanma kararıyla sona ermez. İnsan eşinden boşanabilir ama çocuğundan boşanamaz.Çocuk ne annesinden vazgeçmek ister ne de babasından. Annesinin yanındayken babasını, babasının yanındayken annesini özler. Onu taraf seçmeye zorlamak, diğer ebeveyni kötüleyerek sevgisini sorgulatmak ya da çocuğu intikamın ve hesaplaşmanın aracı hâline getirmek, küçücük bir yüreğe yetişkinlerin taşıyamadığı yükleri bırakmaktır. Yıllar geçer, dava dosyası kapanır, taraflar hayatlarına devam eder; fakat çocukta bırakılan terk edilme, değersizlik ve aidiyetsizlik duygusunun izleri bazen yıllarca sürebilir.
Bu nedenle bir boşanmanın gerçek başarısı, mahkemeden kimin daha fazla şey alarak çıktığı değildir. Gerçek başarı; bütün kırgınlıklara rağmen çocuğun ruhunu koruyabilmek ve yıllar sonra onun; “Annemle babam birbirinden ayrıldı ama ikisi de benden ayrılmadı; beni birbirlerine karşı kullanmadılar.” diyebilmesini sağlamaktır. Çünkü bir evlilik sona erebilir; fakat bir çocuğun çocukluğu bir kez yaşanır. Onun telafisi yoktur.
#BoşanmanınKazananıOlmaz #ÇocukHakları #AileHukuku #ToplumsalFarkındalık
Bazen geçmişi düşündüğümde, anneannemden ve babaannemden bana kalan en büyük mirasın bir eşya ya da maddi bir değer olmadığını fark ediyorum. Bana bıraktıkları asıl miras; inanç, ibadet, merhamet, misafire hürmet ve güzel hatıralarla örülü bir hayat anlayışıydı. Onların hayatında namaz, oruç ve ibadet günlük yaşamın dışında duran bir görev değildi; hayatlarının tam merkezindeydi. Sabahlarını da akşamlarını da inançlarıyla yaşarlardı. Namazlarını aksatmaz, ibadetlerini önemser, nafile namazlarla gönüllerini diri tutarlardı. Nice zorluklar, yokluklar, çalkantılı dönemler görmelerine rağmen inançlarından taviz vermemişlerdi. Belki de bugün onları düşündüğümde yüzlerindeki o huzuru ve nuru hatırlamam bundandır.
Onlardan yalnızca ibadeti değil, insana verilen değeri ve misafirin kıymetini de öğrendim. Habersiz kapılarını çalsak yüzlerindeki sevinç görülmeye değerdi. Evde ne varsa hemen önümüze koyarlardı. Sofranın zenginliği yemeğin çeşidinden değil, gönüllerinin genişliğinden gelirdi. Babaannemin bizim için sakladığı beyaz köpük sucuğunu hiç unutmuyorum. Ben gittiğimde onu sakladığı yerden çıkarır, “Bunu size ayırdım.” derdi. Çocukken bunun sadece güzel bir ikram olduğunu düşünürdüm. Şimdi anlıyorum ki mesele sucuk değildi; biz yokken de bizi düşünmüş olmasıydı. Sandıkta saklanan aslında bir yiyecek değil, torununa ayrılmış bir pay, bir bekleyiş ve kocaman bir sevgiydi.
Çocukluğumdan kalan daha nice görüntü hâlâ gözümün önünde. Ahşap evler, kerpiç duvarlar, beyazlamış örülü saçlar, o klasik başörtüleri, düğünlerde kaynayan yahni kazanları, kazanın altında yanan odunlar, ekmek yapılırken etrafa savrulan un… Anneannemle yediğim küçücük bir narı bile bugün hâlâ hatırlıyorum. İnsan yıllar geçtikçe anlıyor ki çocuk hafızasında kalan şeylerin büyüklüğü maddi değerleriyle ölçülmüyormuş. Bir nar, bir sofra, bir sandık, bir koku, bir bakış yıllar sonra bile insanın içini ısıtabiliyorsa, demek ki o anların içinde çok büyük bir sevgi varmış.
Belki evleri bugünkü kadar gösterişli değildi, imkânları sınırlıydı, hayatları daha zordu. Ama bana göre çok daha başka bir zenginlikleri vardı. Gelen insanı yük olarak görmez, misafirin gelişini bereket sayarlardı. Torununu gördüğünde gözleri dolar, elindekinin en güzelini onun önüne koyarlardı. Bugün sahip olduğumuz imkânlar çok daha fazla olabilir; fakat insan bazen o eski kerpiç evlerdeki samimiyeti, sıcaklığı ve aidiyet duygusunu arıyor. Çünkü evler küçüktü ama gönüllerde herkese yer vardı.Elbette onlar da insandı; kusurları, öfkeleri, kendilerine has deli dolu tarafları vardı. Fakat ben onlardan almam gereken güzellikleri aldığıma inanıyorum. Namazın ve ibadetin insan hayatındaki yerini, inançla yürümenin verdiği gücü, misafire hürmeti, paylaşmayı, merhameti ve insanın ardında güzel hatıralar bırakmasının kıymetini onlardan öğrendim. Bugün artık ikisi de yanımda değil ama öğrettikleri hâlâ benimle. Şimdi çok daha iyi anlıyorum ki insanın gerçek mirası malı ve mülkü değil; kendisinden yıllar sonra bile bir torununun gönlünde hayırla anılabilecek bir hayat bırakabilmesidir.
Allah anneannemden de babaannemden de gani gani razı olsun. Rabbim rahmetiyle muamele etsin, kabirlerini nurlandırsın, mekânlarını cennet eylesin. Bana bıraktıkları güzel değerleri çocuklarıma ve benden sonraki nesillere aktarabilmeyi nasip etsin. Çünkü bazı insanlar bu dünyadan giderler ama dualarıyla, öğrettikleriyle, kokusunu bile unutamadığımız evleriyle ve kalbimize bıraktıkları güzel hatıralarla yaşamaya devam ederler.
Bu satırları yalnızca anneannemi ve babaannemi yâd etmek için değil; bize bıraktıkları o güzel kültürden bir parça da olsa yarına kalsın diye yazdım. Belki okuyan birinin de çocukluğundaki bir sofrayı, bir kokuyu, bir duayı, kendisi için sandıkta saklanan küçücük bir emaneti hatırlatır…
Çünkü kültür, hatırladığımız ve yaşattığımız sürece kaybolmaz. 🤍
#AnadoluKültürü #Değerlerimiz #KültürelMiras #GeçmiştenGeleceğe
Ankebût metaforu, insanın yalnızca dış dünyada değil, kendi kalbinde inşa ettiği sahte güven alanlarını anlatan çok derin bir temsildir. Örümcek ağını kendi özünden çıkararak ördüğü gibi insan da korkularından, arzularından, beklentilerinden ve sahip olduklarından kendisine görünmez bir dünya örer; malına, makamına, bilgisine, insanlara, hatta kendi gücüne dayanarak emniyette olduğunu düşünür. Oysa Kur’an’ın “evlerin en çürüğü örümceğin evidir” ikazı, ağın varlığından ziyade ona yüklenen sığınak anlamını sorgulatır. Çünkü insanı aldatan çoğu zaman hiçbir şeye sahip olmaması değil, sahip olduklarının kendisini koruyabileceğine inanmasıdır. Böylece Ankebût, insanın dışarıdaki putlardan önce kalbindeki dayanakları sorgulamasına çağrıdır: Neye sahip olduğumuzdan çok, neye yaslandığımız meselesidir.Ankebût’un en derin çağrısı budur: Kalbini taşıyamayacak şeylere yaslama; çünkü her ağ çözülür, her sebep tükenir, her suret dağılır. Kalıcı olan yalnızca Hakk’tır.#Ankebut #AnkebutSuresi #KuranıKerim #Tasavvuf #İrfan #Tevekkül #Tevhid #Hakikat #Marifetullah #Maneviyat #Kalp #Nefis #Tefekkür #HakkaYolculuk #Allah’aTevekkül #Gönül #İslamiTefekkür #Kuranınİzinde
İnsan Allah’a yaklaştıkça büyüdüğünü değil, aslında ne kadar küçük ve muhtaç olduğunu fark eder. Hakiki maneviyat, insanın kendisini başkalarından üstün görmesi değil; benliğinin sesini azaltıp kulluğunun farkına varmasıdır. Çünkü ilim arttıkça kibir değil tevazu, ibadet arttıkça gösteriş değil mahcubiyet, Allah’a yakınlık arttıkça “Ben oldum.” sözü değil, “Rabbim, Senin lütfun olmadan ben neyim?” teslimiyeti doğmalıdır.
İnsan bazen sahip olduğu bilgiyi, yaptığı ibadeti, gördüğü güzellikleri ve yaşadığı manevî hâlleri kendisine ait zanneder. Oysa toprak, üzerine yağmur yağmadan nasıl yeşeremezse insan da Allah’ın rahmeti ve ihsanı olmadan kendi başına hiçbir güzelliğin gerçek sahibi değildir. Toprak çiçeği meydana getirdi diye övünmez; yağmuru kabul eder, tohumu bağrında taşır ve kendisine verilen emaneti yeşertir. Belki kulun hâli de böyledir: Güzellik bizden değil, bize verilendendir.Bu yüzden manevî yolculuğun en büyük tehlikelerinden biri, Allah’ı ararken insanın dönüp kendisine hayran kalmasıdır. “Ne kadar biliyorum, ne kadar ibadet ediyorum, ne kadar ilerledim.” dediğimiz yerde nefis, en güzel elbiselerini giyerek yeniden karşımıza çıkabilir. Oysa mesele makam sahibi olmak değil, makamların sahibini unutmamaktır. Mesele olağanüstü hâller yaşamak değil, sıradan bir günün içinde dahi Allah’ın huzurunda olduğunun şuuruyla yaşayabilmektir.
Belki de gerçek yükseliş tam burada başlıyor: İnsan yükseldikçe başını daha çok eğebiliyorsa, bildikçe daha az hüküm veriyorsa, ibadet ettikçe başkalarının kusuruyla değil kendi kusuruyla meşgul oluyorsa, Allah’a yaklaştıkça insanlara karşı daha merhametli oluyorsa… İşte o zaman bilgi kalbe, ibadet ahlâka, kulluk hayata dokunmaya başlamış demektir.Çünkü yolun sonunda insanın elinde övünebileceği bir “ben” değil, sığınabileceği bir Rab kalmalıdır. Ve kul bütün öğrendiklerinin, bütün arayışlarının, bütün makam ve hâllerin ardından aynı hakikate varmalıdır:Ben kulum; Rabbim Sensin.Bende güzel olan ne varsa Senin lütfundandır.Bana düşen ise lütfunla övünmek değil, ona layık bir kul olabilmek için ömür boyu gayret etmektir.#Tasavvuf #İmamıRabbani #Mektubat #NefisTerbiyesi #Marifetullah #Tevazu #Kulluk
İnsan hayatında akıl ve ilim ne kadar vazgeçilmezse, insana iyiyi kötüden, helali haramdan, doğruyu yanlıştan ayırmayı ve hangi istikamette yürümesi gerektiğini gösteren din ve Kur’an-ı Kerim de bir rehber gibi vazgeçilmezdir. İlim bize dünyayı ve onun işleyişini anlamayı öğretirken, vahiy sahip olduğumuz bilgiyi hangi amaçla, hangi ölçüler içerisinde ve hangi istikamette kullanmamız gerektiğini öğretir. Çünkü insanın ihtiyacı yalnızca yolu görmek değil, kendisine saadet ve selamet getirecek doğru yolu bulabilmektir.
Kimiz ve kim değiliz sorusu, çağımızın bütün hızına rağmen insanın yakasını bırakmayan ağır bir sorudur. Bizi birbirimizden ayıran kendine özgü hikâyelerimiz nerede kaldı, hangi kelimeler yalnız bizim kelimelerimiz olarak içimizden doğuyor, hangi suskunluklarımız bize ait, hangi korkularımız gerçekten kendi yaşadıklarımızdan geliyor, hangi sevgilerimiz başkasından öğrenilmiş bir davranışın tekrarı değil, kalbimizin derininden gelen sahici bir yöneliş olarak yaşıyor? Konuştuğumuz bunca dil arasında hangisi gerçekten bizim dilimizdir? İş yerinin dili, siyasetin dili, sosyal medyanın dili, ailede öğrendiğimiz dil, acılarımızın dili, başarılarımızı anlatırken kullandığımız dil, kendimizi savunurken sertleşen dil, yalnız kaldığımızda içimizden geçen mahcup ve kırık dil arasında hangisine gerçekten kendimiz diyebiliriz? İnsan, kendi dilini kaybettiğinde yalnız kelimelerini kaybetmez; kendisini anlama, başkasına varma ve Allah’ın kendisine emanet ettiği varlık sırlarını taşıma biçimini de kaybeder.Bu kimlik bulanıklığının en derin sebebi, insanın kendisini dış kayıtlarla tanımlamaya alışmasıdır. Kartvizit insanın mesleğini gösterebilir ama kalbinin istikametini göstermez; CV insanın hangi işlerde çalıştığını söyleyebilir ama hangi acılarla olgunlaştığını anlatmaz; banka kartları alım gücünü bildirebilir ama bir insanın hayatta neyi satın alamayacağını öğretmez; sosyal medya profili görünür yüzü düzenleyebilir ama gece yarısı insanın kendi iç karanlığıyla baş başa kaldığında hangi sesle konuştuğunu açıklayamaz. Modern insan, dışarıdan tanınabilir hâle geldikçe içeriden tanınmaz hâle geliyor. Kendi hesabına giriş yaparken iki aşamalı doğrulamadan geçen insan, kendi kalbine girerken hiçbir doğrulama yapmadan geçiyor; başkalarına gösterdiği imajı korumak için büyük emek harcıyor, fakat kendi iç hakikatini yalanlardan, korkulardan ve alışılmış rollerden temizlemek için aynı emeği göstermiyor. Bir zamanlar insanın hikâyesi yüzünde, sesinde, yürüyüşünde, evinin eşiğinde, kullandığı kelimelerde, başkalarına yaklaşma biçiminde, acı karşısındaki sükûnetinde ve sevinci taşıma terbiyesinde okunurdu. Şimdi hikâyeler, çoğu zaman profillerin içine sığdırılmış kısa tanıtımlara, düzenlenmiş fotoğraf albümlerine, filtrelenmiş anlara, başarı listelerine, yapay bir neşeye ve gerektiğinde hemen değiştirilebilen görüntülere indirgeniyor. İnsan, kendisini anlatmak için daha çok araca sahip oldukça, sahiden anlatılabilir yanlarını daha fazla saklıyor. İçimizde kırık dökük hatıralar, kimseye emanet edilemeyen acılar, çocukluğun karanlıkta kalan odaları, yarım kalmış özürler, vaktinde söylenmemiş sevgiler, unutulmuş dualar, taşınmış ama dile getirilmemiş yükler dururken, dışarıya çoğu zaman iyi aydınlatılmış, kenarları düzeltilmiş, kusurları silinmiş, yorgunluğu görünmez kılınmış bir yüz gösteriyoruz. Fakat insanın hakikati, en çok düzeltmediği yerlerde, saklamaya çalıştığı çatlaklarda ve herkesin geçtiğini zannettiği sessizliklerde durur.Bu yüzden modern hayatın en büyük trajedilerinden biri, insanın çok görünür olup çok az anlaşılmasıdır. Herkes bir şekilde görünmek istiyor; fotoğrafla, cümleyle, başarıyla, öfkeyle, güzellikle, acıyla, mağduriyetle, neşeyle, fikirle, görüntüyle, itirazla ve bazen yalnızca varlığını belli eden küçük işaretlerle görünmek istiyor. Fakat görünmek ile anlaşılmak aynı şey değildir. Görünürlük, kalabalığın gözünden geçmektir; anlaşılmak, bir insanın kalbinde yer bulmaktır.(Alıntıdır)
Bir milleti ayakta tutan yalnızca güçlü ekonomisi ya da gelişmiş şehirleri değildir. Asıl güç; ahlakında, vicdanında, adaletinde, aile yapısında ve köklerine olan bağlılığındadır. Toplumlar çoğu zaman dışarıdan gelen tehlikelerle değil, içeriden çürüyen değerleriyle zayıflar. Eğer aileyi, eğitimi, merhameti, dürüstlüğü, tarih şuurunu ve manevi değerlerimizi kaybedersek, en büyük beka sorununu da kendi ellerimizle hazırlamış oluruz. Güçlü bir gelecek; sağlam karakterli, vicdan sahibi, tarihini bilen ve değerlerine sahip çıkan nesillerle inşa edilir. Unutmayalım ki, bir toplumun gerçek zenginliği sahip olduğu servet değil, yetiştirdiği insanın ahlakı ve vicdanıdır.
Fatih Sultan Mehmet, gemileri karadan yürüttü. Çünkü yollar tükendiğinde durmak ve teslim olmak kolaydır; asıl cesaret, bütün engellere rağmen inançla yeni bir yol açabilmektir. Çoğu insan imkânsız denileni kabul ederken o, vazgeçmek yerine çözüm aradı ve tarihin akışını değiştirdi. Gerçek zafer, engellere boyun eğenlerin değil; umudunu, azmini ve inancını kaybetmeden yeni yollar inşa edenlerindir.
Ezanın sesi gökyüzünden gönlüme süzülürken içimde tarifsiz bir huzur beliriyor; sanki bütün yorgunluğum susuyor, kalbim Rabbime yöneliyor. O güzel duyguyu bana tattıran Allah’ıma sonsuz hamd ve şükürler olsun. Elhamdülillah… Rabbim minarelerimizden yükselen ezan seslerini hiçbir zaman susturmasın; vatanımızı ezansız, bayrağımızı gölgesiz, gönüllerimizi imansız bırakmasın. Ezanlarımız kıyamete kadar semalarımızda yankılansın inşallah. Âmin.
Allah'ım...
Sana sığınıyorum. Bildiğim ve bilmediğim her zorlukta, her sevinçte, her yol ayrımında sana muhtacım. Beni bana bırakma; nefsimin oyunlarına, kalbimin karanlık köşelerine terk etme.
İçimde taşıdığım acıları, kırgınlıkları ve korkuları sen bilirsin. Kalbime rahmetinle dokun. Beni geçmişin yüklerinden arındır, geleceğin endişesinden kurtar. Beni doğru insanlarla karşılaştır, doğru yollara yönelt.Hakkımda hayırlı olan neyse onu kalbime sevdir. Zor zamanlarda bana sabrı ve tevekkülü, güzel zamanlarda ise şükrü nasip eyle.
Her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan yoruldum Allah'ım. Kalbimi sana tam teslim olan kullarından eyle. Dualarımda eksik kalanları sen tamamla. Sen benim söyleyemediklerimi de, içimde sakladıklarımı da en iyi bilensin.
Benim için en hayırlı olanı, en doğru zamanda nasip et. O zamana kadar beni sabırla, imanla, umutla ve rızanla bekleyen kullarından eyle.
Kalbime huzur, evime bereket, çocuklarıma hayırlı bir gelecek, bana da helalinden geniş rızık nasip eyle. Kimseye muhtaç olmadan, yalnız sana dayanarak yaşamayı ve her hâlükârda sana şükreden kullarından olmayı bana lütfet.
Âmin. 🤲
> Çocuklar en çok anne ve babalarının sözlerini değil, davranışlarını öğrenir. Evde kurulan her cümle, gösterilen her sevgi, her saygı, her öfke ve her sessizlik onların karakterine sessizce işlenir. Birbirini dinleyen, affeden ve saygı gösteren anne babalar; çocuklarına güven dolu bir gelecek bırakır. Sürekli kavga, kırgınlık ve sevgisizlik ise nesilden nesile taşınan görünmez yaralar bırakabilir. Unutmayalım ki çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras mal değil, güzel ahlak, sevgi, merhamet ve birbirimize gösterdiğimiz saygıdır. #Aile #AnneBaba #Çocuk #Ebeveynlik #Sevgi #Saygı #Merhamet #Empati #Karakter #Psikoloji #Aileİçiİletişim #ToplumsalFarkındalık #GelecekNesiller #
İyilik, karşılık beklediği veya karşı taraf üzerinde hak iddia etmeye başladığı anda iyilik olmaktan çıkar; bir güç ve kontrol aracına dönüşür.Gerçek iyilik, yapıldıktan sonra sürekli hatırlatılan değil, unutulabilendir. Bir insana uzatılan el; minnet, itaat veya sessizlik beklememelidir. Çünkü iyilik, karşı tarafın özgürlüğünü daraltan görünmez bir borca dönüştüğünde artık merhamet değil, tahakküm olur. İnsan onurunu koruyan yardım; verileni yüzüne vurmakla değil, karşısındakini ayağa kaldırıp kendi ayakları üzerinde durmasına imkân tanımakla değer kazanır. Unutmayalım ki en güzel iyilik, karşılığında hiçbir hak iddia etmeyen ve yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek yapılan iyiliktir
#İyilik #Merhamet #İnsanOnuru #Vicdan #Empati #Saygı #Karakter #Ahlak #Güven #İnsanlık #ToplumsalFarkındalık #HayatDersi #Değerler #Düşündürür #AnlamlıSözler #Muhabbet #Kalpten #İnsanOlmak #Farkındalık #Adalet
Dünyanın en ağır yükü, sadece taşınan yükler değildir. Bazen en ağır yük; bir şeylere yetişmeye çalışmak, zamanı yakalamaya uğraşmak, hayalleri ertelememek için sessizce mücadele etmektir. İnsan çoğu zaman başkalarıyla değil, yetişemediğini düşündüğü hayatla yarışır. Oysa her şeyin bir vakti vardır; önemli olan umudu ve mücadeleyi kaybetmeden yürümeye devam etmektir.
Dünyanın en güzel ve en kıymetli hazinesi ailedir. Anne, baba, kardeş ve evlat… Her biri insanın hayatına bambaşka bir anlam, kalbine ayrı bir sıcaklık katar. Sevinç de hüzün de, üzüntü de mutluluk da onlarla paylaşılınca daha anlamlı hâle gelir. Aynı sofrada duyulan kaşık ve tabak sesi bile aile içinde insana huzur verir; çünkü o seslerin içinde sevgi, güven, aidiyet ve beraber yaşanmış nice hatıra vardır. İnsan hayatın karmaşası içinde yorulsa da ailesinin yanında yeniden güç bulur. Bu yüzden sahip olduğumuz en büyük zenginlik mal, mülk ya da makam değil; aynı çatı altında gönülden bağ kurabildiğimiz, varlığıyla hayatımızı güzelleştiren ailemizdir. Gerçekten de en büyük hazine ailedir; kıymeti de en çok, birlikte geçirilen sıradan anların aslında ne kadar özel olduğunu fark ettiğimizde anlaşılır...#AileOlmak #AileSevgisi #Anne #Baba #Evlat #Kardeş #Yuva #Sevgi #Saygı #Vefa #Merhamet #Birlik #Beraberlik #Mutluluk #Huzur #Değer #Şükür #AileBağları #Hayat #İnsanlık #Güven #Sadakat #SevgiDoluYuva #EnBüyükHazine #AileHerŞeydir #AilemizGeleceğimiz #ToplumsalDeğerler