Bence Aşk...
Aşk deyince sanırlar ki kitleler göğü tutuşturacak bir yangın anlatılacak. Sanırlar ki yüksek perdeden bağıran, yeri göğü inleten bir kasırgadır sözü edilen.
Oysa ben bilirim: Aşk, gürültünün bittiği yerde başlar. Aşk, bu kaba, bu acımasız dünyada durup ince şeyleri anlamaktır.
Gerçek aşk dedikleri, rüzgarın önünde savrulan bir yaprak hevesi değil, o rüzgarın koynunda birbirine dolanan iki dalın sessiz, sabırlı direnişidir.
Dünya öyle hızlı, öyle bağırarak akıyor ki... İnsan insanı teğet geçiyor, insan kendi yarasına bile yetişemiyor. İşte aşk, o büyük ve anlamsız telaşın ortasında bir an durabilmektir. Bir insanın gözlerinin en derinindeki o sessiz kederi okumak, o kedere gölgesini sermektir. Karşındakini değiştirmeye çalışmadan, onu kendi iklimiyle, eğrisiyle, doğrusuyla, kırık dökük yanlarıyla kabullenip kucaklayabilmektir.
Aşk; Bir ekmeği bölüşür gibi kederi bölüşmektir.
Yağmurun altında tek bir şemsiyenin altına sığınmak değil; yağmurda birlikte ıslanırken bile o soğukta birbirinin sıcaklığıyla ısınabilmektir.
Şatafatlı sözler kovanı boş bir petek gibidir, çabuk tükenir.
Hakiki olan, bir bardak demli çayın buğusunda, yorgun bir akşamüstü çöküşünde, sadece bir bakışla "Buradayım, yalnız değilsin" diyebilmektir.
Bize hep kavuşmaları, alevleri, yanıp tutuşmaları öğrettiler. Oysa aşk en çok emektir. Aşk, toprağa serpiştirilen bir tohumun günlerce, haftalarca karanlıkta beklemesidir. Zamana dayanmaktır. İnsanın insana olan borcunu, ömrünü bir başkasının ömrüyle ilmek ilmek dokuyarak ödemesidir.
Eğer birini severken içinize bir incelik düşmüyorsa, diliniz yumuşamıyorsa, elleriniz bir kuşun kanadını incitmekten korkar gibi titremiyorsa, orada durup düşünmek gerekir. Çünkü aşk, insanı kendi benliğinin o dar, karanlık hapishanesinden çıkarıp bir başkasının evrenine taşıyan en soylu köprüdür.
Sözün özü canım insanı;
Gürültüye kanma.
Gerçek aşk; bağıran heveslerde değil, o sessiz, derin ve kararlı sadakattedir. Sizi eksiltmeyen, aksine dünyadaki bütün kötülüklere karşı içinizdeki iyiliği çoğaltan o katıksız bağdadır.
Sustuğunuzda bile birbirinizi duyabiliyorsanız, işte orada aşk vardır.
Gerisi dünyalık bir uğultudan ibarettir.
E Meltem
İçindeki çocuk, toplumsal kalıplarla bastırılmadan önceki katıksız özün, korkusuz sezgin ve sınırsız yaratıcı gücündür.
Onu beslemek ve özgür bırakmak çocuksu bir kaçış değil yetişkinliğin getirdiği yapay maskeleri soyup atarak kendi hakiki potansiyeline ulaşmanın en kestirme yoludur.
İnsan büyüdükçe dış dünyanın onay arayışına, ne derler korkusuna ve başarılı görünme tiyatrosuna hapsolur.
Zihin aşırı rasyonelleştikçe sezgiler körleşir, merak duygusu söner ve hayatın doğal coşkusu yerini kasvetli bir ciddiyete bırakır.
Birçok insan yetişkin olmayı, içindeki o canlı, cesur ve özgün ruhu bastırmak sanır.
Oysa içindeki çocuk dediğimiz şey, senin henüz kıyaslamalarla zehirlenmemiş, başarısızlık korkusuyla felç olmamış, dünyaya saf bir merakla bakan en katıksız versiyonundur.
Onu görmezden gelmek, kendi yaşamsal enerjinin ve özgün ışığının kaynağını tıkamaktır.
Onu mutlu etmek, anlamsız bir şımarıklık ya da sorumluluklardan kaçmak demek değildir.
Onu mutlu etmek sırf başkaları ciddiye almayacak diye rafa kaldırdığın tutkularına sahip çıkmak, sezgilerine güvenmek ve kendini bükmeden sadece kendi hakikatinle var olabilmektir. İçindeki çocuk kendini güvende hissettiğinde, yargılanma ve reddedilme korkusundan özgürleştiğinde yaratıcılığın tavan yapar.
Mucize denilen şey o çocuğun sınırsız hayal gücü ile yetişkin zihninin sarsılmaz disiplini ve basireti bir araya geldiğinde ortaya çıkan o durdurulamaz akış halidir.
Radikal egemenliğini eline almış bir ruh, içindeki çocuğu dış dünyanın acımasızlığından ve sürü zihniyetinden koruyan güçlü bir muhafızdır.
Artık başkalarını memnun etmek için o özgün ruhu susturmayı tamamen bırak.
Onu dinle, ilhamına alan aç ve onun korkusuz heyecanını hayatının ana yakıtı yap.
Kendin olmaktan, tutkularının peşinden gitmekten ve hayata o katıksız gözlerle bakmaktan çekinmediğinde, dışarıda mucize aramak zorunda kalmazsın.
Çünkü senin her adımın ve varlığın zaten yaşayan bir mucizeye dönüşür...
YZN...
@BilgeKa12625732 İçimizde ki çocuk”ancak bu kadar iyi tarif edilebilirdi👌🏻
Sanırım tam bi yetişkin olamadığımız sürece ‘içimizde ki çocuk’asla huzuru bulamayacak.Oysa o çocuk bizim yaşam kaynağının menbaı💧
Giyilebilir teknolojideki hızlı dönüşüm ve bu alanda tescillenen yeni patentler, frekansla zihin yönlendirme iddialarını tekrar gündeme taşıyor.
Kulaklıklar aracılığıyla beyin dalgalarının kaydedilmesi, nöron frekanslarının analiz edilmesi ve ses dalgalarıyla zihinsel durumların tetiklenebilmesi iddiası, teknolojinin gelecekteki sınırlarını sorgulatıyor. Belirli frekansların insan davranışları, duyguları ve algısı üzerindeki potansiyel etkileri üzerine dikkat çekici bir tefekkür kesiti...
💬 Peki siz teknolojinin zihin üzerindeki bu yönlendirici gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Videonun transcripti:
“İlk defa yine sizin programınızda söylüyorum. 2023 yılında, iki sene önce, Apple —patent numarası var bende— bu kulaklıklar var ya kulaklıklar... Kulaklıkların, beyin dalgalarını kaydetme, analiz etme ve onları kontrol etmek için patent başvurusunda bulundu Amerika'da.
Evet. Yani o kulaklıklarla sizin nöronlarınızın frekanslarını kaydetmek... Kaydediyorsa kumanda da eder! Tabii.
İnsanları bu sesler, frekanslar kullanarak çıldırtabiliyorlar da biliyor musun? Normalde vücudumuz 432 hertz'lik frekansla rahatlarız. Mesela öfke 20 frekanstır, küfür 30 frekanstır, birisini affetmek 500 frekanstır, bir şey öğrenmek 700 frekanstır. Mesela bugün 111 hertz'le sizi tamamen derin bir meditasyona, şuurlu bir halüsinasyona sokabiliriz!
Uzaktan bile frekanslarla beraber sizi yönlendirmek mümkündür. Yakın zaman önce 800 epileptik hastada hangi nöronun hangi frekansla aktive olduğunu tespit ettik. O çok güzel diyorsun filan ama şu çıkıyor ortaya; biz hangi nöronun hangi frekansla hangi düşünceyi ürettiğini de biliyoruz demektir!
O zaman biz insanları issyankar yapabiliriz. Biz insanları homoseksüellik, LGBT gösterilerinde figüran yapabiliriz. Hiçbir uyuşturucu kullanmadan onları uyuşturucuya müptela yapılabilir.
Suyun akışı önemlidir, görüyorum. Matematik yarını görmektir. Arkama baktığım zaman ne olacağını görüyorum. O bakımdan şu suyu bile hiç dokunmadan frekanslarla beraber uyuşturucu yapılabilir. Bu kadar
~Prof.Dr İsmail Hakkı Aydın
@bircis
🎥 mymecra
Az evvel tevafuk ettim. Arabistan’da “Sûre Hafızlığı” diye bir eğitim modeli varmış. Son cüzden başlayıp kolay olanlardan ezberletme usûlüne dayanıyormuş. Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî olmak üzere, ülke mahalle camilerinde gündüzlü Kur'ân halkaları(Halaqat) düzenleniyormuş.
“insan anılmaya değer bir varlık değil iken..” bu ayet beni çok etkiliyor, çok düşündürüyor. insanlar bizde gördüğü ve kendi içinde yankılanan anlamlarımızı sever. bu kimisi için fiziksel özellikler, kimisi için de duygusal veya ruhsal özelliklerden olabilir. hepsi sonradan olmuştur. ruhumuzun en derinini görüp özünü seven biri için bile geçerli bu. çünkü biz o da değildik. hiç yoktuk yani. hiç yokken kimse bizi anmadı, çağırmadı. sahip olduğumuz şeylerin toplamından geriye kalan her ne ise işte onu yalnızca Allah sevmiştir ki var olmamızı murad etmiştir. o yüzden hakiki sevgi o’na aittir. ne yaparsak yapalım yokken var ettiği için O bizi her zaman bizim O’nu sevmemizden daha çok sevmiş olacaktır. düşününce nasıl bir sevginin muhatabı olduğumuzu idrak etmekte zorlanıyorum bazen.
Bazı şehirden ayrılırsın ama o şehir senden hiç ayrılmaz Medine böyledir.
Ayakların başka diyarlara dönse de kalbin Ravza'nın huzurlu eşiğinde kalır.
Hele bir cuma günü Kubbe-i Hadrâ'yı hatırlayınca,gönülde saklanan hasret yeniden dile gelir;mesafeler salatüselâmlarla aşılır.💚
Rasulüm De ki:
“Eğer kulluğunuz ve yakarmanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin ki?
Fakat siz gerçekten Kur’an’ı ve Peygamberi yalanladınız;bu sebeple azap sizin yakanızı bırakmayacaktır.”
Furkan Suresi/77