DİN HİÇ KİMSENİN TEKELİNDE DEĞİLDİR
Kur’an-ı Kerim’de Ahzab Suresi 53. ayette, “Onlardan perde arkasından isteyin.” buyrulmak suretiyle hicab ayeti indirilmiş ve İslam kadınlarının haremlik, selamlık hükmü ortaya konmuştur.
Diğer taraftan Hazreti Aişe annemiz, perde arkasından yabancı erkeklerle konuşurken sesinin ince, çekici, işveli çıkmasını engellemek için ağzını başörtüsüyle kapatmıştır. Kaynak: İbn Sa’d, Tabakatü’l-Kübra.
Yine Ahzab Suresi 32. ayet-i kerimede, “Konuşurken sözü edalı, cazibeli söylemeyin ki kalbinde maraz bulunan kimse ümide kapılmasın.” buyrulmuştur.
Yine Nur Suresi 30 ve 31. ayetlerde, “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar; mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar.” buyrulmuştur.
Yine Ahzab Suresi 59. ayet-i kerimede, “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlarına söyle, dışarıya çıktıkları zaman cilbablarını üzerlerine alsınlar.” buyrulmuştur.
Bütün bu ayetlerden sonra kim, hangi reformdan bahsetme hakkına sahiptir? Kim, kimin adına ne yapmaya çalışmaktadır?
İslam’ı yaşarsınız ya da yaşamazsınız, herkesin kendisi bilir. Lakin İslam kimseye uymaz. İslam tektir, bir tanedir ve İslam dinine uyulur.
Kadınla erkeği yan yana oturtup din programı adı altında kimse İslam’ın içini boşaltmaya kalkmasın. Bu dinin sahibi Hazreti Allah’tır. Diniyle uğraşanın belini kırar.
“Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onun koruyucusu da elbette biziz.” Hicr Suresi 9.
#Dindereform
Empati ve merhamet, insanlığın iki önemli mertebesi…
Değil mi ki yarayı tanıyan ruhlar birbirinin ağrısına tuz basmak değil, gül dökmek için gönderilmiştir.
Amacım bir hekim gibi gururla ayağa kalkmak değil, bir dost gibi acının yanına bağdaş kurup oturmaktı.
Belki o derin yaraları tamamen
kapatamazdım, evet...
Ama en azından sızın geceyi böldüğünde, yalnız olmadığını bilmeni istemiştim…
Hayat, başımıza gelenlerden çok, gelenleri nasıl karşıladığımızla ilgili. Her duygu, düşünce ve deneyimi düzeltilmesi gereken bir sorun olarak gördüğümüzde, hayat çözülmesi gereken sonsuz bir sorun listesine dönüşür.
Belki de o kadar sorun yoktur ve sorun bakış açımızdadır.
Sorun: “Hayır” diyememek. Başkasını üzmemek, sevgisini kaybetmemek veya bencil görünmemek için istemediğimiz şeylere bile “evet” deriz.
Çözüm: Hayır demeyi reddetmek değil, kendi sınırını korumak olarak görmek. Her talebi karşılamak zorunda değiliz.
Sorun: Başkalarının duygularından kendini sorumlu tutmak. Birisi kırıldığında, öfkelendiğinde ya da hayal kırıklığına uğradığında hemen kendimizi suçlarız.
Çözüm: Sorumlulukları ayırmak. Davranışımızdan sorumluyuz; fakat başka bir yetişkinin bütün duygularını düzenlemek bizim görevimiz değil.
Sorun: Onay ve beğenilme ihtiyacı. “Ben ne istiyorum?” yerine sürekli “Benim hakkımda ne düşünürler?” diye yaşamak.
Çözüm: İç pusulayı yeniden kurmak. Karar verirken önce kendi ihtiyaçlarımızı, değerlerimizi ve gerçek düşüncemizi fark etmek.
Sorun: Çatışmadan kaçmak. İlişki bozulmasın diye susmak, öfkeyi bastırmak ve sürekli uyum göstermek.
Çözüm: Küçük anlaşmazlıklara dayanmayı öğrenmek. Sağlıklı ilişkiler çatışmasız ilişkiler değil, farklılıkların konuşulabildiği ilişkilerdir.
Sorun: Kendi ihtiyaçlarını sürekli ertelemek. Herkesin ihtiyacını önceden sezip karşılamak, fakat kendi yorgunluğunu, arzusunu ve kırgınlığını görmezden gelmek. Bunun sonu çoğu zaman tükenmişlik ve gizli öfkedir.
Çözüm: Kendini de bakım çemberine almak. Kendi ihtiyacını önemsemek bencillik değil, sürdürülebilir bir ilişkinin şartıdır.
Sorun: Sevilmek uğruna gerçek benliği saklamak. İnsan zamanla karşısındakine kendisini değil, onun hoşuna gideceğini düşündüğü kişiyi göstermeye başlar.
Çözüm: Hayal kırıklığına uğratabilme cesareti. Herkesin bizi sevmesini sağlamaya çalışmak yerine, kendi sesimizi koruyarak sevmeyi öğrenmek.
Olgunluğun önemli bir ölçüsü : Bir başkasını memnun etmeden de iyi bir insan olduğumuzu hissedebilmek.
“Bilemezsin… Belki Allah, bundan sonra yeni bir hâl meydana getirir.”
(Talâk, 65/1)
“Bilemezsin…”
Bu söz, karanlığın alnına bırakılmış ince bir aydınlık gibidir.
İnsan acının içindeyken zamanı durmuş sanır. Bir kapı kapanır, bütün ev karanlık gelir. Bir ses susar, ömrün geri kalanı sessizleşir.
Hâlbuki Allah’ın takdirinde bir “sonra” vardır.
Henüz vakti gelmemiş bir haber, açılmamış bir kapı, kurulmamış bir bağ; gecenin içinde sessizce sabahını bekliyordur.
Biz yaşadığımız ânı görürüz; Allah, o ânın hangi hayra varacağını bilir.
Bu yüzden ümit, yarını bilmekten doğmaz; yarını yaratan Rabb’e güvenmekten doğar.
“Sen cümleyi bitti sandın.
Oysa kader, yalnızca virgül koymuştu…”
Nedâmet ve hasret…
İkisi de insanı geçmişe çağırır; biri “keşke yapmasaydım”, öteki “keşke hâlâ olsaydı” diye.
Nedâmet insanın kendi eliyle açtığı yaraya bakmasıdır; hasret ise artık elinin yetişmediği yere…
En ağırı da ikisinin aynı gönülde buluşmasıdır:
Hem dönmek istersin,
hem dönecek bir “evvel” kalmamıştır.