"Kızamıkta aşılama oranı yüzde 95'in altına düştüğü zaman 'dikkat salgın olabilir' demek. Bazı yerlerde bu oranın çok daha düştüğüne dair bilgiler geliyor. Daha üzücüsü aşı karşıtı hekimlerin etkili olduğu illerde aşılama oranı çok düşüyor, mesela Samsun bunlardan biri..." Geçen hafta 14 yaşında bir çocuk menenjit nedeniyle hayatını kaybetti. Kızamık vakalarında artış var, suçiçeğini daha fazla duyuyoruz. Aşısı olan hastalıklar hatta bu hastalıklardan ölümler son yıllarda daha fazla görülmeye başladı. Pandemi sürecinde yükselen aşı karşıtlığı çocukluk çağı aşılama oranını düşürdü. Ancak aşılar çocuklar için hayati...
Düşünür Slavoj Žižek bu videoda psikanalize dair iki klişeyi ele alıyor:
1) Psikanaliz “kendini tanıma” sürecidir.
2) Psikanalizin amacı acımızı hafifletmektir.
Psikoterapist Adam Phillips’in konuya dair tespitlerinden yola çıkan Žižek bu iki klişeyi yerden yere vuruyor, asıl hastalığın “takıntılı bir şekilde kendini tanıma arzusu olduğunu” iddia ediyor.
''Sen hüzünlüsün diye dünya durup sana yol vermeyecek'' https://t.co/HQyTIjCiAZ
Bugün yaşadığım şey bu olayla alakalı değil ancak verilmek istenen mesajla alakalıydı.
Hamnet... Görseli, içeriği, akışıyla çok beğendiğim bir film oldu. Duygu kesinlikle izleyiciye geçiyor. Filmi en etkileyici kılan şey de sanırım bu duygu ''to be or not to be, that is the question''...
Egosu tavan yapmış, “performans” adı altında birbirini ezen, yönetime yakın olup meslektaşını yalnız bırakan bir düzenin içindeyiz.
Hakkını arayanın “sorunlu”, susanın “makbul” sayıldığı bir düzen.
Ve çoğu zaman haksızlığa karşı sessizlik erdemmiş gibi pazarlanıyor.
Bir meslektaşım paylaşmış.
Doktor beyin mektubunu okudum.
Hassas, düşünen, sanatla, doğayla ilgilenen… İntihar etmeden önce bile kedisinin mamasını düşünecek kadar iyi bir insan.
Soru şu:
Onu bu noktaya getirenler kadar, yanında durmayanlar da hiç sorumluluk hissedecek mi?
Belki de asıl mesele şu:
Bu meslekte insanı ayakta tutan şey sistem değil; bir-iki gerçek dost.
Allah rahmet eylesin.
Ama artık sadece üzülmek yetiyor mu?
Hermann Hesse zaten favori yazarlarım arasındaydı. ''Sevebilen Mutludur'' isimli derlemenin son sayfalarında yapılan alıntılamalar da sevgimi pekiştirdi.
''Kötülük, sevginin elvermediği yerde baş gösterir her zaman.''
Pluribus üzerine düşünmeye devam ediyorum. Aslında sosyal medya bunun ön formlarını çoktan üretmiş durumda: Ortak zevklere sahip ama ortak bir dünya kurmayan, yan yana duran bireysel yaşam tüketicileri. Herkes kendine ait bir mikro evrende yaşıyor gibi; fakat bu evrenler birbirine şaşırtıcı biçimde benziyor.Tekdüzeleşme bir tesadüf değil; sistemin bizi yavaş yavaş sürüklediği bir yön.
Siyasal alanda da benzer bir hareket var. Güvenlik tehdidi söylemiyle birlikte, göçmenlere ve azınlıklara yönelik tahammül giderek azalıyor. Çoğunluğun mutlak hakimiyetine dayalı bir düzen güçleniyor. Farklılık, zenginlik ya da çoğulluk olarak değil; risk ve tehdit olarak kodlanıyor. Bu anlamda sistem, e pluribus unum’dan ziyade tersine bir hatta, çoğuldan tekilliğe, yani pluribus’a doğru ilerliyor: Çokluk var ama birlik yok; birlikte yaşama fikri aşınıyor.
Psikolojik düzlemde de tablo çok farklı değil. Slavoj Žižek’in sıkça vurguladığı gibi, günümüz insanının temel meselesi bir şeyi arzulayamamak değil; neyi arzulayacağını bilememek. Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sındaki gibi, ileride insanlar duygularını bastırmak, belirsizliği tolere edememek ve her şeyi daha fazla kontrol altında tutabilmek için pillere (ilaçlara, supplementlere, performans artırıcılara) daha da fazla yaslanabilirler. Aslında bunun nüvelerini şimdiden görüyoruz.
Modern insan sezgileriyle “neyi yapması gerektiği” arasına sıkışmış durumda. Daha doğrusu, ne yapması gerektiğini değil; nereye doğru gitmesi gerektiğini çaresizce arıyor. Bedensel sinyallerle, içsel yönelimle, sezgisel bilgiyle temas zayıflamış halde. Bu kopukluk, kişiyi daha fazla kontrole itiyor: planlar, listeler, optimizasyonlar gibi. Ancak bu aşırı kontrol çabası, ironik biçimde düşünsel sistemi kilitliyor. Akışkanlık kayboldukça, yaratıcılık da, canlılık da yitiyor.
Modern ve çağdaş yaşam biçimi içinde sezgisel yaşamanın bedeli gerçekten ağır. Bir kez meslek seçtiğinde, bir rota çizdiğinde, o yoldan sapmanın ciddi ekonomik, sosyal ve psikolojik maliyetleri oluyor. Hayatlar son derece kompleks. Konfor düzeyi arttıkça, kaybedilecek şeyler de artıyor. Bu da insanı daha temkinli ve daha az risk alır hale getiriyor. Sezgiyi takip etmek lüks gibi algılanıyor; oysa sezgiden kopuşun bedeli çoğu zaman çok daha derin bir yabancılaşma oluyor.