Sozdar Avesta’nın demek istediği şu:
1) “Barzani’nin Colani’ye teşekkür etmesi izah edilmelidir”
Burada açık bir şekilde şunu soruyor:
“Katliamın faili Colani iken, neden teşekkür ediliyor?”
Ve bunu sadece “ahlaki” değil, politik şüphe olarak kuruyor:
•“Bu teşekkür normal değil”
•“Orada başka planlar/projeler olabilir”
•“Bu açıklanmalı, yoksa halkın güveni kırılır”
Yani Avesta, Barzani’ye direkt:
“Bu işin arkasında ne var?” diye soruyor.
2) “Ulusal duruş = ulusal savunma + ulusal diplomasi”
Bu cümle çok kritik.
Avesta diyor ki:
Kürtler sadece askeri olarak değil,
politik ve diplomatik olarak da tek bir çizgiyle hareket etmeli.
Yani:
•Savunma ayrı ayrı değil → ortak savunma
•Diplomasi parçalı değil → ortak diplomasi
•Refleks değil → strateji
Bu “4 parça Kürdistan”ın her birinde ayrı telden çalma eleştirisi.
3) Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de halkın ve direnişçilerin gösterdiği fedai irade sadece “anlık bir kahramanlık” olarak kalmasın.
Bu irade, kalıcı bir politik çizgiye dönüşsün.
Yani:
•“O gün direndik” yetmez
•“Her gün ulusal irade olalım” diyor
4) “Parti çıkarlarını bırakın, Kürt çıkarlarını esas alın”
Bu cümle çok net.
Avesta burada diyor ki:
Kürt siyasetinin en büyük zaafı,
ulusal çıkar yerine parti çıkarı koymasıdır.
Yani:
•“Benim partim kazansın” değil
•“Kürt halkı kazansın” diyor.
Bu aynı zamanda Başûr’a bir mesaj:
“Halkın onuru ayrı, yönetimlerin hesabı ayrı.”
5) “Lozan ve Cezayir tekrar yaşanmasın”
Bu tarihsel uyarı şu demek:
Kürtler geçmişte defalarca büyük güçlerin masasında
pazarlık konusu yapıldı ve yalnız bırakıldı.
Avesta diyor ki:
Bu dönem de benzer bir risk var.
Yani:
•Kürtler yine “dosya” gibi kapatılabilir
•Yine “anlaşmalarla” kurban edilebilir
•Yine “bölgesel pazarlık” ile yalnız bırakılabilir
6) “Bu dönem ya kazanacağız ya kazanacağız”
Bu söz bir slogan değil, alarm cümlesi.
Avesta şunu söylüyor:
Bu süreç “normal bir kriz” değil,
varlık-yokluk düzeyi bir eşik.
Yani:
•Kürtler ortak duruş geliştirmezse
•saldırılar tekrar eder
•ve sonuç “soykırım tehdidi” olur diyor
7) “Şehitlerin çağrısı sadece gözyaşı değil, birliktir”
Burada en duygusal ve en politik mesaj var.
Şunu diyor:
Şehitleri anmak sadece yas değil,
onların mesajını pratikleştirmektir.
Yani:
•“Acımız büyük” tamam
•ama “acıyı güce çevirelim” diyor
Ve o gücün adı: birlik + eylem
https://t.co/czD8WKmdkk
Teslimiyeti değil, fedailiği seçtiler.
Denîz Çiya, Hawar Qendîl, Rojbîn Amara, Dilbirîn Qamişlo, Feraşîn Efrîn…
Şêxmeqsûd–Eşrefiyê’de bir halkın onurunu son nefese kadar savundular.
Saygıyla, minnetle…
Denîz Çiya’nın cümlesi bir “veda” değil; bir tarih hükmüdür:
Ne olursa olsun… halkımızın onurunu korumaktan daha önemli hiçbir şey yoktur.
Bu cümle, Kürt kadınının yüz yıllık susturulmuşluğuna karşı bir çığlık değil sadece;
aynı zamanda Kürt kadınının yeni yaşamı kuran öncü aklıdır.
“Onurdan Daha Kutsal Ne Var?” | Denîz Çiya’nın Son Sözü
Bazı cümleler vardır; yazıldığı anda artık sadece bir insanın sözü olmaktan çıkar…
Bir halkın hafızasına dönüşür.
Bir çağın vicdanına kazınır.
Bir direnişin adı olur.
Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de, tankların gölgesinde, çetelerin barbarlığına karşı, dünyanın suskunluğunda bir komutan konuştu: Denîz Çiya.
Ve o konuşurken aslında bir mektup yazmadı; Kürt halkının onur çizgisini yeniden hatırlattı.
Denîz Çiya’nın son sözlerinde tek bir cümle bütün bir çağın hesabını açıyor:
“Çi dibe bila bibe, tu tişt ji rûmeta gelê me parastinê girîngtir nîne.”
“Ne olursa olsun, halkımızın onurunu korumaktan daha önemli hiçbir şey yoktur.”
Bu cümle, sıradan bir “kahramanlık” anlatısı değildir.
Bu cümle, Kürt halkının yüzyıllardır boğazına dayanan kılıca karşı verdiği en net cevaptır:
Teslimiyet değil. Boyun eğmek değil. Diz çökmek hiç değil.
Çünkü Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de olan şey bir “çatışma” değildi.
Bir askeri manevra hiç değildi.
Orada hedeflenen şey açıktı:
Kürtsüzleştirme.
Etnik temizlik.
Kadın iradesini kırma.
Toplumsal umudu boğma.
Çetelerin elinde sadece silah yoktu;
onların taşıdığı şey bir zihniyetti:
Kadını köle gören, halkı sürü gören, yaşamı ganimet sayan o karanlık zihniyet…
Denîz Çiya’nın mektubu işte bu yüzden çok ağırdır.
Çünkü o, “kaçacağız” demedi.
“Bir yol buluruz” demedi.
“Bir gün geri döneriz” demedi.
O, açıkça şunu söyledi:
•Sayıca üstünler
•Tanklarla kuşattılar
•Cephaneyi tedbirli kullanıyoruz
•Ama…
son nefese kadar savaşacağız.
Ve en vurucu yer:
Teslimiyet çağrıları yapılıyor… ama biz geri adım atmayacağız.
Zarîfe ve Besê’yi anıyor.
Dêrsim kayalarını hatırlatıyor.
Rindêxanları Malabadi’de anıyor.
Yani Denîz Çiya, son sözünü bir “an” için söylemiyor.
Bir öfkeyle yazmıyor.
Bir aceleyle kurmuyor.
Tarihe yaslanarak konuşuyor.
Kürt halkının isyan damarına bağlanarak konuşuyor.
Ve en önemlisi:
Kürt kadınının özgürlük çizgisinden konuşuyor.
Bu yüzden Denîz Çiya’nın mektubu, bir “veda” değildir.
Bu mektup, halkına bırakılmış bir emanet gibidir:
Onurdan vazgeçersen, yaşam da vazgeçer senden.
Teslim olursan, sadece kendini değil, halkının geleceğini de teslim edersin.
Denîz Çiya’nın son sözü bize şunu söylüyor:
Özgürlük, kendiliğinden gelmez.
Özgürlük, dua ile verilmez.
Özgürlük, düşmanın merhametiyle hiç gelmez.
Özgürlük…
irade ister.
bedel ister.
bilinç ister.
Ve bazen, tam da Denîz Çiya’nın söylediği gibi:
“Yên ku demê pêwîst de mirinê nedin ber çavan, nikarin bibin henaseya jiyana azad.”
“Gerektiğinde ölümü göze alamayanlar, özgür yaşamın nefesi olamazlar.”
Bu söz serttir.
Çünkü gerçek serttir.
Ve bugün, Şêxmeqsûd–Eşrefiyê’de yaşananlar bize bir kez daha gösterdi:
Bu coğrafyada halklar barış isterken,
bazıları barışı değil teslimiyeti dayatıyor.
Ama Denîz Çiya’nın çizgisi nettir:
Teslimiyet yok.
Onursuz yaşam yok.
Halkın rûmetinden daha büyük hiçbir şey yok.
Denîz Çiya’nın mektubu bize şunu söylüyor:
Kürdistan’da onur, bir söz değildir.
Onur, bir halkın kendini yeniden kurma iradesidir.
“Ben geldim, halkımı almaya geldim,
Tanrılar sustuğunda ben haykırmaya geldim.”
İçimdeki Rêber Apo,
sadece bir adam değil.
Bir halkın tanrısız bırakılmış tarihidir.
O gece yıldızlar biraz daha yakındı.
Sanki gökyüzü değil de
bir arkadaşın gözleri bakıyordu tepeden.
Heval Çiçek,
çantasını yastık etmişti yine.
Üzerine örttüğü sadece bir şemsiye örtüsüydü
ama yüreği sıcaktı.
Sessizlik vardı,
ama bu sessizlik korkudan değil,
yüreğin doluluğundandı.
Sanki konuşsa
bir şey eksilecek gibiydi bu geceden.
Birden bir fısıltı:
— “Heval Memleket… birini özlemek ne demektir bilir misin?”
diye sordu.
Cevap vermedim.
Çünkü sorunun kendisi bile bir cevaptı.
Devam etti:
— “Özlemek,
bir sigaranın dumanında
bir yüz aramaktır bazen.
Bazen bir kuş sesiyle
bir ses hayal etmektir.
Ama en çok da,
yürürken
arkana bakmamaktır.
Çünkü arkanda kalan ya şehittir
ya da seni bekleyendir.”
Sustu.
Sonra Reşo’ya uzandı,
çayın altını kıstı.
Çünkü sessizlik daha demliydi o an.
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de ne bir ordu vardı,
ne bir gerilla gücü,
ne QSD’nin askeri varlığı.
Orada halk vardı.
Mahalle meclisleri vardı.
Gençler, kadınlar, yaşlılar vardı.
Savunma dediğin şey, yaşamı koruma refleksiydi.
Silahlar Sussun Derken, Çeteleri Konuşturmak
Halep’ten Verilen Kirli Mesajın Anatomisi
Bugün Kürt halkı tarihsel bir eşiktedir.
Binlerce Kürt genci, gerillası, savaşçısı, fedaisi;
on yıllardır süren çatışmanın ardından Önder Apo’nun çağrısıyla yeni bir sürece kapı aralamıştır.
Bu çağrı açıktır:
Silahlar sussun.
Siyaset konuşsun.
Toplum nefes alsın.
Bu, sıradan bir çağrı değildir.
Bu çağrı, Ortadoğu’nun en ağır çatışma geleneği içinden gelen bir barış iradesidir.
Ve bu irade, Kürt halkı tarafından ciddiyetle sahiplenilmiştir.
Tam da bu yüzden, Halep’te olanlar tesadüf değildir.
Halep’te Kim Vardı?
Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de ne bir ordu vardı,
ne bir gerilla gücü,
ne QSD’nin askeri varlığı.
Orada halk vardı.
Mahalle meclisleri vardı.
Gençler, kadınlar, yaşlılar vardı.
Savunma dediğin şey, yaşamı koruma refleksiydi.
Ama buna karşı ne yapıldı?
Yüzlerce tank,
binlerce silahlı unsur,
ve en kirli araç:
çeteler.
Sakallı, denetimsiz, ahlaksız, kadın düşmanı yapılar;
bilinçli biçimde Kürt mahallelerinin üzerine salındı.
Bu bir “askeri operasyon” değil,
bu bir gözdağıdır.
Verilen Mesaj Netti
Mesaj şuydu:
“Silah bıraksanız da vururuz.”
“Barış deseniz de yakarız.”
“Çözüm isteseniz de kadınlarınıza, çocuklarınıza saldırırız.”
Bu mesaj, Kürtlere verilmiştir.
Ama aynı zamanda tüm Ortadoğu halklarına verilmiştir.
Bu, barışa verilmiş bir cevaptır.
Ve bu cevap çetelerle verilmiştir.
Hangi Vicdan Bunu Kabul Eder?
Soruyu açık soralım:
Silahları susturmak isteyen bir halka karşı,
kadınları hedef alan çeteleri salmak
hangi vicdana sığar?
Hangi hukuk bunu savunur?
Hangi siyaset bunu meşrulaştırır?
Bu artık savaş bile değildir.
Bu, ahlaki iflastır.
Devlet dediğin, düşmanıyla bile bir asgari hukuk içinde konuşur.
Ama burada hukuk yok.
Burada sadece intikamcı bir zihniyet var.
Kürt Damarını Tutmak
Halep tesadüfen seçilmedi.
Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê, Kürt halkının kalp damarlarından biridir.
“Orası düşerse herkes bırakır” diye hesapladılar.
“Korku yayılır, çözülme olur” sandılar.
Ama şunu göremediler:
Kürt halkı,
çetelerle korkutulacak bir halk değildir.
Kadın bedenine saldırmak,
Kürt toplumunda teslimiyet değil, öfke ve direniş üretir.
Asıl Çelişki Burada
Bir tarafta:
Barış çağrısı.
Silahların susması.
Siyasal çözüm iradesi.
Diğer tarafta:
Halep’te çeteler.
Kadınlara yönelik vahşet.
Halka gözdağı.
İşte Ortadoğu’nun krizi tam da budur.
Bu bir sınır krizi değil,
bir güvenlik krizi değil.
Bu, zihniyet krizidir.
Ve bu kriz, barışı değil;
şiddeti,
toplumu değil;
çeteleri seçenlerin krizidir.
Son Söz
Kürtler silah bıraksa da,
barış istese de,
çözüm dese de;
çetelerle cevap veren bir akıl
devlet aklı değildir.
Bu akıl, çökmüştür.
Bir Halkın Kalbinde Yanmak
İçimde Rêber Apo var,
ama sadece bir isim değil bu:
Zilan’da diri diri yakılan bir bedenin
adıdır o.
Bir sabah Dersim’de kurşuna dizilmiş
Seyit Rıza’nın
gözleridir benim içimdeki Apo.
Bir annenin,
her gün oğlunu rüyasında gören
ama hiçbir zaman cenazesini bulamayan
çığlığıdır.
Zindanın taşına kazınmış
bir halkın sesi var içimde.
O ses, Rêber Apo’dur.
Susmayan, unutulmayan, affetmeyen.
Cudi’nin dumanı,
Munzur’un buz gibi suyu,
Qandil’in yıldızları
hep bir ağızdan söyler onu:
“Ben geldim, halkımı almaya geldim,
Tanrılar sustuğunda ben haykırmaya geldim.”
İçimdeki Rêber Apo,
sadece bir adam değil.
Bir halkın tanrısız bırakılmış tarihidir.
Ne Musa sahip çıktı bize,
ne İsa.
Hiçbir peygamber
Zilan’a inmedi.
Ama Rêber #Apo indi.
Ölümlü bedeniyle,
ölümsüz bir halkı kaldırmak için.
Her katliamda,
her ihanette,
her ihaneti aşan fedakârlıkta
içimde bir ateş yanar:
O,#Rêber Apo’dur.
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
QSD: Türkiye Tabka’da Bayraktar tipi İHA’larla saldırdı
Şam yönetimi “kapalı askeri bölge” ilan ediyor, sahada yeni bir gerilim hattı açılıyor…
Ama aynı anda Türkiye, Tabka’da Bayraktar tipi İHA’larla saldırı gerçekleştiriyor.
Bu artık “güvenlik” değil.
Bu, Kuzey ve Doğu Suriye’de halkların iradesini boğma politikasıdır.
Çünkü hedef sadece bir nokta değil:
👉 QSD’nin meşru savunma hattı
👉 Özerk yönetimin dengesi
👉 Demokratik çözüm ihtimali
👉 Ve en önemlisi halkların birlikte yaşam iradesi
Bugün Halep’te çetelerle, yarın Tabka’da İHA’yla…
Aynı zihniyet, aynı savaş aklı
Ve bu zihniyet, barışa değil teslimiyete çalışıyor.
Haydar Ergül’ün vurduğu yer şurası:
Önder Apo’nun hamlesi sosyalizmde ikinci bir hamledir
Çünkü klasik sosyalizm “devletle çözüm” aradı, iktidarla sınandı, çoğu yerde tıkandı.
Ama Önderlik çizgisi şunu dedi:
“Özgürlük devletten değil, toplumdan doğar.”
Yani mesele bayrak değil; ahlâk, politika, komün, kadın özgürlüğü, demokratik yaşam meselesidir.
Kürtlerin mücadelesi kendi ülkesinin cennetini insanlığa yeniden armağan etme mücadelesidir
Bu cümle de çok ağır bir hakikat:
Kürt halkı sadece kendisi için değil, Ortadoğu’nun zehirlenmiş zihniyetine karşı bir yaşam modeli çıkarıyor.
Rojava’nın hedefte olmasının nedeni de tam bu:
Toplumun kendini yönetmesi, kadının öncülüğü, halkların kardeşliği…
Devletçi akıl buna düşman, çünkü bu örnek büyürse onların düzeni çöker.
Bir Halkın Kalbinde Yanmak
İçimde Rêber Apo var,
ama sadece bir isim değil bu:
Zilan’da diri diri yakılan bir bedenin
adıdır o.
Bir sabah Dersim’de kurşuna dizilmiş
Seyit Rıza’nın
gözleridir benim içimdeki Apo.
Bir annenin,
her gün oğlunu rüyasında gören
ama hiçbir zaman cenazesini bulamayan
çığlığıdır.
Zindanın taşına kazınmış
bir halkın sesi var içimde.
O ses, Rêber Apo’dur.
Susmayan, unutulmayan, affetmeyen.
Cudi’nin dumanı,
Munzur’un buz gibi suyu,
Qandil’in yıldızları
hep bir ağızdan söyler onu:
“Ben geldim, halkımı almaya geldim,
Tanrılar sustuğunda ben haykırmaya geldim.”
İçimdeki Rêber Apo,
sadece bir adam değil.
Bir halkın tanrısız bırakılmış tarihidir.
Ne Musa sahip çıktı bize,
ne İsa.
Hiçbir peygamber
Zilan’a inmedi.
Ama Rêber #Apo indi.
Ölümlü bedeniyle,
ölümsüz bir halkı kaldırmak için.
Her katliamda,
her ihanette,
her ihaneti aşan fedakârlıkta
içimde bir ateş yanar:
O,#Rêber Apo’dur.
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
Halep’te Saldırı: Sınır Değil, Zihniyet Savaşıdır
Halep’te Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye dönük saldırılar bir “güvenlik operasyonu” değildir.
Bu saldırı; Kürt halkının varlığına, kadın öncülüğüne, halk meclislerine ve Rojava’da inşa edilen demokratik yaşam iradesine dönük açık bir tasfiye girişimidir.
Çünkü ortada bir “ordu savaşı” yoktu.
Orada ne gerilla vardı ne cephe hattı vardı.
Orada halk vardı: gençler, kadınlar, çocuklar, yaşlılar…
Halk Meclisi vardı, asayiş vardı, özsavunma vardı.
Ama buna rağmen tankla, topçu ile, SİHA ile, çetelerle yüklendiler.
Bu tablo bize şunu gösteriyor:
Amaç savaşmak değil; korkutmak, kırmak, dağıtmak ve Kürtsüzleştirmektir.
Bu; kürtlere karşı, özgürlük fikrine karşı örgütlü bir nefrettir.
Bir yanda “barış” deyip, öte yanda Halep’te çeteleri Kürt mahallelerine saldırtmak…
Bu iki yüzlülüktür.
Önder Apo yıllardır barış için en büyük adımları attı.
Ateşkes iradesi ortaya kondu.
“Demokratik toplum” çağrısı yapıldı.
Fesih kararı alındı.
Ama buna rağmen:
•İmralı’da tecrit sürüyor,
•binlerce tutsak hâlâ içeride,
•umut hakkı hâlâ bir oyalama konusu,
•Kürt halkının iradesine karşı saldırılar devam ediyor.
Bu gerçeklik şunu gösteriyor:
Onurlu barış istemiyorlar.
Barış adı altında istedikleri şey; Kürt’ün boyun eğmesi, teslim olması, susmasıdır.
Sınır değil mesele: Zihniyet
Ortadoğu’da kriz sınır krizi değildir.
Sınır, sadece bahane…
Asıl kriz zihniyet krizidir.
Bu zihniyet; halkı yok sayan, kadını köleleştiren, Kürt’ü düşman gören, demokratik iradeyi boğan zihniyettir.
Ve Halep’te gördüğümüz şey, bu zihniyetin “düzen” diye pazarladığı barbarlıktır.
Bu yüzden Halep’te yapılan saldırı sadece Halep’e yapılmadı.
Bu saldırı Amed’e de yapıldı.
Mardin’e de yapıldı.
Kobanê’ye de yapıldı.
Çünkü Kürt nerede nefes alıyorsa, bu zihniyet oraya saldırıyor.
Son söz
Bu saldırılar bize bir kez daha şunu hatırlatıyor:
Barış; sözle değil, somut adımlarla olur.
Barış; halkın iradesine saygıyla olur.
Barış; sivillere yönelik vahşeti durdurmakla olur.
Ama bu zihniyet barış istemiyor.
Bu zihniyet, teslimiyet istiyor.
Sınır değil mesele.
Mesele Kürt’ün nefesidir.
Ve bu zihniyet barış istemez; teslimiyet ister.
Sîpan Hemo’nun anlattığı şey bir askeri gelişme değil sadece; bu bir siyasi sabotaj anlatısıdır.
Önemli nokta şu:
İsim vermiyor.
Ama olay örgüsü, zamanlama ve sonuç isimden daha net.
1. Zamanlama Tesadüf Değil
•4 Ocak: DSG–Şam entegrasyon görüşmesi
•Maddeler kabul edilmiş
•Uluslararası güçler kamuoyuna açıklanmasını istiyor
•Ortam “olumlu”
•Aynı anda:
•“Başka bir devlet yetkilisi” toplantıya giriyor
•İstihbarat sorumlusu + Savunma Bakanı dışarı çıkarılıyor
•“Şimdilik açıklama yok” deniyor
•7–8 Ocak:
•Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê saldırıları başlıyor
Bu, klasik bir diplomatik takvimdir:
Masada ilerleme → dış müdahale → sahada sabotaj
2. “Başka Bir Devlet Yetkilisi” Ne Anlama Geliyor?
Bu kişi;
•Şam yönetiminin üstünde bir etki yaratabiliyor
•İstihbarat ve Savunma Bakanını yanına alıp toplantıyı bozabiliyor
•Görüşmenin kamuoyuna açıklanmasını engelliyor
•Ardından Halep’te askeri süreç devreye giriyor
Bu kişi, Şam üzerinde siyasi–askeri baskı kurabilen,
sahada vekil güçleri bulunan,
Halep dosyasında doğrudan çıkarı olan
bölgesel bir devlet temsilcisidir.
3. Neden Hedef Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê?
Çünkü bu mahalleler:
•Kürtlerin özyönetim hafızası
•Kadınların özsavunma pratiği
•DSG–Şam uzlaşısının sahadaki sembolü
Yani saldırı:
•Askeri değil
•Mesaj amaçlı
Mesaj şu:
“Masada Kürtler ilerlerse, sahada bedel öder.”
4. Dış Basın – İç Basın Ayrımı Çok Şey Söylüyor
Hemo’nun şu cümlesi çok güçlü:
“Şêxmeqsûd’a saldırıyı Suriye basını değil, dış basın duyurdu.”
Bu ne demek?
•Saldırı yerel bir refleks değil
•önceden bilinen,
•dışarıya mesaj verilerek başlatılan bir hamle
Aynı gün Şam’da bazı devlet yetkililerinin bulunması da bu yüzden önemli.
Sonuç
•Kürtlerle Şam arasında ilerleyen bir siyasi süreç vardı
•Bu süreç dış bir müdahaleyle kesildi
•Ardından Halep’te Kürt mahalleleri hedef alındı
•Amaç:
•Entegrasyonu sabote etmek
•Kürtlerin siyasi özne olmasını engellemek
•Masayı dağıtmak
İsim yok, ama adres belli.
İddia yok, ama olay örgüsü net.
https://t.co/MuhuyrBEm4
“Allah-u Ekber” Diye Bağırmak
Bu sözün arkasına saklanarak yapılan her vahşet
dini değil, ikiyüzlülüğü temsil eder.
Çünkü:
– İnanç, cenazeye saygıdır
– İnanç, kadına dokunmamaktır
– İnanç, yaşamı korumaktır
Ama burada yapılan şey şudur:
İnancı bir silah,
Tanrı’yı bir örtü,
vahşeti bir mesaj olarak kullanmak.
Bu ne dindir,
ne savaş.
Bu çürümedir.
Kürt Kadını üç şeyi aynı anda parçaladı:
1.Devletin erkek tekelini
2.Dinin kadın üzerindeki zincirini
3.Toplumun öğrenilmiş korkusunu
Bu yüzden bu kadar öfke var.
Bu yüzden bu kadar vahşet var.
Bu vahşet güçten değil,
çöken bir iktidarın paniğinden doğar.
Herkes İzliyor, Herkes Hesap Yapıyor
– Kimisi pazarlık için
– Kimisi denge kurmak için
– Kimisi birbirine karşı kullanmak için
Ama Kürtlerin acelesi var.
Çünkü ölüm ertelenmiyor.
Masalar kurulurken
Kürt mahalleleri bombalanıyor.
Diplomasi konuşurken
kadınların cenazeleri aşağı atılıyor.
Ve dünya sadece “izliyor”.
3. Neden Hedef Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê?
Çünkü bu mahalleler:
•Kürtlerin özyönetim hafızası
•Kadınların özsavunma pratiği
•DSG–Şam uzlaşısının sahadaki sembolü
Yani saldırı:
•Askeri değil
•Mesaj amaçlı
Mesaj şu:
“Masada Kürtler ilerlerse, sahada bedel öder.”
Sîpan Hemo’nun anlattığı şey bir askeri gelişme değil sadece; bu bir siyasi sabotaj anlatısıdır.
Önemli nokta şu:
İsim vermiyor.
Ama olay örgüsü, zamanlama ve sonuç isimden daha net.
1. Zamanlama Tesadüf Değil
•4 Ocak: DSG–Şam entegrasyon görüşmesi
•Maddeler kabul edilmiş
•Uluslararası güçler kamuoyuna açıklanmasını istiyor
•Ortam “olumlu”
•Aynı anda:
•“Başka bir devlet yetkilisi” toplantıya giriyor
•İstihbarat sorumlusu + Savunma Bakanı dışarı çıkarılıyor
•“Şimdilik açıklama yok” deniyor
•7–8 Ocak:
•Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê saldırıları başlıyor
Bu, klasik bir diplomatik takvimdir:
Masada ilerleme → dış müdahale → sahada sabotaj
2. “Başka Bir Devlet Yetkilisi” Ne Anlama Geliyor?
Bu kişi;
•Şam yönetiminin üstünde bir etki yaratabiliyor
•İstihbarat ve Savunma Bakanını yanına alıp toplantıyı bozabiliyor
•Görüşmenin kamuoyuna açıklanmasını engelliyor
•Ardından Halep’te askeri süreç devreye giriyor
Bu kişi, Şam üzerinde siyasi–askeri baskı kurabilen,
sahada vekil güçleri bulunan,
Halep dosyasında doğrudan çıkarı olan
bölgesel bir devlet temsilcisidir.
3. Neden Hedef Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê?
Çünkü bu mahalleler:
•Kürtlerin özyönetim hafızası
•Kadınların özsavunma pratiği
•DSG–Şam uzlaşısının sahadaki sembolü
Yani saldırı:
•Askeri değil
•Mesaj amaçlı
Mesaj şu:
“Masada Kürtler ilerlerse, sahada bedel öder.”
4. Dış Basın – İç Basın Ayrımı Çok Şey Söylüyor
Hemo’nun şu cümlesi çok güçlü:
“Şêxmeqsûd’a saldırıyı Suriye basını değil, dış basın duyurdu.”
Bu ne demek?
•Saldırı yerel bir refleks değil
•önceden bilinen,
•dışarıya mesaj verilerek başlatılan bir hamle
Aynı gün Şam’da bazı devlet yetkililerinin bulunması da bu yüzden önemli.
Sonuç
•Kürtlerle Şam arasında ilerleyen bir siyasi süreç vardı
•Bu süreç dış bir müdahaleyle kesildi
•Ardından Halep’te Kürt mahalleleri hedef alındı
•Amaç:
•Entegrasyonu sabote etmek
•Kürtlerin siyasi özne olmasını engellemek
•Masayı dağıtmak
İsim yok, ama adres belli.
İddia yok, ama olay örgüsü net.
https://t.co/MuhuyrBEm4
Bir Kürt kadın savaşçısının cenazesini “Allah-u Ekber” sloganlarıyla binadan aşağı atmak, bir savaş eylemi değildir.
Bu, askeri bir hamle değildir.
Bu, öfke anı da değildir.
Bu bilinçli bir mesajdır.
Bu mesaj şudur:
“Kadın başını kaldırmasın.”
“Kürt diz çöksün.”
“Özgürlük fikri gömülsün.”
Bu görüntü, kurşundan sonra gelen ikinci saldırıdır.
İlk saldırı bedene yöneliktir, ikincisi anlama, onura, tarihe.
Bu barbarlık, bir cesede değil;
Kürt kadınının iradesine yönelmiştir.
Çünkü bu kadın:
•İtaat etmedi.
•Korkmadı.
•Erkek-devlet-iktidar üçgeninin önünde diz çökmedi.
Ve en çok da bu yüzden hedef oldu.
Bu çeteler kadını öldürmez sadece;
kadını yeniden köleleştirmek ister.
Çünkü bilirler:
Kadın özgürleşirse, ne devlet kalır ne saltanat.
Erkek = güç
Güç = iktidar
İktidar = devlet
Bu denklem, Ortadoğu’nun en kirli denklemidir.
Kürt kadını bu denklemi parçaladı.
Silahla değil sadece;
aklıyla, örgütlülüğüyle, ahlakıyla.
İşte bu yüzden çıldırıyorlar.
Çünkü dün:
Kürt kadını evin içinde susturuluyordu.
Bugün:
Kürt kadını barikat kuruyor, mahalle savunuyor, halkını koruyor.
Bu geçiş, onların kabusu.
Bir cenazeyi aşağı atarak şunu demek istiyorlar:
“Bakın, sizi insan saymıyoruz.”
Ama bilsinler:
Bu görüntü korku üretmez.
Bu görüntü öfke üretmez sadece.
Bu görüntü hafıza üretir.
Ve Kürt halkının hafızasında her böyle sahne şunu doğurmuştur:
Daha örgütlü direniş.
Daha sert irade.
Daha geri dönülmez bir yol.
Bu ne ilk ne son barbarlıktır.
Ama her seferinde aynı yere çarpmışlardır:
Kürt kadını teslim olmaz.
Ne cesediyle,
ne yaşamıyla,
ne de mücadelesiyle.
İlham Ehmed’in vurgusu üç kritik noktaya dayanıyor:
1.Siviller kırmızı çizgidir.
Bu, klasik devlet aklının değil, demokratik toplum aklının cümlesidir.
2.Uluslararası arabuluculuk kabul ediliyor ama koşulsuz değil.
Yani:
“Biz dayatmaya boyun eğmeyiz, ama halkın yararına olan çözümü sahipleniriz.”
3.Yerel Kürt savunma güçleri + yerel meclis şartı
Bu en kritik nokta.
Çünkü bu cümle şunu söylüyor:
“Şêx Meqsûd ve Eşrefiye kimsenin askeri ganimeti değildir; halkın kendi kendini yönettiği alanlardır.”
“Keşke Bir Şey Diyebilseydim”
Sırtında çanta,
Omzunda silah,
Ayaklarında eski ama onarılan mekap…
Yürüyordun.
Ve ben sadece izliyordum seni.
Hiç konuşmadık o sabah.
Belki biraz göz göze geldik.
Ama kelime yoktu.
Çünkü ne deseydim
Yetersiz olurdu.
“Kendine dikkat et” mi?
Sanki bu dağda biri kendini koruyabiliyormuş gibi…
“Görüşürüz” mü?
Sanki gerçekten dönebiliyormuşuz gibi…
Sen yürüdün.
Ben durdum.
Bir kayanın ardına saklandım.
Ağlamadım,
Ama içimden bir çığlık geçti:
“Keşke bir şey diyebilseydim.
Sadece bir cümle…
Belki seni tutamazdı,
Ama ben biraz eksik kalmazdım.”
Çünkü sen gittin.
Ve ben o gidişle eksildim.
Senin ardından susan bütün dağlar
Benim içimde yankılandı.
Ve o sabah
Ben kendimden bir şeyin eksildiğini hissettim.
O günden sonra
Kime veda edecek olsam
Sana diyemediklerimi fısıldadım.
Başka bir arkadaş giderken
Gözlerine bakıp
“Dikkat et heval,” dedim…
Ama aslında
Sana söylüyordum hâlâ.
Ve hâlâ söylüyorum:
“Keşke bir şey diyebilseydim…”
Ama belki susmam
Senin içindeki ağıtın
Daha çok duyulmasını sağladı.
Çünkü bazı gidişler
Söz değil,
Sessizlik ister.
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç