Ey netewekanî delal
Ey Kurdekan ey baskeşêr
Ey niştiman, niştimanî ciwan
Xakî Ariyan wetanî Kurdan
Bot tê dikoşim bi dil û bi can
Bo serkewtinî xakî nîştiman
KAMAL SOLEIMANİ YAZDI: PKK KURULMAMIŞ OLSAYDI?
PKK yöneticilerinden Duran Kalkan, Türk gazeteci Ruşen Çakır’la yaptığı son söyleşide şu retorik soruyu yöneltti: “PKK kurulmamış olsaydı Kürt milletinin başına ne gelirdi?” Bu sorunun kime yöneltildiği, yani muhatabın Çakır olması da ayrıca önemlidir. Devlet Bahçeli, siyaset alanında Kuzey’deki Kürt meselesinin tasfiyesinde nasıl katalizör rolü oynuyorsa, Ruşen Çakır da son yıllarda medya alanında benzer bir işlev üstlenerek devletin güncel söylemini meşrulaştırmakta ve yeniden üretmektedir. Çakır, devletin “terörün sona ermesi” olarak adlandırdığı süreci Kürt milleti açısından tarihsel ve barışçıl bir kazanım gibi sunmaktadır. Aynı söylem, Türkiye devletiyle iş birliğine yönelen daha geniş Öcalancı çevreler tarafından da benimsenmekte ve DEM Parti çevresindeki birçok isim tarafından sürekli olarak yeniden üretilmektedir.
Bu çizginin en önde gelen temsilcilerinden biri Sırrı Süreyya Önder’di. Önder’in siyasal rolü, Öcalan’ın Kürt siyasetini tasfiye etmesini Kürt milleti açısından tarihsel bir kazanım gibi sunmaktı. Sanki Kürt milletinin varlığının inkârına karşı onlarca yıl sürdürülen mücadeleyi, aynı inkârı haklılaştırarak hükümsüz kılan bir “barış”, Türkiye’nin demokratikleşmesi için gerçek ve tarihsel bir imkân yaratabilirmiş gibi davranıyordu. Bu anlatı, Kürt milletinin ulusal taleplerinden geri çekilmesini bir yenilgi olarak değil, tarihsel bir kazanım olarak tanımlıyor ve bunu Kürt milletine kabul ettirmeye çalışıyordu. Çakır’ın medya alanında sürdürdüğü rol de tam olarak budur.
Bununla birlikte Duran Kalkan’ın sorusu ciddi bir cevabı hak etmektedir. Kuşkusuz hiç kimse, belirli bir olgunun yokluğunda tarihin nasıl şekilleneceğini kesin olarak söyleyemez. Karşıolgusal analiz (Counterfactual Analysis) hiçbir zaman kesinlik üretmez; yalnızca alternatif tarihsel güzergâhları ve ihtimalleri inceler. Ancak Duran Ağa’nın bu soruya vermek istediği cevaptan duyduğu güven ölçüsünde, aynı güvenle karşıt bir okuma da ortaya konabilir. PKK’nin hiç kurulmamış olması halinde Kürt milletinin kaderinin kaçınılmaz olarak benzersiz bir felaketle sonuçlanacağı iddiasına karşı, sorunun diğer yüzünü de gündeme getirebiliriz: PKK hiç ortaya çıkmamış olsaydı, Kürt milletinin önünde açılabilecek en muhtemel tarihsel güzergâhlar neler olabilirdi?
PKK hiç kurulmamış olsaydı, bunun en doğrudan sonuçlarından biri muhtemelen dört bin beş yüzden fazla Kürt köyünün uğradığı yıkımın, savaş sırasında ulaştığı boyutlara hiçbir zaman erişmemesi olurdu. Milyonlarca Kürt büyük olasılıkla köylerinde ve doğdukları topraklarda kalır, yerlerinden edilmezdi. Zorunlu göçten önce Türkçeyle neredeyse hiç tanışmamış ya da onu çok az bilen milyonlarca Kürt, Türkiye’nin batısındaki son derece Kürt karşıtı kentlere sürülmezdi. Başka bir ifadeyle, Kürt kimliğini açıkça ifade etmenin bile hayatlarını tehlikeye atabildiği toplumsal ortamlarda yaşamak zorunda bırakılmazlardı. Kürt ailelerinin büyük çoğunluğu, sürgün koşullarında dillerini ve Kürt kimliklerini gizlemek zorunda kalmak yerine, Kürdistan’da dillerini, kültürlerini ve kolektif hafızalarını sonraki kuşaklara aktarabilirdi. Kürdistan da Kürt milletinin doğal yaşam alanı ve tarihsel yurdu olarak çok daha güçlü bir biçimde korunabilirdi.
Bu zorunlu göçün sonuçları yalnızca coğrafi yer değiştirmeyle sınırlı değildi. Milyonlarca insan evinden ve yurdundan sürüldü. Bu süreç Kürtçenin aşınmasını hızlandırdı, toplumsal bağları parçaladı, yerel ekonominin geleneksel yapılarını kalıcı bir alternatif yaratmaksızın ortadan kaldırdı ve Kürdistan’ın demografik yapısını köklü biçimde değiştirdi. Son birkaç on yıl boyunca milyonlarca Kürt, dünyanın en ırkçı devletlerinden birinin sürekli gözetimi altında; toplumsal düşmanlık, ölüm tehdidi, hukuk dışı şiddet ve kesintisiz bir güvensizlik ortamında yaşadı. Bu topluluklar kendi topraklarında kalabilmiş olsaydı, Kürtçenin aşınması, toplumsal kurumların zayıflaması ve Kürdistan’ın demografik ve toplumsal dokusunun dönüşümü çok daha yavaş ilerlerdi. Hatta siyasal açılımlardan yararlanılması halinde bu süreç tersine bile çevrilebilirdi.
Çatışmanın insani bedeli de kuşkusuz çok farklı olurdu. Yaklaşık kırk yıl süren savaş boyunca on binlerce insan sonuçsuz bir savaşta hayatını kaybetti. Kürt milletinin çok daha büyük bir kesimi ise Türk devletinin sürekli gözetim ve terörü, hapis, sürgün, toplumsal damgalama, yargısız infazlar, zorla kaybetmeler, JİTEM’in ve sözde terörle mücadele birimlerinin örgütlü operasyonları altında yaşadı. Bu sonuçlar yalnızca kurbanların sayısıyla ölçülemez. Bu savaş, Kürt milletinin gündelik yaşamını birkaç kuşak boyunca dönüştürdü; Kürt milletinin dilini, kültürünü, tarihsel hafızasını ve kendi ulusal kaderini belirlemeye yönelik siyasal faillik kapasitesini ciddi biçimde zayıflattı.
Kürdistan’ın askerîleştirilmesi ve güvenlikleştirilmesi süreci de büyük olasılıkla hiçbir zaman bugünkü boyutlarına ulaşmazdı. Kürt milletinin inkârı, PKK’nin ortaya çıkışından onlarca yıl önce başlamıştı. Ancak silahlı çatışma, devletin güvenlikçi iktidarını sürekli olarak genişletmesine, gerekçelendirmesine ve normalleştirmesine imkân sağladı: uzun süreli sıkıyönetim ve olağanüstü hâl uygulamaları, devasa askerî yığınaklar, kontrol noktaları, koruculuk sistemi ve gündelik hayatın bütün boyutlarının güvenlikleştirilmesi. Böyle bir savaş onlarca yıl devam etmemiş olsaydı, Türk devleti de böylesine kapsamlı bir güvenlik rejimini büyük olasılıkla bu kadar kolay meşrulaştıramazdı.
Çevresel tahribat da çoğu zaman göz ardı edilen sonuçlardan biridir. Devasa baraj projeleri, güvenlik yolları, askerî yasak bölgeler ve isyan bastırma politikalarıyla bağlantılı altyapı projeleri; Kürdistan’ın nehirlerini, vadilerini, tarımsal üretim biçimlerini ve demografik coğrafyasını köklü biçimde değiştirdi. Bu projeler yalnızca PKK’nin varlığının bir sonucu değildi; ancak güvenlik söylemi, devletin bunları hayata geçirmesini büyük ölçüde kolaylaştırdı. Bunun sonucunda Kürdistan’ın doğal coğrafyası ile geleneksel toplumsal ve ekonomik yaşam biçimleri, olağan koşullarda mümkün olabilecek ölçünün çok ötesinde tahrip edildi.
Daha geniş bir düzlemde bakıldığında, 1990’lı yıllar Sovyetler Birliği ile Yugoslavya’nın dağılmasının ardından yeni devletlerin ortaya çıktığı ve milletlerin kendi kaderini tayin hakkının yeniden dünya siyasetinin önemli meselelerinden biri hâline geldiği bir dönemdi. Ancak tam da bu dönemde Kürt milletinin önündeki siyasal ufuklar, savaş ve güvenlikleştirme mantığının içine giderek daha fazla hapsedildi. Kürt meselesi, dünya toplumunda kabul gören teamüllerle uyumlu, rasyonel bir siyasal temsil geliştirme kapasitesini büyük ölçüde kaybetti.
2000’li yıllarda ise Türkiye, Avrupa Birliği’ne katılım sürecine girdi ve demokratik reformlarla insan haklarının görece genişlediği bir dönem yaşadı. Bu gelişmeler, Kürt meselesinin ciddi biçimde ele alınması için elverişli bir fırsat yaratabilirdi. Ancak “devlet–terör” ikiliği, Kürt meselesinin meşru ve bağımsız biçimde temsil edilme imkânını sınırlandırmıştı. Kürt meselesinin “terörle mücadele” adı altında güvenlikleştirilmesi, Kürt toplumunun bu siyasal fırsatlardan tam ve bağımsız biçimde yararlanmasını engelledi.
Ekonomik açıdan da Kürdistan bütünüyle farklı bir gelişme seyri izleyebilirdi. Bölge, PKK’nin ortaya çıkışından önce de devlet tarafından uzun yıllar boyunca ihmal edilmiş ve yapısal ayrımcılığa maruz bırakılmıştı. Ancak silahlı çatışma, Kürdistan’ı yatırım, üretim ve toplumsal gelişmenin gerçekleşebileceği olağan bir ekonomik alan olmaktan çıkararak giderek kalıcı bir güvenlik bölgesine dönüştürdü. Güvenlik gerekçeleri, uzun vadeli yatırımların, altyapı projelerinin ve olağan ekonomik ve toplumsal gelişmenin ertelenmesi için defalarca bahane olarak kullanıldı. Dahası, köylerin ve yerel ekonominin tahrip edilmesi, Kürdistan’ı devlet bütçesine, devlet kurumlarına ve devletin dağıtım mekanizmalarına giderek daha bağımlı hâle getirdi.
Kuzey Kürdistan tarihinin belki de en büyük ironisi, 1978 ile bugünün karşılaştırılmasında görülebilir. PKK’nin kuruluş yıllarına denk gelen 1978’de, Kürtlerin bizzat kendileri tarafından “Kürtlerin Türkiyelileştirilmesi”nden ne söz ediliyordu ne de herhangi bir Kürt, hain ilan edilmeden, Kürt milletini açıkça devletle bütünleşmeye çağırmaya cesaret edebilirdi. Kürt milletinin ulusal taleplerinden vazgeçilmesini Türkiye’nin demokratikleştirilmesi adına meşrulaştıran kapsamlı bir teorik çerçeve de mevcut değildi.
Ancak yarım yüzyıl sonra köyler yıkılmış ve yakılmış, milyonlarca insan yerinden edilmiş, Kürtçe aşınmış, Kürdistan askerîleştirilmiş, doğal çevresi tahrip edilmiş ve Kürt toplumu büyük acılara maruz kalmıştır. Bütün bunların sonunda Öcalan, Kürtlerin kültürel taleplerinin dahi terk edilmesini istemektedir. Bugün, PKK’nin kuruluşundan yaklaşık elli yıl sonra Kürt milleti yalnızca Türk devletinin köklü asimilasyon politikalarına karşı kendisini savunmak zorunda değildir. Aynı zamanda PKK’nin içinden ve Öcalan’ın liderliğinde ortaya çıkan, Kürt dilinin, kültürünün ve ulusal varlığının inkârını meşrulaştıran yeni bir söyleme karşı da direnmek zorundadır. Böylece Kürt milleti, dilini, kültürünü ve ulusal varlığını artık hem Türk devletine hem de PKK ile Öcalan’a karşı savunmak zorunda bırakılmıştır.
Bir zamanlar kendisini direnişin dili olarak sunan bu söylem, bugün Türk devlet ırkçılığının somut ideolojik uzantısına dönüşmüştür: Kürt milletinin, bir yüzyılı aşkın süredir onun varlığını inkâr eden aynı devletle bütünleşmesini meşrulaştırmakla görevli bir ideolojiye.
🔸20 Temmuz 1974 Kıbrıs Harekatı’nın 52. Yıldönümü’nde Avrupa Parlamentosu tarafından açılan “Tecavüz Dosyası”
🖋️ Ayşe Hür (@HurAyse)
▫️8 Temmuz 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu (AP), Strasbourg’daki Genel Kurul oturumunda bu sefer Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki askeri varlığı bir kez daha “devam eden hukuka aykırı işgal” olarak nitelendirilirken, Türk askerlerinin adadan çekilmesi çağrısı yinelemekle yetinmedi “1974 Türk işgalinin Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkileri ile Türk kuvvetlerinin işlediği suçlar ve bunların toplumsal cinsiyet eşitliği üzerindeki sonuçları” başlıklı kararı da kabul etti. Bununla paralel olarak Kıbrıs Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Lefkoşa'da 1974 Türk işgali sırasında ve sonrasında cinsel şiddet ve diğer savaş zamanı zulüm gören kadınlara yönelik bir anıt inşa edilmesini onayladı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ise AP’nin aldığı kararı resmi bir açıklamayla "yok hükmünde" saydığını ilan etti.
▫️Aynı durum 52 yıl önce de yaşanmıştı. 1974 harekâtından sonra Türk askerlerinin fail olduğu 41 tecavüz iddiası, dört tanıklığı olan iddia, 24 tecavüz duyumuna dair rapor hazırlandığında dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Başbakanı Süleyman Demirel, “Rumların Türk askerlerini öldürdükleri ortada iken bu tür iddialarla uğraşamayız” deyip kestirip atmıştı. Peki bir şeyi yok sayınca ya da "uğraşamayız' deyince, o iddialar yok oluyor mu? Gelin birlikte karar verelim.
https://t.co/T9119y6qsY
@kivikusu1 The Irish Times manşeti: "Rebel leader pleads for his life at treason trial"
👇
"Asi lider vatana ihanet davasında hayatı için yalvardı."
Hala 15 Ağustos, önderlik,liderlik, direniş,eşme ruhu, misaki milli, türkiyeleşme, demokratik entegrasyon, u quzulkurt beyinsiz müridler!!!
@kivikusu1 The Washington Post manşeti: "Rebel Kurd Asks Turkish Court To Spare His Life"
👇
"Asi Kürt, Türk mahkemesinden hayatının bağışlanmasını istedi."
Duran Kalkan, Cemil Bayık ile birlikte yaralı 17 gerillayı “düşman eline geçmesin” diye öldürdü. Öldürülenlerin yaşları 16 ile 24 arasındaydı.
Bunu da sorsaydı Ruşen Çakır.
Bu bilgi Apo’nun savcılığa verdiği ifade de var üstelik.
Ruşen Çakır (@cakir_rusen): "Selahattin Demirtaş için ne diyorsunuz? Çıkacak mı, çıksın mı, bu süreçte nasıl bir rol oynayabilir?"
Duran Kalkan: "Sadece Selahattin Demirtaş değil, bütün siyasetçiler cezaevinden çıksın istiyoruz. Çıksalardı dışarıda önemli rol oynayabilirlerdi. Şimdi de cezaevindeler, yine bir rolleri var hepsinin. Rolsüz değil hiç kimse, herkesin bir rolü var bu mücadelede. Zindanda olan da rol yapıyor. Dışarıda siyaset yapan da, Önder Apo'nun rolü kendine göre. Bizimki kendimize göre. Rol karmaşası yaşamamalıyız. Herkes kendi rolünü iyi tanımalı ve gereğini yerine getirmeli. Oldukça zeki, deneyimli, tecrübeli, birikim de kazandı. Oldukça rol oynayabilecek bir kişilik"
➡️ https://t.co/QOg9IKgw6H
Yıllardır "PKK Kürtlerin temsilcisi değil" diyen ve apoculardan en çok küfür yeme şampiyonluğunu elinde bulunduran Metinere bak sen😃 Siz sevmediğiniz de neden konuşuyordunuz, o ruhsatı nerden aldınız? Malum hem Kürtler hem Türkler yıllarca ekranlarda bu özelliğinizle tanıdı 😃
@HurAyse Siz gidin polemiğinizi başkasıyla yapın. PKK’nın lideri Öcalan’dır ve partisi de DEM’dir. Onlar kendi gelecekleri adına kendileri karar verirler. Madem sevmiyorsunuz, silahı hangi koşullarda bırakacakları veya neye razı olacakları sizi ilgilendiren bir konu değil zaten.
"Kanun çıkar çıkmaz" demek öyle mi? Hah şöyle baklayı ağzınızdan çıkarın. Başkalarını suçlamayın.
20 yıl boyunca Kürt gençlerini ölüme gönderip yakalandığında "Ben devletin hizmetindeyim" diyen ve hala buna devam eden Öcalan'ı sevmek zorunda mıyım? "Öcalan irademizdir" diyerek kendini sıfırlayan DEM'e saygı duymak zorunda mıyım? Kanun çıkaracakmış gibi yapıp toplumun sinir uçlarıyla oynayan iktidara ve devlete güvenmek zorunda mıyım? Sizin gibi bir o yandan bir bu yandan görünüp toplumu kandırmak zorunda mıyım? Değilim!
Demek mesele Kürtlerin Türkiyelileşmesi veya Türkiye'nin demokratikleşmesi değil? Devlet-AKP ve PKK arasında bir iş, biz de karışmayalım? Bundan güzel açıklanamazdı aslında ortada bir "toplumsal barış" projesi olmadığı. Anayasa, seçim ittifakı falan sırasında konuşabilir miyiz bari? İzin var mı Türkiye'nin Kürt Meselesi'ne dair en çok yazan vatandaşının konuşmasına?
@HurAyse 12 Ekim 2020 tarihli programdan bir kesit.
Herşey çok açık.
Kürtlerin karşı karşıya olduğu durum, basit bir
gizleme yöntemi olmaktan çıkıp, bizzat yeni bir gerçeklik yaratma ilozyonuyla idare edilmekten başka bir şey değil. Kabul edelim, oyuncular çok iyi...
OYALAYAN KİM?
Partilisi, münevveri, gazetecisi yana yakıla "Çerçeve Yasa ne zaman meclise gelecek bilmiyoruz, meclis ne zaman kapanacak onu bile bilmiyoruz" diyorlar. "Devlet çözüm istemiyor galiba" diyorlar. "Böyle olmaz, olursa bozuşuruz" diyorlar. "Yerimiz belli, bekliyoruz" diyorlar. Tabanlarını gerdikçe geriyorlar, daha doğrusu utandırdıkça utandırıyorlar.
Daha Bahçeli, "Öcalan gelsin TBMM'de konuşsun" demeden (22 Ekim 2024), hatta Bahçeli DEM sıralarına gidip ellerini sıkmadan (1 Ekim 2024) haber vermiştim devletin "Terörsüz Türkiye" projesinin en az 1,5 yıldır hazırlandığını. Bakın alttaki twitimin tarihine: Bana "uyduruyorun, yok öyle bir şey, PKK böyle kirli teklifleri kabul etmez" demişlerdi bir de... Ama aynen dediğim gibi oldu.
O sırada Esad henüz HTŞ tarafından devrilmemişti, PKK silah bırakmamıştı(!) Yani PKK'nin eli daha güçlüydü. 8 Aralık 2024 sonrası devletin eli güçlendi.
En güçlü olduğu anda Öcalan'ın devlete taahhüt ettiği, 27 Şubat 2025 mektubundaki "kültürel haklar bile sosyolojiye uymuyor" diye biten cümlesindeki şeylerdi.
Lütfen okuyun alttaki zinciri, ister başından ister 13'ten itibaren. O gün ne konuşulduysa aynen hayata geçti, geçiyor. Rojava'nın sorunsuz dağıtılması ise "Allah'ın bir lütfu" oldu.
Devlet planını hiç saklamadı ki, doğrudan söyledi, iliştirilmiş kadrolarıyla söyledi, tavırlarıyla söyledi, uygulamalarıyla söyledi. Bugün bir kere daha söyledi. Güya Numan Kurtulmuş ve Efgan Ala ile görüşeceklerdi, şu saate kadar haber yok. Temmuz ayının sonunda bir kere daha söylemiş olacaklar. "Çerçeve Yasa yetişmedi" diyecekler. Yetişse bile içerikle söyleyecekler. Ekimde yeniden söyleyecekler. "Seçim sath-ı mailine girdik, seçim sonrasına kalsın" diyecekler. Çünkü adım atmaları için bir neden, bir kaldıraç yok artık.
Sizden bilgi saklayan sizin önderliğiniz ve onun iliştirilmiş kadroları. Size sürekli "dize getirdik, güçlüyüz, müzakere ediyoruz, az kaldı, her şey çok güzel olacak" dediler. "Güzel olacak şey nedir?" diye sormadınız. İnandınız ve beklediniz. Şimdi hayal kırıklığına uğruyorsunuz.
İnanın size bu hikayelerini anlatanlar bu sonucu gayet iyi biliyorlardı. Hatta daha fazlasını da biliyorlardır. Onlar maişet motorlarını çalıştırmaya, gemilerini yürütmeye bakıyorlar. Partilerine verilen milyonluk devlet destekleri, belediyelerin devasa kaynakları, ihaleler, yardımlar, kurumlarda görevler, projelerden nemalanmalar, milletvekili olmanın veya olma ihtimalinin dayanılmaz hafifliği, televizyonlarda program yapmalar, görünür olmalar, popüler olmalar, özetle şimdilik devletin kanatları altındaki bir ağın parçası olmanın sağladığı avantajlar ve güvenceler...
Ne acı ki, Leonard Cohen'in şu dizeleri bugünlerde Türkiye'deki her kesime uyuyor, en çok da Apocu Hareket'e uyuyor...
“Herkes biliyor, geminin su aldığını
Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini
Ve herkes biliyor, zarların hileli olduğunu…"
Spasî bo Xwedayê Kurdistanê em ji hefsa dewleta tirkî derketin. Em spasîya we hemûyan dikin ku we em bi tenê nehêştin.
Bi hêvîya azadîya hemû girtîyên me heta azadîya milet û welatê me! Bijî doza neteweyî!
#Kurd#Kurdistan#Amed#کورد#کوردستان
Şukir ji Xwedê ra ku em bi vî awayî xizmeta ziman û axa xwe dikin.
Spasî bo:
te @SilemanCevik abê û @nubihar,
bo edîtoriya @SehmusKurt30 û Yehya Omeri,
bo keda @HuseynZana û ya @ixbaran_3595822
"Ronahî hinekî din ronahî" - para miletê me be.
Ez vê sibehê bi kelecana van diyariyên xweşik hişyar bûm.Ji dil û can spasdarê mamoste @AbdullahIncekan û weşanên @nubihar ê me.Herweha ji gelekî bi hêvî me jî,lewma hîn jî gelek canik û camêr ji bo zimanê kurdî dixebitin.Destxweş û mervantî û dostanî heqê we💐
NATO'yu protesto etmekte sorun yok, herkesin kendi duruşu var. Ama bu protestoda Siyonizm'in ne işi var? İsrail ne NATO üyesi, ne resmi bir NATO partneri, ne de bu toplantıya katılmış bir ülke. Konu tamamen NATO ve Türkiye’nin bu ittifak içindeki konumu iken, birdenbire İsrail ve Siyonizm'i ortaya sürmek ne anlama geliyor?DEM'li vekiller, kendi seçmeniyle ( siz Kürt diye okuyun) kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Peki seçmen bunu hak ediyormu? Hem de fazlasıyla.
Bu kitabı ben de defalarca paylaştım. Bugüne kadar Apocu Hareket etrafında kümelenmiş akademisyen, feminist, kanaat önderlerinden veya o günleri yaşamış örgüt üyelerinden biri bile "okudum, ama hiçbir sorun göremedim, kitap yalanlardan oluşuyor" falan demedi.
İki ihtimal var: Ya okumaya gerek bile duymayacak kadar zihnen tembelleşmişler, ya da okuyor ve susmayı seçiyorlar. Hangisi daha kötü, siz karar verin.
Bu durum aslında tanıdık.
Gramsci'ye göre egemen sınıflar, rızayı inşa etmek için kitle iletişim araçları ve eğitim yoluyla belirli figürleri "dokunulmaz liderler" olarak kurgular.
Siyasi ve ekonomik ittifaklar (tarihsel blok), kendi sınıfsal çıkarlarını toplumun ortak çıkarı gibi göstermek için bu putlaştırılan kişileri birer ideolojik araç olarak kullanır.
Sisteme bağlı aydınlar, bu liderlerin etrafında mistik bir "sağduyu" yaratarak kitlelerin sorgulama yeteneğini felç eder ve itaati kalıcı kılar.
Bu ülkede pek çok ameliye bizzat bu ülkenin kimi açık, kimi zımni olarak sisteme destek veren münevverleri tarafından gerçekleştirildi. Ama hiçbiri Öcalan'ı putlaştırma ameliyesindeki kadar şoke edici gelmemişti bana... Çünkü aralarında güya sisteme kökten karşı çıkanlar (Marksistler, feministler, hak savunucuları mesela) da vardı.
Bakalım üç maymunluk dönemi ne zamana kadar sürecek?