Meslektaşımız anayasa hukukçusu Ghanem Al-Attar, bir zamanlar ders verdiği Gazze’de içme suyuna muhtaç halde.
Herkes ‘bir zamanların profesörü’ diye geçmiş zamanlı haberleştirmiş- fakat dünyaya en büyük dersi şimdi veriyor.
Bu korkunç soykırıma rağmen Gazze’de kalarak.Direnerek
Ben de bir Hıristiyan okulunda okudum.
Haftada iki gün Religion, (din) dersi olurdu. 1. Sınıfa başladığım zaman, o derste öğretmen yanıma gelip,
gülümseyerek şöyle demişti:
“Sen hobi dersine geçebilirsin. Bu ders sana zorunlu değil.”
Ya o yaşımda bile Müslüman kimliğime saygı duyulurdu.
Ben o yıllarda İslamofobi nedir, bilmezdim.
Ta ki kendi ülkemde, kendi milletimden, bana tepeden tırnağa tiksinir gibi bakan gözlerle karşılaşana dek.
Yine ortaokuldaydım.
Almanya'da bir okul kampına gitmiştik.
Kayıt formunda muhafazakar olan ailem "Müslüman" seçeneğini işaretlemiş,altına da bir not düşmüştü;
“Domuz eti yemesi yasak.”
Kampın ilk günü..
Gelen yemeği tavuk sanıp yemeye başlamıştım.
Ama o an uzakta bir öğretmen beni görmüş, elindekileri bırakıp koşa koşa yanıma gelmişti;
“Hayır, hayır! Sen bunu yiyemezsin!
Sen Müslümansın.
Sana bu yasak!
Merak etme, siz müslümanlar için başka menü hazırlanıyor.”
Şaşırmıştım.
O bir Hristiyandı.
Ama benim inancıma benden daha çok sahip çıkmıştı.
Ve bugün..
Türkiye’de bir üniversitenin mezuniyet töreninde,
Kur’an’dan bir ayet taşıyan gençlere “Bunu burada açamazsınız!” diyen, Müslüman kimlikli başka gençler..
Gerçek İslamofobi'yi ben Almanya’da değil,
İslam’ın adını çokça anan, ama ruhunu hiç tanımayanlar arasında gördüm..
Ne garip… Hristiyan okulunda Müslüman kimliğim korunurdu; Müslüman memlekette bir okulda, Kur’an’a savaş açılır oldu.
Sonuç olarak laikliğin geldiği noktada, Avrupa’da yaşadığım özgürlükleri, Türkiye’de arar oldum..
İkonik bir an.Daha önce Filistin'de çalışan Gallerli bir hemşire, Mısır polisine yolu açmaları ve Gazze yürüyüşüne izin vermeleri için diz çöküp yalvarıyor:
"Lütfen Müslüman kardeşlerinize yardım edin"
"Açlıktan ölen bir çocuk nasıl ağlar bilir misiniz?"
22 Eylül 2017'de Behzat Ç.'nin senaristi olan ve muhalif camiada oldukça sevilen Emrah Serbes, İzmir-Aydın otoyolunda alkollü şekilde, son sürat araba kullanıyordu. Kaza yaptı, üç kişilik bir aileyi katletti. Olay yerinden kaçtı, suçu arkadaşının üstüne yıkmaya çalıştı. Kolluk incelemesinde bu durum fark edildi. Emrah Serbes teslim olmak zorunda kaldı ve tutuklandı. Muhalif camiada, medyada ve sosyal medyada bu durum pek tepki görmedi. Aksine, pek çok muhalif ölen aileye değil, Emrah Serbes'e üzüldü. Üç kişilik bir aileyi katledip olay yerinden kaçan Emrah Serbes, Ot dergisinde yazmaya devam etti. Derginin diğer yazarları "ulan sen cani bir katilsin, bu dergide nasıl yazarsın?" demedi. Herkes dergide yazmaya devam etti. Okuyucu kitlesi de aynı şekilde dergiyi satın almaya devam etti. Katil Emrah Serbes çok kısa bir süre hapis yattıktan sonra serbest kaldı. Hayatına, dizi ve filmlerine kaldığı yerden devam etti, ediyor.
Zehra Kınık, İstanbul'da araba kullanıyordu. Tali yoldan ana yola aniden çıktı. O sırada bir motorlu sürücü de onu geçebileceğini düşünerek gaza bastı. Çarpıştılar. Motorlu çocuk kaskı olmadığı için motordan düşüp kafasını çarptı ve hayatını kaybetti. Bu kaza, araba kullanan herkesin başına anlık bir dalgınlık sonucu gelebilecek bir kazaydı. Kasıt yoktu. Madde etkisi yoktu. Olaydan sonra Zehra Kınık kaçmadı. Aksine hemen 112'yi aradı. Fakat Zehra Kınık günün sonunda katil ve cani ilan edildi.
Şimdi siz, Emrah Serbes'in bilerek ve isteyerek alkollü araba kullanması neticesinde üç kişilik bir aileyi katletmesine ses çıkarmayanlar, bugün Zehra Kınık'ın babasını sevmiyorsunuz diye bu kızı gündemden düşürmüyorsunuz. Üstüne, adalet duygunuz zedelenmiş gibi vicdan mastürbasyonu yapıyorsunuz. Bir de bu tepkilerinize şeref ve haysiyet atfetmemizi bekliyorsunuz. Hayır kardeşim; siz ideolojik saplantılarla hareket eden, kendinden olanın en adi suçunu örtüp, düşman olduğuna hak etmediği şeytanlıklar atfeden, şerefsiz ve haysiyetsiz bir güruhsunuz. Sizin herhangi bir konuda hassasiyetiniz olduğunu da herhangi bir şeye gerçekten üzüldüğünüze de inanmıyoruz. Siz her an, her şeyi çarpıtabilecek ve her türlü acıyı istismar edebilecek düşük karakterlere sahipsiniz. Siz salt kötüsünüz. Kötülük atfettiklerinizden bin kat daha kötüsünüz.
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar; “Türkiye, Suriye'yi himayesi ya da mandası altına almak istiyor. Bunu kabul etmeyeceğiz.”
Türkiye olarak biz de Suriye’nin adım adım İsrail tarafından yutulmasını kabul etmeyeceğiz. Zor oyunu bozar.
Viran olmuş şehrine bakıp çaresizce ağlayan, ölümünü bekleyen bir kadın... Bu yaşamak mı? Böyle yaşanır mı? Kaç ay, yıl daha bu çaresizliği seyredeceğiz?
Elimizden ne geliyorsa... Duyurmak, yaymak, yardım, boykot. Bu çaresizliği pasif pasif seyretmekten iyidir.
#NoFlourinGaza
Kriz anlarında iletişim bir sanattır. Hem ne dediğiniz hem nasıl dediğiniz hayati önem taşır. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hasan Basri Yalçın’ın katıldığı programda ortaya koyduğu dil, tonlama ve içerik son derece etkiliydi. Ekranlarda bu düzeyde temsil şart.
📍AK Parti Genel Merkezi
Genel Başkanımız, Cumhurbaşkanımız Sayın @RTErdogan ’a teveccühü ile tarafımıza tevdi ettiği Yerel Yönetimler Başkanlığı görevi dolayısıyla şükranlarımı arz ediyorum.
Birlikte yol yürüdüğümüz kıymetli başkanım Yusuf Ziya Yılmaz beyefendiye emeklerinden dolayı teşekkür ediyorum.
@yzyilmaz55
Ben bir ebeveyn olarak çok endişeliyim ve yetkililerin bu konuya acilen el atmasını istiyorum. Bugün oğlumun oynadığı Brawl Stars adlı mobil oyun içinde korkunç bir çetenin varlığına bizzat şahit oldum. Çocukları hedef alarak onları para vermeye zorlayan, tehdit eden ve ailelerine kadar ulaşan bir grup var!
Oğlum oyun içinde tehdit edildi. Takip ettiğim için fark ettim ki, bu kişiler onu para vermesi için baskı altına almış. Ben devreye girip yazıştığımda, vermeyeceğimizi söyledim ve “Annem izin vermiyor” diyerek durumu anlatmaya çalıştım. Ancak aldığım yanıt dehşet vericiydi:
“Anneni, babanı bulacağım. Evinizi biliyorum, geleceğim.”
Bundan sadece 10 dakika sonra WhatsApp üzerinden bir mesaj aldım:
“Oğlunuza terbiye verin, beni dolandırdı.”
Bu olayın ardından büyük bir korku ve endişe içindeyim. Numaramı nasıl bulabilir?????? Çocuklarımızın dijital ortamda güvende olması gerekirken, bu tür tehditlerle karşılaşması kabul edilemez.
Yetkililerden ve Emniyet birimlerinden rica ediyorum: Bu konuyla ilgili acilen bir inceleme başlatılsın. Çocukları tehdit eden bu kişiler tespit edilip gerekli işlemler yapılsın. Oyunun yapımcıları da bu tür olaylara karşı daha sıkı önlemler almalıdır.
Lütfen bu durumu ciddiye alın. Çocuklarımızın güvende olması hepimizin sorumluluğudur. Aileler çocuğunuzu kontrol edin!!!! Sakın yalnız telefonla bırakmayın!
Bir seyahat blog yazarı, gittiği her yerde Filistin bayrağıyla karşılaştığını ve Filistin davasının uluslararası bir insan hakları davasına dönüştüğünü söyledi.
Yargıya intikal etmiş konularda “ Meclis Araştırma Komisyonu “ kurulması anayasanın 9. ve 138. Maddelerine aykırıdır.
Muhalefetin her olay sonrası AKP ve MHP oylarıyla reddedildi saçmalığının arka planı budur.
Rahmetli Doğan Cüceloğlu bir seminerinde yere bir parça ekmek koymuş ve "Bu ekmeğe basabilecek birisi var mı?" diye sormuş salondakilere. Hiç ses çıkmamış tabii. Hoca, "Sahneye gelip bu ekmek parçasına basana 100 dolar vereceğim" diye devam etmiş. Salondan yine çıt yok...
Fiyatı artırarak 5000 dolara kadar getirmiş. Bu sırada salonda bulunanlardan birisi, "Hocam, istersen 500 bin dolar ver, yine bize o ekmeği çiğnetemezsin, boşuna uğraşma!" demiş.
Doğan Hocam da, "İşte değerler eğitimi budur" diye noktayı koymuş...
Geçen sene bu yazıyı yayınladığımda, "Bana 5 dolar ver, bak nasıl röveşata çekiyorum ekmeğe" türünden yüzlerce yorum yazılmıştı. Birçok insan da "Bırakın bu yalan dolan işleri! Ekmeğe bu kadar saygı göstereceğimize insana saygı gösterelim" gibi yorumlar yapmıştı.
Halbuki gözden kaçan bir şey vardı burada. Ekmek bizim kültürümüzde helal kazancın sembolüdür. Bu yüzden ayaklar altına alınmasına göz yumulmaz.
Helal kazanç hassasiyeti bir kez ayaklar altına alınınca da bebek ölümleri üzerinden para kazanan çeteler ve para için her türlü pisliği yapan insan müsveddeleri gündemimizden eksik olmaz.
Görünmez hastalıklar.!
Kulak bir rahimdir.!
Duydugun her kelime her şarkı ve her fısıltı derinlere ekilmiş bir tohumdur.
Bilinç altın tarafindan beslenip gelisen, iyi yada kötü ne dinlersen tasarlanacak ve sonunda gerçekliğin olacak.
Aklını koruduğun gibi kulaklarını da koru.👇🏻
Şu aşamada sosyal medyada İsrail’i Türkçe savunanların ortak özellikleri sıralı tam liste:
- Neredeyse bütün kavramları, hukuk kurallarını yarım yamalak anlamış, jenerik, çakma ve oldukça yetersiz bir batı tarz eğitim sonucu ‘herkes cahil, ben bilgiliyim’ tribi (en korkunç cehalet bu aslında)
- ‘buradayım, buradayım, ben de sizin gibiyim’ diyeceği her fırsatı kollayan ev cini Dobby sendromu (Dobby kendini kurtardı, bunların şansı da yok)
- Ölenlerin kimliğine göre pozisyon değiştirmelerine müsait olan bir sosyopatlık
- Kendisi ve kendisine benzeyen, kendisine benzetilenlere dair korkunç özgüvensiz öfke, Müslüman veya Arap bir bebeğe bile terörist diyebilirler
- Her şeyden öte bilinçli, sistematik bir çıkar ağı ve çaba (Katledilen Filistinliler hakkında tek söz söylemeyip İsrail-Filistin mevzusunu nasıl haberleştirebilir, bu konuda içerik üretebilirsiniz dimi?)
Bu tiplemeleri ciddiye almayıp rezil etmek, utandırmak lazım.
Önce evlerini bombalıyor, sonra ‘güvenli bölge’ ilan ettiği yerlerde binlerce insan yan yana kurulan çadırlara sığınıyor, ardından çadırları krater oluşturacak kadar büyük bombalarla hedef alıyor.
Toplama kamplarında uzaktan kumandalı soykırım.
terliğin üstüne adamın koyduğu o süs,işte o Muhammediliktir. Efendimizin (sav) ahlakında yas ve yeis yok. bizim için her zaman dikilecek fidan var. kuyunun dibinde,balığın karnında,ateşin içinde,evden uzakta,azınlık olduğumuz savaşta hep umudumuz var. Hasbunallahu Ve Nimel Vekil.
Önceleri adı "haram" idi.
Sonra "kusur" oldu.
Ardından "hata"ya dönüştü.
Derken "kişisel tercih" diye anılır oldu.
Adı haram iken sevilmezdi. Şimdi ise kimsenin umurunda değil.
Haramın adı değişti değişmesine ama haramın varış noktasının adı hep aynı kaldı: Cehennem.
Piyanist filmini ilk kez 8 yaşındayken açık havada izlemiştim. Nazilerin Getto’yu basıp ayağa kalkmadığı için tekerlekli sandalyeli bir adamı camdan attıkları sahnede hayatımın dehşetini yaşamıştım. Annemlerle filmden çıkmak zorunda kalmıştık. Hala filmin o sahneden sonrasını izleyemedim, o sahneyi atlatamadım.
Filmlerde izlediğimiz o korkunç vahşetin yıllar sonra tekrarlanmasını kabul etmek gerçekten çok zor. Berbat bir döneme tanıklık ediyoruz