30 Ağustos Zafer Bayramı, Anadolu insanının emperyal güçlere karşı yapmış olduğu bir anayurt savunmasıdır.
Özgürlüğün bedeli için gösterdiği bir cürettir.
Bu cüreti, hep birilerine kul olan, özgürlüğün farkında olmayan zavallı bedhahların fark etmesi tabii ki mümkün değildir.
Tıpkı kölenin esarete prangalandığını bilmemesi gibi.
Biz yüreğimiz ve aklımızla, Spartalı Spartaküs'ün gösterdiği cüreti de Mustafa Kemal Atatürk’ün "Bağımsızlık benim karakterimdir" söylemini de özgürlük için ödenmiş bedeli de her 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda prangalanmış ruhlara hatırlatacağız.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!n.asln
Sözümüz Kemal Öztürk’e!
Kurduğunuz cümleler, sanki Suriye iç savaşında yaşanan onca trajedinin ve ölçülsüzlüğün sorumluluğu doğrudan Nusayri/Alevi topluluğuna aitmiş gibi talihsiz bir anlam barındırmaktadır.
O dönem Suriye’yi yöneten kabinede;
Nusayri bakanların oranı sayısal olarak genellikle azınlıktadır (%10 ile %20 arasında değişiklik gösterdiği tahmin edilir).
Dolaysıyla o dönem Suriye’yi yöneten kabine bileşenlerin tamamını Nusayri/Alevi" lerle ilişkilendirerek bir topluluğu töhmet altında bırakmak son derece yanlıştır ve vicdansızlıktır. Dolayısıyla Suriye iç savaşına dair açıklamalarda bulunurken kelimelerinizi çok daha dikkatli seçmek zorundasınız.
Bahsi geçen yapının liderini meşru Suriye hükümetine karşı konumlandırırken, sürecin arka planındaki dış dinamikleri tamamen göz ardı etmiş durumdasınız.
Konuşmanızda, ABD ve İsrail’in o dönem bölgede aktif olarak kullandığı aparat örgütlerin ve emperyalist müdahalelerin yaşananlardaki yıkıcı payından hiç söz etmeyerek büyük bir eksikliğe imza attınız.
Bölgenin hassas dengelerini ve acılarını hesaba katmadan yapılan bu tür açıklamalar toplumsal barışı zedelemektedir.
Tüm Nusayri ve Alevilerden derhal özür dilemeli ve "sözlerim kastını aşmıştır" diyerek bu yanlıştan dönmelisiniz.
Farklı kimlikleri ve mezhepleri çatışmanın tarafı gibi gösteren bu üslup, ortak yaşama kültürüne açıkça zarar vermektedir.
Emperyalist projelerin ve vekil savaşların faturasını mazlum halklara kesmek tarihsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
AÇIKLAMA
Dün katıldığım NTV’deki programda açıkladığım kişisel görüşlerim nedeniyle bazı çevrelerde bana yönelik karalama süreci başlatıldı.
Sözlerimi bağlamından koparıp, amacından ve kast ettiğim konulardan tamamen uzak iftira niteliğinde, art niyetli bu yaklaşıma yönelik açıklama yapma ihtiyacı oluştu.
Sözüm ona Arap Alevilerini kast ederek “hepsinin kuruşuna dizilmesini istediğim” iddia edilmiştir.
İç savaşta ve sonrasında yaşanan devrim sürecinde Kürtlerin, Arapların, Türkmenlerin, Sünnilerin, Dürzilerin ve Nusayrilerin bir arada yaşamasını savunan bir gazeteciye böyle bir yafta yapıştırmaya çalışmak art niyetli bir yaklaşımdan öte bir şey değildir.
Sednaya hapishanesinde ve Suriye kırsalında Esad rejiminin neden olduğu korkunç hikayeleri dinlediğimde insanların nasıl bir duyguya kapıldıklarını anlattım. Şara yönetiminin bu duygulara kapılmadan, kötü yola sapmadan süreci başarıyla yönettiğini özetledim.
Konuşmamın aşağıda tamamını yayınlıyorum. Buradan “katliam istediğim” manası çıkartmak en hafif deyimle kötü niyetli bir tutumdur.
“Suriye’de Kürt katliamı var, Alevi katliamı var, Ezidi katliamı var, Dürzi katliamı var” diye gerçek dışı kampanya yapan, Suriye’de entegrasyona ve Terörsüz Türkiye sürecine karşı çıkan bazı çevreler şimdi de benim sözlerimi çarpıtmaya çalışıyor.
Bu kötü niyetli kişilerin haricinde çarpıtılan sözlerimden üzülen, bir arada yaşamayı savunan Alevi kardeşlerimin asla onları üzecek bir şey söylemeyeceğimi bilmelerini ve her zaman onların yanında olduğumu belirtmek istiyorum.
Bu arada Terörsüz Türkiye sürecini zehirleyecek açıklamalar yapan Tülay Hatimoğulları’nın konuşmalarına engel olamayan DEM Parti yönetiminin olayın aslını araştırmadan hakkımda açıklama yapmasını da kınıyorum.
Bu iftiraları atanlara inat, her zaman şiddete karşı çıkmış birisi olarak, etnik köken ve dini inanç ayrımı yapmaksızın tüm halkların bir arada barış içinde yaşamasını savunmaya devam edeceğim.
Sözümüz Kemal Öztürk’e!
Kurduğunuz cümleler, sanki Suriye iç savaşında yaşanan onca trajedinin ve ölçülsüzlüğün sorumluluğu doğrudan Nusayri/Alevi topluluğuna aitmiş gibi talihsiz bir anlam barındırmaktadır.
O dönem Suriye’yi yöneten kabinede;
Nusayri bakanların oranı sayısal olarak genellikle azınlıktadır (%10 ile %20 arasında değişiklik gösterdiği tahmin edilir).
Dolaysıyla o dönem Suriye’yi yöneten kabine bileşenlerin tamamını Nusayri/Alevi" lerle ilişkilendirerek bir topluluğu töhmet altında bırakmak son derece yanlıştır ve vicdansızlıktır. Dolayısıyla Suriye iç savaşına dair açıklamalarda bulunurken kelimelerinizi çok daha dikkatli seçmek zorundasınız.
Bahsi geçen yapının liderini meşru Suriye hükümetine karşı konumlandırırken, sürecin arka planındaki dış dinamikleri tamamen göz ardı etmiş durumdasınız.
Konuşmanızda, ABD ve İsrail’in o dönem bölgede aktif olarak kullandığı aparat örgütlerin ve emperyalist müdahalelerin yaşananlardaki yıkıcı payından hiç söz etmeyerek büyük bir eksikliğe imza attınız.
Bölgenin hassas dengelerini ve acılarını hesaba katmadan yapılan bu tür açıklamalar toplumsal barışı zedelemektedir.
Tüm Nusayri ve Alevilerden derhal özür dilemeli ve "sözlerim kastını aşmıştır" diyerek bu yanlıştan dönmelisiniz.
Farklı kimlikleri ve mezhepleri çatışmanın tarafı gibi gösteren bu üslup, ortak yaşama kültürüne açıkça zarar vermektedir.
Emperyalist projelerin ve vekil savaşların faturasını mazlum halklara kesmek tarihsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
n.asln
Sözümüz Kemal Öztürk’e!
Kurduğunuz cümleler, sanki Suriye iç savaşında yaşanan onca trajedinin ve ölçülsüzlüğün sorumluluğu doğrudan Nusayri/Alevi topluluğuna aitmiş gibi talihsiz bir anlam barındırmaktadır.
O dönem Suriye’yi yöneten kabinede;
Nusayri bakanların oranı sayısal olarak genellikle azınlıktadır (%10 ile %20 arasında değişiklik gösterdiği tahmin edilir).
Dolaysıyla o dönem Suriye’yi yöneten kabine bileşenlerin tamamını Nusayri/Alevi" lerle ilişkilendirerek bir topluluğu töhmet altında bırakmak son derece yanlıştır ve vicdansızlıktır. Dolayısıyla Suriye iç savaşına dair açıklamalarda bulunurken kelimelerinizi çok daha dikkatli seçmek zorundasınız.
Bahsi geçen yapının liderini meşru Suriye hükümetine karşı konumlandırırken, sürecin arka planındaki dış dinamikleri tamamen göz ardı etmiş durumdasınız.
Konuşmanızda, ABD ve İsrail’in o dönem bölgede aktif olarak kullandığı aparat örgütlerin ve emperyalist müdahalelerin yaşananlardaki yıkıcı payından hiç söz etmeyerek büyük bir eksikliğe imza attınız.
Bölgenin hassas dengelerini ve acılarını hesaba katmadan yapılan bu tür açıklamalar toplumsal barışı zedelemektedir.
Tüm Nusayri ve Alevilerden derhal özür dilemeli ve "sözlerim kastını aşmıştır" diyerek bu yanlıştan dönmelisiniz.
Farklı kimlikleri ve mezhepleri çatışmanın tarafı gibi gösteren bu üslup, ortak yaşama kültürüne açıkça zarar vermektedir.
Emperyalist projelerin ve vekil savaşların faturasını mazlum halklara kesmek tarihsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
Sözümüz Kemal Öztürk’e!
Kurduğunuz cümleler, sanki Suriye iç savaşında yaşanan onca trajedinin ve ölçülsüzlüğün sorumluluğu doğrudan Nusayri/Alevi topluluğuna aitmiş gibi talihsiz bir anlam barındırmaktadır.
O dönem Suriye’yi yöneten kabinede;
Nusayri bakanların oranı sayısal olarak genellikle azınlıktadır (%10 ile %20 arasında değişiklik gösterdiği tahmin edilir).
Dolaysıyla o dönem Suriye’yi yöneten kabine bileşenlerin tamamını Nusayri/Alevi" lerle ilişkilendirerek bir topluluğu töhmet altında bırakmak son derece yanlıştır ve vicdansızlıktır. Dolayısıyla Suriye iç savaşına dair açıklamalarda bulunurken kelimelerinizi çok daha dikkatli seçmek zorundasınız.
Bahsi geçen yapının liderini meşru Suriye hükümetine karşı konumlandırırken, sürecin arka planındaki dış dinamikleri tamamen göz ardı etmiş durumdasınız.
Konuşmanızda, ABD ve İsrail’in o dönem bölgede aktif olarak kullandığı aparat örgütlerin ve emperyalist müdahalelerin yaşananlardaki yıkıcı payından hiç söz etmeyerek büyük bir eksikliğe imza attınız.
Bölgenin hassas dengelerini ve acılarını hesaba katmadan yapılan bu tür açıklamalar toplumsal barışı zedelemektedir.
Tüm Nusayri ve Alevilerden derhal özür dilemeli ve "sözlerim kastını aşmıştır" diyerek bu yanlıştan dönmelisiniz.
Farklı kimlikleri ve mezhepleri çatışmanın tarafı gibi gösteren bu üslup, ortak yaşama kültürüne açıkça zarar vermektedir.
Emperyalist projelerin ve vekil savaşların faturasını mazlum halklara kesmek tarihsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
Vayy ki vay bu milletin haline!
Ne iktidar ne de muhalefet bu millette sarılacak umut bıraktı.
Nereye baksan, neye el atsan elinde kalıyor.
Can Baba'nın o zehir zemberek dizeleri geldi aklıma:
"Öyle bir devirdeyiz ki kardeşlerim;
Ne haysiyet kaldı, ne de onur.
Herkes satılık, herkes razı bu düzene..."
Siyasetin Koçbaşı Olmak!
Unutmayın, namluların olmadığı yerde demokrasinin sesi daha gür çıkar.Bu süreç, zayıfların teslimiyeti değil; güçlülerin meseleyi akılla çözme iradesidir.Bundan böyle demokrasi talebi, herkesin ana sütü kadar ak ve herkese haktır. https://t.co/YdPTq7SqDE
İktidara yürüme ve dönüştürme iddiasında olan bir hareketin, muhalefet içi hesaplaşmaların ve İyi Parti gibi mevcut blokajların ardına takılması, demokrasi kaygısı taşıyan özgün kitlelerle köprü kurmasını engellemekle kalmaz partiyi sıradanlaştırabilir.
https://t.co/7Cdk0y2npl
CHP örgütlerinde sayısız liyakatli insan varken; ideolojisi, fikri, zikri geçtim tamamını ahlâkı olmayan bu kişilerin sosyal demokrat bir partide yer bulabilmeleriydi asıl sorun.
Ne şekilde yer bulduklarının önemi yok bu saatte…
Adaylaşması sürecinde bir dahlim olmasa da bu karede benim dönemimde ilçe başkanlığı yapmış bir karaktersiz de var ne yazık ki!
Çok üzgünüm ve kendi payıma düştüğü kadarıyla affola…
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, partisinin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı almış. AKP Genel Başkanı ve aynı zamanda Başbakanlık da yapmış olan Davutoğlu, 14 Ocak 2015 tarihinde "Kamu Yönetiminde Şeffaflık Paketi"ni ve siyasetin finansmanı konusunda "siyasi etik" standartlarını gündeme getirmesiyle bu konuda yaşanan tartışmalar nedeniyle AKP'den ayrışmıştı.
Davutoğlu dış dünyada Panislamist, Neo-Osmanlıcı ve daha ötesi İhvan-ı Müslimin enternasyonaline yakınlığı ile biliniyordu. Yazmış olduğu "Stratejik Derinlik: Türkiye'nin Uluslararası Konumu" adlı teorik kitabı üzerinden politika inşa etmeye çalışırken aynı zamanda literatüre “Komşularla Sıfır Sorun”, “Merkez Ülke”, “Çok Boyutlu Dış Politika”, “Proaktif Dış Politika”, “Düzen Kuruculuk”, “Ritmik Diplomasi” vb. kavramlar çerçevesinde siyasi bir söylem ve eylem geliştirmişti.
Fazlasıyla politik romantik görülen Davutoğlu, uluslararası reelpolitiğin statik yapısını bazıları gerçeküstü denilebilecek kavramlar üzerinden dönüştürmeye çalışırken; bu yapının, paradigmanın değişmesi için Türkiye'nin potansiyel güç kaynaklarını yeterince analiz edemedi. Müslüman Kardeşler enternasyonali üzerinden geliştirilen dil ve model, reelpolitiğin soğuk gerçekliği ile yüz yüze gelerek ve bu yapıya çarparak yerle yeksan oldu.
7 Haziran 2015 seçimleri sonrasın muhalefet ile olan ön keşif (istikşafi) görüşmeleri sürecinde ve sonrasında gelişen olaylar konusunda kararlı siyasi irade ortaya koyamaması en kabul edilemez hatası olmuştu. O dönemde partisinin oy oranının gelişen şiddet olayları sonrası arttığını ifade etmesi ise ayrı bir facia idi.
Davutoğlu, partisinin faaliyetlerini sonlandırma kararını "kirlenmiş siyasi iklimin parçası olmamak amacıyla" ve "ahlaki bir mesafe koyma" amacıyla aldığını ifade ediyor.
Davutoğlu, AKP siyaset makinesine entelektüel yapısı ve siyaset anlayışıyla uyum sağlayamayacağını ve bu yapıyı dönüştürecek bir güce sahip olamayacağını fark ederek partisini kurmuştu.
Bu romantik politik misyoner, hatalarıyla birlikte Türkiye siyasetinin fikir dünyasında anlamlı bir tonu ifade ediyordu. Netice itibarıyla "dünya görüşü" olarak çok farklı kutuplarda yer alarak, eleştiri hakkımızı koruyarak şunu ifade etmek mümkün: Davutoğu hatalarıyla birlikte Türkiye siyasetinin düşünce, felsefe ve siyaset dünyasında tarih tarafından kaydedilmesi gereken bir aktör...
Futbol, bazen de
Zamanın ruhuna meydan okurcasına, dünyanın tüm mazlum halklarının yüreklerine su serpen bir araçtır.
ABD’nin küresel ölçekte tüm dünyaya nizam verme küstahlığına karşı dik duran Sánchez liderliğindeki İspanya’yı yürekten kutluyoruz.
Hayrettin Karaman: Yolsuzluk hırsızlık değildir.(11 Aralık 2014)
Özgür Özel; Devletin bu cebinden alınır öbür cebine girer. (9 Mayıs 2026)
Haluk Levent; Usulsüzlük yolsuzluk değildir (14 Temmuz 2026)
Bana bunların hangi partiden, hangi kesimden, kim olduğunu sormayın.
Sözümüz Küfür ve Kuru Gürültü Üzerinden Topluma Nizam Verenleredir.
Hiçbir niyet, denetlenemeyecek kadar kutsal değildir.
Siyaset;her söyleneni onaylayan,hiçbir şeyi süzgeçten geçirmeyen,fikir üretmeyen,kalabalıkların ve yığınların etkisine girmişse
https://t.co/ObxnPJuCou
Ahbap'a yüklenip Kızılay'a, AFAD'a, Deniz Feneri'ne, Kimse Yok mu Derneği'ne yaslanarak...
CHP'li belediyelerin rüşvet ve yolsuzluğuna yüklenip 17-25 Aralık'a, Rezza Zerraba, Halkbank'a, Barzani'den kaçak petrolü İsrail'e satmakla, 5'li çetelere yaslanmakla adaleti savunmuş olmuyor, kabilecilik yapmış oluyorsunuz.
Tam tersi de aynı.
İktidarın yolsuzluklarına vurup kendi belediyelerindeki rüşvet yolsuzluklara, parayla kurultay satın almaya kalkmalara kör ve sağır olmakla da adaleti savunmuş olmuyor kabilecilik yapmış oluyorsunuz.
Alternatif olanı kendisine benzeten bir kabileci kapitalist sistem döngüsü var. Sistem temelden bozuk.
Bugün 15 Temmuz; siyasi tarihimizin doğal işleyişi dışındaki iniş ve çıkışlarında radikal kopma girişimleri, kendine özgü bir “darbe geleneği” de oluşturmuştur.
Bu durum, ülkemizde aynı zamanda bir darbe terminolojisi de oluşturmuş oldu. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat’ın postmoderni, 27 Nisan e-muhtırası ve en son 15 Temmuz’un yöntemi ve niteliği hâlâ tartışılmakta olan darbe garabeti.
Bu tarihî kırılma noktaları içinde 15 Temmuz darbe girişimi belirsizlik çerçevesinde algılanmaya, anlaşılmaya çalışılırsa, siyasi tarihimize etkileri, gelecek kuşaklar üzerinde büyük bir ağırlık oluşturmaya devam edecektir. Bu tarihte yaşananlar, zaman içinde hukukun üstünlüğü ve egemenliği tam anlamıyla mümkün olursa, mutlaka aysbergin görünmeyen taraflarına inilerek anlaşılacak ve açıklanacaktır.
15 Temmuz darbe girişimi; organik dış kaynakları güçlü olan bir dini cemaat orijinli askeri, bürokratik hizbin, kendini muhafazakar demokrat olarak konumlandırılan AKP iktidar kompleksine- yönelik, nihai olarak ise Türkiye’deki siyasi rejime dönük bir darbe girişimi olarak düşünülebilir. Kuşkusuz ki bu girişim başarılı olması halinde sonuçları itibarıyla demokrasinin ortadan kaldırılmasına yol açarak kimsenin tahmin edemeyeceği yıkımlara yol açacaktı.
Mesele şu ki, bu darbe girişimi, zaman içinde mevcut "milli görüş" orijinli ve diğer İslamcı elementleri içeren, milliyetçi-muhafazakâr hükümetin “seçilmiş travma"sına dönüşmüştür.
Bu "seçilmiş travma" anlayışı; mevcut hükümetin mutlak iktidar gücüne rağmen politika ve ekonomi modeli konusunda başarılı ol(a)maması, 15 Temmuz'u bu iktidar için bir meşruiyet aracı dönüştürmüş de oldu. Daha ötesi bu darbe girişimi bugünkü AKP iktidar bloku ve modelinin yeni rejimin adeta kurucu referansı ve ideolojisine dönüştürülmüş oldu.
Bu "seçilmiş travma" kaynaklı mağdur edilme, gadre uğrama düşüncesi; AKP parti bilinci ve aidiyeti ile tepkimeye girerek kuşkucu yeni bir politik kimlik oluşturdu.
Bu hareketin iktidarı sürdürebilme kabiliyetini önemli oranda aşınması ve bu muktedir sınıfın iktidarı yitirme korkusu, kuşkucu ruh halini derinleştirdi. Bu durum, mevcut iktidarı sürdürmeyi temel alan, demokrasinin hukukunu aşındıran yöntemlere alan açmış oldu.
Ve bu politik atmosfer, demokrasinin kurum ve kuralları içinde iktidarı talep eden her muhalefet hareketine dönük ölçüsüz tepkilere yol açtı ve açmaya da devam ediyor.
Dünyada yaygın şekilde yaşanan böyle bir iktidar atmosferinin yaşandığı durumlarda, iktidarı yitirme korkusu ve yaşanan meşruiyet bunalımı; dahası yetersizlik, şiddet ve antidemokratik yönelimler ve uygulamalarla telafi edilmeye çalışılır.
AKP perspektifinde inşa edilen “yeni rejim”, eski devlet sisteminin bilinçaltı dünyasının dışında, yeni bir devlet "bilinç ve bilinçaltı" dünyası ve sürümü de oluşturdu. Freudyen olarak ifade edilirse bu yeni inşa edilen devlet sisteminin “süper ego”su görüldüğü şekliyle ciddi düzeyde bir siyasal ve sosyolojik meşruiyet sorunu yaşamaya devam ediyor.
Devrimci, çağdaş ve toplumcu şiirimizin en önemli ustalarından şair Ahmet Telli'yi kaybettik. Hayata yüreğiyle bakan o güzel yürekli insan... Ahmet Telli, ruhun şad olsun, ışıklar içinde uyu.
Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, bütün antidemokratik uygulamalara ve tartışmalı hukuki süreçlere maruz kalmasına rağmen dik durdu, gerçeğin gücüne inandı ve tahliye edildi.
https://t.co/wmrIpvNekN
O" her şeyi tek başına yönettiyse, sizler neyi savundunuz?
Sizler kimdiniz?
Sokrates’in dediği gibi: "Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez."
Bugün yapılan ise tam tersi; başkalarını suçlayarak kendi hayat��mızı sorgulamaktan kaçmak...
https://t.co/E9guzlcHRs