Evet, ilmektir boynumdaki ama ben
Kimsenin kölesi değilim
Tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
Tarantulaymış benim adım diyecek değilim
Tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
Kendime rabb bellemeyeceğim
İsmet Özel
🗣️ CB Erdoğan:
"Kan gövdeyi götürürken bin yıl önceki tartışmaları gündeme taşıyıp, vahdete değil fitneye hizmet edecek gündemlerin peşine takılmayın
Katliam şebekesinin gözünde adımızın Ali olmasının Ömer olmasının ne farkı var?
Şii veya sünni olmamızın bir farkı var mı?"
BEDİÜZZAMAN VE ŞAKİRO
Ben Şakiro’nun bu parçasını bir “ağıt” diye dinlemiyorum; çünkü bu, gözyaşıyla, nağme ile süslenmiş bir hüzün değil aslında; yüz yıldır Osmanlı bakiyesi Türkiye’de siyasal–dini çevrelerin yazmaya cesaret edemediği, yazmayı ihmal ettiği yahut yazdırılmadığı için yarım kalan İslam ve Kürt davasının en çarpıcı, hatta sansürsüz tek manifestosudur: Ankara’yı bir merkez, “cumhuriyet hocası”nı din düşmanı bir düzenin meşruiyet damgasına, cami–medrese–ders hücresini de, kapılarına vurulan kilidi de bir kurumsal tasfiye prosedürü olarak kayda geçiriyor; yani mesele “bir hatıra” değil sadece, coğrafya dışı bir anlayışın zorla egemenlik faaliyetidir; mesele “bir ağıt, bir türkü” değil, o dönemdeki hukuk ve iktidardır. Bu topraklarda kalem ve söz susturulduğunda, arşivlerimiz, vakıflarımız kapatılıp el konulup mühürlendiğinde, milletin kürsüsü yasaklandığında, işte böyle bir mucize gerçekleşmiş; milletin gerçek hafızasını dengbêj Şakiro unutmadan, eşsiz sesi ile taşımış; hem de mütevazı bir şekilde sadece söylemiş, başka hiçbir şey yapmamış, söyleyivermiş; yüz kitaba, yüz siyasi manifestoya bedel bir şekilde hem de. Şakiro burada, bir milletin boğazına çöken rejim aklını teşhis edip failini, yöntemini ve sonucunu tamamen isimlendiriyor: dinin toplumsal düzen kurucu yerini (gemisini) devirdiler, yerine devletin kendi din memuriyetini koydular, ilim ve irfanın damarını kestiler, diyor; sonra da bize “tarih böyleydi” diye masal anlatanları tek bir parçada yerle yeksan etmiş oluyor; farkında mıydı bu kudretinin, bilinmez. O yüzden bu sanat eseri bende sadece bir duygu patlaması üretmedi, ayrıca bir görev tanımı üretti: Bu manifestoyu dinlerken tarihi de okumak, şerh etmek, kurumsal dile çevirmek ve bugünün siyasetinde İslam’ın hikmetiyle Kürt milletinin haysiyetini aynı cümlede yeniden kurmak zorunda bıraktı. Tam da bu noktada Üstad Bediüzzaman’ı, Şeyh Said davasının yarım kalmış hikâyesinin başka bir cephedeki devamcısı olarak; Süleyman Hilmi Tunahan’ı, Mehmet Zahit Kotku’yu ve Necmettin Erbakan’ı da bu büyük kırılmanın ardından kendi mecralarında yürüyen isimler olarak hatırlamak gerekir. Bu farkındalık ile herkesin bir daha dinlemesi ve o karanlık dönemi daha üst bir seviyede incelemesini tavsiye ederim; o devrin en şanlı, muteber, müsbet davranışını, İslam’ın sarsılmaz davasını, Bediüzzaman Said-i Kürdî’yi de bugün, vefat yıldönümüne, mezarına bile tahammül edemeyenleri bu parçayla herkes anlayabilir. Bugün ona o devirde yapılanları, Said-i Kürdî’nin takipçileri de onun mücadelesini ancak bu şekilde algılayabilirler. O dönemi anlamak için Kürt, Türk bütün Müslümanlara tavsiyem, Şakiro’yu dinlemeleridir; hiçbir manifestoya, siyasal tarih kitabına ihtiyaç bile hissetmeyeceklerdir.
İsmet Özel’e her şeyi söyleyebilirim, her şey, her şey olabilir. Ama derdiyle uyutmayan bir gecenin sabahında, onun yanında rahmet vardır diyerek gittiğim bir Allah dostunun yanındaydım. Dua etmeye gelmiş ama dua etmeye takatim kalmamıştı. Zihnim bulanık. O kadar derin bir acı ++
“Medeniyet farkı” diye senelerce gözümüze soktular bunları. Bisiklet sürenler, market alışverişi yapanlar, partneriyle dans edenler… “Gazze’den sonra maskeleri düştü” demeyeceğim, zira Gazze’den çok daha önce de medeni falan değildiler; en adisinden, en aşağılığından zalimdiler, katildiler, şerefsizdiler. Bosna’dan Cezayir’e, Suriye’den Afganistan’a, Vietnam’dan Irak’a parçalamadıkları, sömürmedikleri, karıştırmadıkları, kan gölüne çevirmedikleri memleket kalmadı. Yüz milyonlarca insanın kaderiyle, ekmeğiyle, hayatıyla oynadılar. Milyonlarca insana sevdiklerinin cesetlerini toplattılar. Ama hâlâ yok valizini taşıdı yok masasını sildi diye övülüyorlar. Bu utanmazlığı, bu yüzsüzlüğü, bu alaycılığı pazarlayan kim varsa tek tek suratına tükürmek istiyorum.
"Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah erecektir. Kederle dolusun. Merak ve endişe içindesin. Demek ki hakîkati göremiyorsun.
Karamsarlığın kaynağı ışıktan uzak durmaktır. Gayret atına bin, himmet dile ve ümîd et. Gönül eri garîb olmaz."