A Bosnian Srebrenica survivor breaks down while participating in the Peace March along the same trails where thousands of Bosnians tried to escape the 1995 genocide. 🇧🇦💔
Ne zaman ders alacağız?
Bu fotoğraf, Srebrenitsa Soykırımı’nın
insanlığın hafızasına kazınan acı karelerinden biri…
Bir anne ve oğlu, elleri bağlı hâlde birbirlerine son kez bakıyor.
Temmuz 1995’te Bosnalı Müslümanlara karşı işlenen bu soykırımda, birkaç gün içinde 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuk katledildi. On binlerce kadın ise savaşın en karanlık yüzlerinden biri olan sistematik cinsel şiddetin mağduru oldu.
Bugün bize “insan hakları” dersi verenler, dün Avrupa’nın ortasında bu vahşeti izledi.
Srebrenitsa’yı unutmak, sadece geçmişi değil; insanlığın vicdanını da kaybetmektir.
#SrebrenitsaSoykırımı #SrebrenicaGenocide #مذبحة_سربرنتسيا
“…Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.”
Srebrenitsa Soykırımı’nda yaşamını yitiren kardeşlerimizi rahmetle anıyor; bu insanlık suçunu işleyenleri ve sessiz kalarak ortak olanları lanetliyorum.
Dileğimiz, benzer acıların bir daha hiçbir coğrafyada yaşanmamasıdır.
Unutmayacağız. Çünkü unutulan her insanlık suçu, yenilerine cesaret verir.
Bankamatiklerin sadece 200 TL vermediği, cebimizde madeni para taşıdığımız o günlerde, 50 kuruş, sadece bir madeni para değil; Atatürk'ün vizyonuyla yetişmiş, Anıtkabir'in harcında emeği olan, hem bilime hem sanata iz bırakmış öncü bir Türk kadınına, Sabiha Rıfat Gürayman'a gösterilen çok zarif bir saygı duruşuydu.
Gürayman, "Mühendis Mekteb-i Âlisi" olan bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi'ne (İTÜ) giren ilk kadın öğrenci oldu. 1933 yılında bu okuldan Türkiye'nin ilk kadın inşaat mühendisi olarak mezun oldu. Sabiha Rıfat Gürayman, Anıtkabir’in yapımı sırasında İnşaat Başmühendisi (Kontrol Şefi) olarak görev yaptı.
Gençlik yıllarından itibaren ud çalardı ve klasik Türk müziğine büyük bir tutkusu vardı. Maddi sıkıntılar yaşayan öğrencilere burslar vermiş, adını yaşatacak vakıflar kurdu.
2009 yılında tedavüle giren madeni 50 kuruşun üzerindeki tasarımda da onun resmi yer aldı. Şimdi ise maden olarak maliyeti 50 kuruşluk değerinden daha yüksek olduğu için elbette basılmıyor.
2010'lu yıllara kadar, tüm eksiklerine rağmen bu ülkede geleceğe dair umut vardı. İnsanlar birbirine daha fazla saygı gösteriyor, ortak değerlerimizi daha güçlü sahipleniyordu. Bugün ise sıradanlaşan, duyarsızlaşan ve birbirine tahammülü giderek azalan bir topluma dönüşmüş durumdayız. Kültürümüze olan saygımız da, birbirimize olan saygımız da ciddi şekilde aşındı.
Öyle bir noktaya geldik ki, sağlık çalışanlarına şiddet uygulayan, doktor dövmeyi marifet gibi anlatan ve bunu utanmadan paylaşabilen bir toplumsal iklim oluştu. Bu tablo, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değil; toplum olarak ne kadar büyük bir değer erozyonu yaşadığımızın göstergesidir.
Siyasete baktığımda ise manzara daha da üzücü. Bunu hiçbir parti ayrımı yapmadan söylüyorum. Liyakatten uzak, güven vermeyen, sürekli birbirini suçlayan, fırsat buldukça parti değiştiren ve her tartışmanın merkezinde yer alan isimleri gördükçe büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Birçoğunu kendi kurumunuzda en temel sorumluluk gerektiren bir göreve bile emanet etmek istemezsiniz; ama ülkenin geleceği onların elinde şekilleniyor.
Sonuç olarak, hep birlikte bu güzel ülkeyi hak etmediği bir noktaya sürükledik. Sorun artık tek bir yanlış kararın ya da tek bir hükümetin ötesine geçmiş durumda. Bu kadar derinleşmiş bir tahribatı, tek bir hamleyle ya da "bir sifon çekerek" temizlemek mümkün görünmüyor. Gerçek bir yeniden inşa, ancak değerleri, kurumları ve toplumsal vicdanı birlikte onararak mümkün olabilir.
“Ulusa hizmet, Ulusa hizmet yolunda bütün varlığımızla çalışmak, parti üyelerinin bozulmaz andıdır”, diyor Atatürk, 9 Mayıs 2935’te.
Butlan CHP’sini görse evlatlıktan reddederdi.
Vşdeo: @kronikkdokuman
Anna tenía apenas cinco años.
Era la única testigo de la brutal golpiza que había enviado a su madre al hospital.
Ahora estaba en un tribunal, frente al hombre acusado de hacerlo: su propio padre.
Cuando llegó el momento de declarar, Anna rompió en llanto.
Se escondió detrás del fiscal, temblando.
—No puedo... él me está viendo.
El fiscal estaba a punto de pedir un receso cuando ocurrió algo que nadie esperaba.
El juez Marcus, conocido por su carácter severo, detuvo la audiencia.
Bajó de su estrado, caminó hasta donde estaba la niña y se arrodilló frente a ella.
Con voz tranquila le preguntó cómo se llamaba.
—Anna —respondió en un susurro.
Entonces le dijo:
—Yo soy el juez Marcus. Este es mi tribunal y aquí mando yo. Mi regla más importante es que nadie tiene permitido dar miedo... ni siquiera tu papá. Y no voy a dejar que eso ocurra.
Luego señaló el asiento de los testigos.
—Se ve muy grande y muy solitario. ¿Qué te parece si nos sentamos juntos? Puedes sentarte en mis piernas y yo seré tu escudo.
Le tendió la mano.
Anna la tomó.
El juez se sentó con ella en el estrado y la envolvió con su toga negra.
Protegida por él, encontró el valor para hablar.
Y por primera vez contó todo lo que había visto.
Aquel día, la justicia no comenzó con un martillo golpeando la mesa.
Comenzó cuando una niña dejó de tener miedo.
El acto más poderoso de un juez no es siempre dictar una sentencia...
Sino hacer que una víctima se sienta lo bastante segura para decir la verdad.
1200 metre yerin altında iletişim kesildi!
Yerin 1200 metre altında kendini kilitleyen ve açlık grevindeki madencilerle iletişim kurulan internet ve telefon hattı şirket yönetimi tarafından kesildi. Acil bir durumda dahi madencilere ulaşma imkânı ortadan kaldırıldı.
Madencilerin başına gelecek her şeyden Kiremitçiler Grup sorumludur.
#KiremitçiyeHuzurYok
Biri yine “Kemalist”diyor.
Fotoğrafta şöyle yazıyor:
“İzmit’te Kemalist bir Türk’ün idamı”
Milli Mücadele’de, İngilizler Kemalistleri kurşuna diziyorlardı.
-Mustafa Kemal’le birlikte işgalcilere karşı savaşanlara Kemalist derlerdi.
-Mustafa Kemal’in askerleri; vatanın, milletin namus ve şerefini kurtardılar.
-Mustafa Kemal’in askeri olmak büyük bir onurdur. Madalyadır.
Bugün 7 Mayıs, İyi ki doğdun güzel kızım.
Silivri’deki ilk günlerimde daha altı yaşını doldurmamıştın. Şimdi yedi oldun. Kendi yedi yaşımı hatırlıyorum. Sen de hatırlayacaksın babacığım bu günleri.
Önceleri kapalı görüşe gelmeni istemedim ama baktık ki ne sen ne de ben dayanamıyoruz. Sonraları orayı da oyuna çevirdik. Şakada ve hayatı oyuna sarmakta biraz babana çektiğin doğruydu. Ama her kapalı görüşte “Ne zaman sarılmalı görüşeceğiz?” ve “Ne zaman geleceksin eve?” soruları orada bıraktığımız kör düğümlerdi yavrum. İlmek ilmek açacağım hepsini sana söz…
Her hafta daha büyümüş, daha da güzelleşmiş, daha güzel konuşan, hatta çoğu zaman beni şaşırtacak kadar mantıklı konuşan Deren olarak geldin. Mayısta üç açık görüşümüz var. Üç koca oyun zamanı. O bir saatlere biz seninle ayları yılları sığdırırız…
Senin için babacığım, vallahi senin için.
Sen bu ülkede korkmadan büyü diye, genç kız olduğunda ülkeden gitmeyi değil; burada yaşamayı, üretmeyi hayal et diye çalışıyoruz, çabalıyoruz babacığım. Tayfun Amcanla ve Gürkan Amcanla…
Sen de Vera ile yaşıyorsun birlikte. Silivri’nin ilk günlerinde sana “İş için çalışıyoruz.” diye anlatmaya çabalasak da gerçekliği herkesten daha önce, daha küçük ve daha büyük yaşamış Vera sana demişti:
“Baban tutuklu işte benimki gibi. Öyle işe gitmiş, çalışıyorlar falan değiller” diye.
Bu zamanları seninle gülerek konuşacağız babacığım büyüyünce. Anılarımız, bulutlarımız, kuşlarımız, hikayelerimiz, ikimizi de büyüten hallerimiz. Ama başaracağız babacığım.
Sana söz başaracağız.
Bir kuşağın kolunda kalmış çiçek aşısı izi gibi. Sizlerde de bunun izi kalacak biliyorum babacığım. Ama öyle anlamlı, öyle derin ve bizi biz yapan bir iz olacak ki. Sana söz babacığım. Hiçbir evlat babasından, annesinden böyle ayrılmasın diye uğraşacağız bu ülkenin geleceğinde.
İyi ki doğdun güzel kızım. İyi ki doğdun babacığım.
İyi ki annenin ve benim kızımsın.
Seni çok seviyorum.
Baban.
1 Mayıs İşçi Bayramı'nda çalıştığı pastanede elektrik akımına kapılarak hayatını kaybeden 16 yaşındaki MESEM'li stajyer işçi/öğrenci Mahir Buğra Karagön'ün annesi:
Bizim evlatlarımızı köle gibi çalıştırıyorlar..
Bizim evlatlarımız köle değil, öğrenci!
Sert adımlar, büyük bir ciddiyet ve tertemiz bir sevgi...
Atatürk'ün huzurunda nöbet değişimi yapan saygı nöbetçilerini taklit eden minik çocuk, sergilediği disiplinle herkesi kendine hayran bıraktı.