Asgari ücretle nöbet tuttan adam sabaha karşı evine geldi, uyumadan sizi izledi.
Üniversite sınavına girecek çocuk 2 saat erken uyandı, sizi izledi.
Milyonlar erkenden kalktı, sizi izledi, size dua etti.
“Tweet atıyorlar, korkuyoruz” diye naz yaptığınız, trip attığınız milyonlar, sizin 1 golünüz için saç baş yoldu.
Gönlünüz eğlensin diye ananız, babanız, halanız, teyzeniz, yakın arkadaşınız kampa getirildi, yemekler yenildi.
Keyfiniz iyi olsun diye TFF başkanı dahil herkes millete racon kesti, sizi savundu.
Altın jenerasyon, en iyi kadro diye şişirilen balonlar. Sizin topunuz, 2002 Dünya Kupası’na tarih yazanların kramponlarının ayakkabı bağcığı olamaz!
Milyon dolarlık reziller.
Evine ekmek götürmek için 15 saat çalışan emekçinin, 3 kuruş zam için hak arayan emeklinin, ucuz peynir için market market gezen vatandaşın hakkı, parası, pulu, vergisi sizlere zehir zıkkım olsun!
Utandım insan olarak utandım
Utandım hukukçu olarak utandım
Utandım vatandaş olarak utandım
Allah sizin belanızı versin.
Okuyun herkese okutun
AKP’liler okusun
Arınacağız diyen Kemal Kılıçdaroğlu ve yanındakiler okusun.
Okuyun Türkiye ne hale geldik okuyun.
Derhal Fatoş Pınar Türker’e insan hakkı ihlallerini uygulayan bu rezil görevlilere hak ettikleri cezaları verin. Derhal.
Metin Tekin'in babası Avukat Tarık Tekin vefat ettiğinde çekilmişti bu fotoğraf. Sanki Feyyaz'ın babası vefat etmiş, Metin de onu teselli ediyor sanırsın...
Yazar Elif Çongur muazzam güzellikte bu yazıyı yazmıştı...
Biri siyah biri beyaz: Biri Metin biri Feyyaz
Ben onları ne zaman görsem dururum.
Metin-Ali-Feyyaz’ı ne zaman görsem durur, bakarım. Evvel ezel. Yine durdum. Metin’in babasının cenazesindeki o fotoğrafı görünce öylece durdum. Durdum durdum baktım. Döndüm döndüm bi daha baktım.
Feyyaz, elbet koşup gelecekti, elbet Metin’in yanında olacaktı, elbet baş sağlığı dileyecekti arkadaşına. Ama bu o değil. Bu fotoğrafta başka bir şey var. Olması gerekenden fazlası var. Gerekmekten, görevden, şarttan şurttan filan çok fazlası. Ötesi var.
Sanırım sahicilik. Hasretinden öldüğümüz bir sahicilik var o fotoğrafta. Sevinmeyi de üzülmeyi de bir takım klişelere bağlamışız biz epeydir. Belli lafları etmeden vedalaşamıyoruz artık. Belli sözleri söylemeden hüzünlenmiş sayılmıyoruz. Sevmiş, sevilmiş olmuyoruz.
Ben öyle sıkıldım ki bu yalan dolandan anlatamam. Anlatmam lazım ama evet. Zira meselesi bu, bu yazının. Şöyle oluyor, gerçekten usta olsa bile, birine "usta" denmesine tahammül edemiyorum artık mesela. Can Yücel'e bile "Can Baba" dendi mi ürperiyorum. "Güle güle büyük usta, ışıklarla" cümlesini gördüm mü kaçacak yer arıyorum. Sonra daha fena oluyorum çünkü kaçacak yer yok biliyorum.
"Sevgili" sözcüğünü duydum mu içim bi ayrı sıkılıyor. Biliyosunuz bizde, bir az ünlü, bir çok ünlüden "Sevgili" diye söz etmezse olmuyo. "Şarkının sözlerini, sağolsun sevgili Sezen Aksu yazdı" gibi. Dünyanın en şahane sözcüğünü "sevgili"yi, "Ben kendisini şahsen tanır severim, o da beni çok sever, sık sık görüşürüz" imasına kurban ettiler böyle diye diye. Baştan ayağa yapmacık.
O fotoğraf yerle bir ediyor bu yapmacıklığı. O fotoğraf kaçacak yer. O fotoğraf çok gerçek. Kim kimi teselli ediyor belli değil. Öyle karışmış. Feyyaz’ın yüzünde derin bir acı, Metin gülümsüyor. Feyyaz acıyı devralmış gibi. Metin’i gülümsetmek için. Çok acayip. Birbirinin gözünün içine böyle bakmak. Biri siyah biri beyaz, biri Metin biri Feyyaz. Baştan ayağa sahici.
Belki de sırları hep buradaydı. Gol sevinçleri, hüzünleri, vedaları, pişmanlıkları hep sahiciydi. Klişenin tuzağına hiç saplanmamışlardı. Ben Feyyaz’ın, Süleyman Seba’ya yazdığı şu mektup gibisini ömrümde okumadım. Bu kadar gerçek, bu kadar içten, bu kadar yalansız:
“Ayda yılda bir gelirdi. Yeter de artardı bu geliş. Hepimizi karşısına alır, lafını ortaya söylerdi. Unutulmayacak sözler miydi yoksa onun sözleri mi unutulmazdı, anlamazdık. Sık değiştirmediği kahverengi ceketinin üst cebindeki mendili hep biz kirletirdik. Ya akan burnumuzu ya da kaçan gollerin ardında döktüğümüz gözyaşlarımızı silerdi o mendil. Çocuktuk işte… Ama büyük başkan bizi adam yerine koyar o şanlı formayı ısrarla bize giydirirdi. Adalelerimiz gözüksün diye kısa tuttuğumuz şortumuzu ve malzemeci Ahmet abimizden “Ne eeedecen” deyip verdiği tozlukları giyip, çivili kramponlarımızı da yandan bağladığımızda hakikaten koca adamlar gibi dururduk. Aslında bizi adam yapan o formaydı. ‘Şeyini şey yaptınız’ dediğinde biz neyi kastettiğini bilirdik. Lafını kısa keser, söylediğini de unutmazdı. Belki de hiçbir şeyi unutmadığı için unutulmaz olacak Sayın Seba. Ekranı da pek sevmezdi. Ne önünü ne de arkasını. Onu yazmak o kadar zor ki… Niye ki bu çabam? O’nu altın harflerle yazan tarihten daha iyi anlatamam ki…
Ben, Metin-Ali'nin Feyyaz’ı, Rıza'nın ön direk takipçisi, Şifo’nun pas duvarı, Les Ferdinand’ın çapraz koşucusu, Samet abinin kibarı ben… Seni o aramıza giren herkesten çok seviyorum. Ve biliyorum ki sen de bu başına buyruk, inatçı evladını seviyorsun... Gitme büyük başkan sakın gitme... Çünkü ben sana gelemedim...”
Süleyman Seba gideli bir sene oluyor. Seba’nın, 1943 yılında Beşiktaş genç takımda başlayan yolculuğundan geriye, 1947’de İnönü Stadyumu’nun açılış maçında Beşiktaş’ın ilk golü, 4 İstanbul Ligi şampiyonluğu, 44 gol, 1957’de üyelik, 1963’te yöneticilik, 1984’ten 2000 yılına kadar 16 yıl Beşiktaş Başkanlığı. Bir tanesi namağlup, üç tanesi üst üste 5 Lig Şampiyonluğu, 4 Türkiye Kupası, 4 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 2 Başbakanlık Kupası ve 6 TSYD Kupası kaldı.
Ama hiçbiri Baba Hakkı’dan alına alınmış o öpücük kadar kıymetli değildir herhalde. Şimdi o fotoğrafın yanına, Seba’nın yetiştirdiği çocukların bu enfes fotoğrafı eklendi.
Seba rahat rahat uyusun. @elifcongur
@yormuyorbak Ne demişti rahmetli Vedat Okyar” sen Beşiktaş’sın , hakemden gol yemiş takımsın gerekirse hakemi de yeneceksin” böyle kalitesiz bir Beşiktaş varken hakem adil olsa ne olur
Columbia Üniversitesi’nde bir öğrenci, matematik dersinde uyuyakaldı.
Uyandığında, diğer öğrenciler sınıftan çıkarken tahtada yazılı iki problem gördü. Bunların ödev olduğunu sanarak defterine not aldı ve eve gidince çözmeye karar verdi.
Evine vardığında, bu problemlerin son derece zor olduğunu fark etti. Ancak yılmadı. Durmaksızın çalıştı, araştırmalar yaptı, kütüphanede kitaplar inceledi… ve sonunda, dört sayfalık uzun hesaplamalarla bu problemlerden birini çözmeyi başardı.
Bir sonraki derste, profesörün bu sözde ödevden hiç söz etmediğini görünce şaşırdı. Elini kaldırarak sordu:
— Hocam, geçen derste verdiğiniz ödev hakkında neden hiç konuşmadınız?
Profesör şaşkınlıkla cevap verdi:
— Ödev mi? Onlar ödev değildi… Şimdiye kadar kimsenin çözmeyi başaramadığı matematik problemlerinden örneklerdi sadece!
Öğrenci afallamış halde yanıtladı:
— Ama… ben ikisinden birini çözdüm!
Çözümü incelendi, doğruluğu onaylandı ve Columbia Üniversitesi kayıtlarına, artık onun adıyla birlikte geçti. Bu hikâye hâlâ üniversite koridorlarında anlatılır.
Farkı yaratan neydi?
Profesörün bu problemlerin “imkânsız” olduğunu söylediğini duymamıştı.
Sadece, çözülmeleri gereken problemler olduğunu düşünmüştü.
Zorluğa boyun eğmedi. Azim, kararlılık ve cesaretle hareket etti.
Ders:
Sana “yapamazsın” diyenleri dinleme.
Bu mesaj sınıfta uyumayı teşvik etmiyor; ne olursa olsun kendi potansiyeline inanmanı söylüyor.
Fiziksel olarak bir yerde bulunmak yetmez.
Farkı yaratan senin kararlılığın olacak.
Başarı seninle olsun.