Değerli Dostlar,
Bu Kurban Bayramına annemin vefat haberi ile girdik. Yarın Bayram Namazı sonrasında defnedilecek.
Son 5 yıldır hasretti bize. Son 10 yılda çok çile çekti.
Allahım mübarek bayram günü hürmetine rahmetiyle muamele etsin inşallah.
Dua ediniz lütfen.
Mültecilik bir tercih değil, hayatta kalma çabasıdır.
Hiç kimse evini, sevdiklerini, mesleğini ve kurduğu hayatı isteyerek geride bırakmaz. İnsanlar ancak güvenlikleri, özgürlükleri ve temel hakları tehdit altındaysa ülkelerini terk etmek zorunda kalır.
AYM'nin Bugün Açıklanan Kararı Ne Anlama Geliyor?
📌AYM sonunda Yalçınkaya kararına uygun mu karar verdi?
📌AYM'nin Yalçınkaya'daki ihlal gerekçelerini kararına yazmasının anlamı ne?
📌AYM'nin münhasırlık iddiasıyla ilgili düşüncesi değişti mi?
📌Adil yargılanma hakkı kapsamında AYM ve AİHM'in verdiği ihlal kararları aynı soruna mı işaret ediyor?
📌AYM'nin adil yargılanma hakkı dışındaki ihlal iddialarını neden incelemiyor?
📌AYM bu kararıyla Adnan Şen kararından vaz mı geçti?
📍Sorularının cevabını ve daha fazlası aşağıdaki yazıda bulabilirsiniz.
🔗https://t.co/6P2cgglF2b
İŞTE AVRUPA PARLAMENTOSU'NUN TÜRKİYE RAPORU
1⃣Avrupa Parlamentosu 17 Haziran 2026'da Türkiye raporunu kabul etmiştir. Raporda; Türkiye'nin katılım sürecindeki geriye gidişi, insan hakları ihlalleri, yargıdaki gerileme hukuki ve idari verilerle kayıt altına almış ve adeta ülkenin röntgeni çekilmiştir.
✅Raporda öne çıkan hususlar şunlardır:
📍Üyelik Süreci ve Kopenhag Kriterlerinden Uzaklaşma
Türkiye'nin resmi adaylık statüsü ve Türk halkının üyelik arzusu tanınmakla birlikte, ülkedeki idari uygulamaların AB'nin kurucu ilkelerinden her geçen gün daha da uzaklaştığı tespit edilmiştir. Liyakat esasına dayalı katılım sürecinin, Kopenhag kriterleri yerine getirilmediği ve hukukun üstünlüğü konusunda somut adımlar atılmadığı müddetçe yeniden canlandırılmasının imkansız olduğu belirtilmiştir. Türkiye'nin yapısal reformlar konusundaki eylemsizliği, hükümetin üyelik sürecini canlandırma noktasında samimi bir siyasi iradeye sahip olmadığının göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Raporda ayrıca AB kurumlarının ve üye devletlerin yetkililerinin, Türkiye'ye yaptıkları resmi ziyaretlerde ülkedeki demokratik gerilemeyi yeterince ve kamuoyu önünde gündeme getirmemeleri ciddi bir eksiklik olarak kayıt altına alınmış; AB büyükelçilerinin tutuklunan önemli kişileri ziyaret etmeleri, ilgili davaları takip etmeleri ve muhalefeti hedef alan uygulamalara kamuoyu önünde karşı çıkmaları istenmiştir (§1, §2, §3, §4, §7).
15 Temmuz’un üzerinden 10 yıl geçti! Milyonlarca insanın hakkı, hukuku, malı, mülkü, emeği, özgürlüğü gasp edildi! İşkenceler, sürgünler, yalanlar, iftiralar zirve yaptı! Maksatları asırlardır içlerinde biriktirdikleri kin, nefret ve haset tohumları ile; vatan evlatlarını yok etmekti!
Ancak vakit henüz yıkılma, yok olma zamanı değildi… Ayağa kalkma, tam bir inançla yeniden başlama zamanıydı!
Sonrasında…
Hakikat dalga dalga yayıldı! Algı ve yalan kaleleri yıkıldı! Zalime boyun eğmeyen kahramanlar çıktı! Hapishaneler onbinlerce Yusuf doğurdu! Sürgünler onbinlerce filiz yeşertti! Altın değerinden bir gram kaybetmedi! Her birisi zulmün ateşinde elmas oldu!
Elbet Bir gün…
Zalimin ve zulmün devranı sona erecek! Hakikat güneşinde filizlenen ağaçlar çiçekler açacak! Sahte kahramanların maskesi bir bir düşecek! Gerçek kahramanların onurlu duruşu dilden dile yayılacak! Anadolu hasret kaldığı güzel günlere kavuşacak!
Duam, gayretim ve inancım o günlerin bir an önce gelmesi için! Adalet, eşitlik ve özgürlüğün yeniden yeşermesi, gelecek nesillerin bu karanlık günleri asla yaşamaması için! Bin şükür ki; o günlere bir gün daha yaklaştık!
17/25 Aralık’tan 15 Temmuz sonrası döneme kadar; hukukun üstünlüğü endeksleri tek şeyi söylüyor: Adalet kişilere göre değil, evrensel ilkelere göre işlerse devlet güçlenir, aksi halde kurumlar değil krizler büyür.
Hakkınızı Aramaktan Vazgeçmeyin!
Dün yaptığımız paylaşımda 16 olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'ne bildirim sayısı, bugün itibarıyla 18'e yükselmiş. Lütfen; AİHM’in ihlal kararlarını görmezden gelerek yeniden yargılama taleplerini reddeden veya eski cezayı aynen vererek hukuka kafa tutanları, sadece bir e-posta gönderme kolaylığındaki bu bildirimle Bakanlar Komitesi’ne iletin. Ayrıntılar aşağıdaki tweette mevcuttur. 👇👇👇
1 Ocak 2026 tarihinde uygulamaya geçen ihraç başvurularında kapak sayfasının doldurulması hakkında @TuncayAlesta ile @alesta2002 'da bir yayın yapmıştık.
Yayında kapak sayfasının nasıl doldurulacağını adım adım anlatmaya çalışmıştık.
Yayın Linki: https://t.co/HiUiUsTrkh
Çok Önemli! Lütfen Herkese Duyuralım!
⚖️AİHM tarafından verilen ihlal kararlarına rağmen, bazı mahkemelerin yeniden yargılama taleplerini reddettiği ve sistematik hukuksuzluğu sürdürerek eski cezayı verdikleri görülmektedir. Hukuka aykırı bu kararlara karşı, kanun yolları ve bireysel başvuru hakları sonuna kadar kullanılmalıdır.
💥Bu noktada yapılması gereken bir diğer ve önemli husus, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Kararların İcra Dairesine bildirimde bulunmaktır. Nitekim bugüne dek, hakkında hukuksuz karar verilen 16 kişi bu bildirimde bulunmuştur (görsel 1).
⚖️Bakanlar Komitesi usulleri gereğince Komite bu bildirimi Hükümete iletmektedir (görsel 2 ve 3) ve Hükümet de kısa bir sürede bu bildirime cevap vermek zorundadır. Bu nedenle, Bakanlar Komitesi’ne bildirim yapılmasında zaruret vardır. Aşağıda linki ve metni bulunan bildirimin ilgili kişiye göre uyarlandıktan sonra, ilgili kararlar da eklenerek ve İngilizceye çevrilerek, Bakanlar Komitesi Kararların İcra Dairesi’nin mail adresine ([email protected]) gönderilmesi gerekmektedir.
📍 Bu bildirimler, hükümetin "AİHM kararlarını uyguluyoruz" şeklindeki beyanlarının gerçeği yansıtmadığını ortaya koymak adına en etkili yoldur. Sadece bir e-posta gönderme kolaylığındaki bu bildirimin mutlaka yapılması gerekmektedir. Konuyla ilgili destek ve bilgi almak isteyenler, doğrudan mesaj (DM) yoluyla iletişime geçebilirler.
🖊️Yeniden Yargılama Talebinin Reddi Bildirim Metni İçin Link: https://t.co/WaRABibse3
📌Bildirim Metni (İngilizceye çevrilerekBakanlar Komitesine gönderilecek metin) 👇
Avrupa Konseyi
Bakanlar Komitesi
Kararların İcrası Dairesi’ne
Konu: AİHM kararlarının icrası kapsamında bireysel önlemlerin alınmaması – yeniden yargılama talebinin gerekçesiz reddi/önceki cezanın tekrar verilmesi (Rule 9(1)) – AİHM Başvuru no:….. ve karar tarihi. Sayın Yetkili, İşbu yazı, Bakanlar Komitesi’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının ve dostane çözüm şartlarının icrasının denetimine ilişkin Kuralları’nın 9(1). maddesi uyarınca, yararlanan tarafın (başvurucunun) vekili sıfatıyla, bireysel önlemlerin alınmamasına ilişkin bir gelişmeyi Komite’nin dikkatine sunmak amacıyla kaleme alınmıştır.
Başvurucu, … Ağır Ceza Mahkemesi’nin … tarihli kararıyla, “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan … yıl … ayhapis cezası ile cezalandırılmıştır. Mahkûmiyet, esas itibarıyla ByLock kullanımı, Bank Asya hesap hareketleri, KHK ile kapatılan dernek/sendikalara üyelik, kapatılan kurumlarda çalışma, bağış faaliyetleri, tanık/itirafçı beyanları ve benzeri yasal ve görünürde meşru faaliyetlere dayandırılmış ve suçun maddi ve manevi unsurları yönünden somut ve bireyselleştirilmiş bir değerlendirme yapılmamıştır.
Söz konusu mahkûmiyet kararı, sırasıyla istinaf ve temyiz incelemelerinden geçerek kesinleşmiş; ardından Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru, … tarihli kabul edilemezlik kararıyla sonuçlanmıştır.
İç hukuk yollarının tüketilmesi üzerine yapılan bireysel başvuru neticesinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, … ve Diğerleri/Türkiye kararında, başvurucunun da dâhil olduğu dosyalar bakımından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. ve/veya 7. maddelerinin ihlal edildiğine hükmetmiştir.
AİHM, söz konusu kararda; mahkumiyetlerin otomatik ve kategorik bir yaklaşımla, yasal ve dolaylı olgulara dayanılarak kurulduğunu; ulusal mahkemelerin suçun özellikle manevi unsurunu kişi bazında ortaya koymadıklarını, ayrıca ByLock verileri gibi belirleyici dijital delillerin elde edilme yöntemi ve güvenilirliğinin savunma tarafından etkin biçimde tartışılamadığını tespit etmiştir.
AİHM, ayrıca Yüksel Yalçınkaya/Türkiye (BD) ve Demirhan ve Diğerleri/Türkiye kararlarına atıfla, başvurucuların Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesi uyarınca yargılamanın yenilenmesini talep etme hakkına sahip olduklarını ve ihlalin giderilmesi bakımından yargılamanın yeniden başlatılmasının en uygun bireysel önlem olduğunu açıkça belirtmiştir.
Bu doğrultuda, AİHM’in başvurucuya ilişkin ihlal kararına dayanılarak, …. tarihi itibarıyla [Mahkemenin ismi yazılmalı] Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulmuştur. Ancak söz konusu talep, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin 1(f) paragrafındaki açık düzenlemeye rağmen, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin reddedilmiştir. (Eğer yargılamanın yenilenmesi talebi reddedildiyse bu paragraf yazılmalıdır. Mahkeme aynı cezayı verdiyse bu paragraf çıkarılmalıdır. Aynı cezanın verilmesi halinde bildirime yazılacak metin aşağıdaki paragraflarda belirtilmiştir).
Bu karara karşı yapılan itiraz da [itirazı inceleyen mahkeme adı yazılmalı] tarafından, yalnızca kararın “yasaya uygun olduğu” belirtilerek, yine kanunun açık hükmüne aykırı olarak ve gerekçesiz biçimde reddedilmiştir (Eğer yargılamanın yenilenmesi talebi reddedildiyse bu paragraf yazılmalıdır. Mahkeme aynı cezayı verdiyse bu paragraf çıkarılmalıdır. Aynı cezanın verilmesi halinde bildirime yazılacak metin aşağıdaki paragraflarda belirtilmiştir).
Mahkeme yeniden yargılama talebini reddederken aynı zamanda yine gerekçesiz biçimde infazın durdurulması talebini de reddetmiştir. [Kişi halen infazen cezaevinde ise bu paragraf da yazılmalı] (Eğer yargılamanın yenilenmesi talebi reddedildiyse bu paragraf yazılmalıdır. Mahkeme aynı cezayı verdiyse bu paragraf çıkarılmalıdır. Aynı cezanın verilmesi halinde bildirime yazılacak metin aşağıdaki paragraflarda belirtilmiştir).
Bu doğrultuda, AİHM’in başvurucuya ilişkin ihlal kararına dayanılarak, …. tarihi itibarıyla [Mahkemenin ismi yazılmalı]Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulmuştur. Talep kabul edilerek yargılama yeniden başlamış, ancak mahkeme AİHM'in ihlal kararına neden olan önceki kararı onaylamış ve aynı cezayı tekrar vermiştir. ( Eğer yargılamanın yenilenmesi talebi kabul edilip, aynı cezanın verilmesine karar verildiyse bu paragraf yazılmalı ve yargılamanın yenilenmesi talebinin reddine ilişkin yukarıdaki paragraflar metinden çıkarılmalıdır).
Bu suretle, başvurucunun dosyasında AİHM kararlarının gerektirdiği bireysel önlemler alınmamış; Mahkeme tarafından tespit edilen ihlal iç hukukta giderilmemiş ve AİHM kararının icrası fiilen engellenmiştir. Başvurucu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. ve 7. maddelerine aykırı biçimde [Kişi halen infazen cezaevinde ise bu cümlenin devamındaki hususlar yazılmalı]cezaevinde özgürlüğünden yoksun bırakılmaya devam edilmekte; adli sicil kaydında hükümlü statüsü sürmekte ve söz konusu mahkûmiyetin yol açtığı ilave ve sürekli olumsuz sonuçlara katlanmak zorunda bırakılmaktadır (Hem yargılamanın yenilenmesi ve hem de aynı cezanın verilmesi halinde yazılacak metinde bu paragraf kalmalıdır).
İşbu iletişim, yukarıda anılan AİHM kararlarının icrasının Denetimi kapsamında, tespit edilen ihlallerin giderilmesi amacıyla başvurucu yönünden bireysel önlemlerin, özellikle yargılamanın yenilenmesi yoluyla alınmasının sağlanmasına yönelik olarak, Rule 9(1) çerçevesinde Bakanlar Komitesi’nin bilgisine ve değerlendirmesine saygıyla sunulmaktadır (Hem yargılamanın yenilenmesi ve hem de aynı cezanın verilmesi halinde yazılacak metinde bu paragraf kalmalıdır).
Saygılarımla,
İMZA [Ad – Soyad]
Başvurucu Vekili [Baro / Sicil No – isteğe bağlı]
[Şehir / Ülke]
[İletişim bilgileri]
EK: İletişime konu mahkeme karar/ları (Yargılamanın yenilenmesi talebinin reddi için hem ret, hem de bu ret kararına karşı yapılan itirazın reddi kararı eklenmeli. Aynı cezanın verilmesi halinde de verilen bu karar eklenmeli).
Terör Kılıfı Altında Yapılan Bir Tutuklama Daha AİHM'den Döndü!
📌AİHM’in 12 Mayıs 2026 tarihinde açıkladığı Akat/Türkiye kararı; Türkiye’deki terör yargı pratiğinin nasıl grup, zümre ya da yapı ayırmadan herkese eşit şekilde ama hukuksuzca uygulandığının somut bir göstergesidir. Bir yargı düzeni düşünün ki, "terör örgütü kurma veya yönetme" suçlamasıyla bir kişiyi tutukluyorsunuz ancak bu kişi gidip AİHM’den ihlal kararı alıyor. Örgüt kurduğunu veya yönettiğini iddia ettiğiniz bir kişinin dahi hukuka uygun tutuklanamadığı bir düzende; varın, diğer suçlamalarla yapılan tutuklamaları siz düşünün!
⚖️Başvurucu Leyla Akat eski bir milletvekilidir ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) içindeki faaliyetleri ve siyasi konuşmaları nedeniyle 2016 yılında "terör örgütü kurma veya yönetme" suçlamasıyla tutuklanmış ve yaklaşık yedi ay boyunca tutuklu kalmıştır. Akat, tutukluluğun hiçbir makul şüpheye dayanmadığını, tamamen siyasi faaliyetleri ve ifade özgürlüğü kapsamındaki açıklamaları nedeniyle cezalandırıldığını iddia ederek AİHM’e başvurmuştur.
⚖️AİHM, yaptığı incelemede başvurucunun tutuklanmasına dayanak gösterilen DTK faaliyetlerinin veya katıldığı eylemlerin şiddet içerdiğine ya da terör örgütü yöneticiliği suçuna temel oluşturduğuna dair somut bir delil sunulamadığını tespit etmiştir. Mahkeme, başvurucunun ifadelerinin barışçıl siyasi söylemler olduğunu vurgulayarak, ortada makul bir şüphe bulunmadığına ve bu nedenle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının (m. 5/1-3) ihlal edildiğine karar vermiştir. Ayrıca, bu hukuka aykırı tutuklamanın başvurucunun ifade özgürlüğüne (m. 10) de haksız bir müdahale teşkil ettiğine hükmedilmiştir.
⚖️Mahkeme, bu ihlaller karşılığında başvurucuya 8.000 avro manevi tazminat ve 1.000 avro yargılama gideri ödemesine karar vermiştir.
🔗https://t.co/6uyDoxLSWG
AİHM, Cemaatin Terör Örgütü Olduğuna mı Karar Verdi?
✅Daha önce defalarca cevap vermiş olsak da, her AİHM kararından sonra olduğu gibi yine asıl ihlal maddelerini konuşmak yerine adeta 'cambaza bak' taktiğiyle dikkatleri başka yöne çekmeye çalışanlara şahit oluyoruz. Kararın etkisini kırmak amacıyla kurgulanan bu algı amaçlı yazılara, konuşmalara ve tweetlere maalesef sıkça denk geliyoruz. Hukuken hiçbir karşılığı olmayan alıntılanan bu tweet de söz konusu çabaların somut bir örneğidir. Gelin isterseniz, bu hukuktan bihaber olanlara hukukun aslında ne olduğunu ve ne söylediğini hep birlikte bir kez daha hatırlatalım!
AİHM'in Dosyaları İnceleme Yetkisi ve Sınırı Nedir?
AİHM’in yargısal denetimiyle ilgili temel hususlardan biri ikincillik ilkesidir. Bu ilke, AİHS’e Ek 15 No’lu Protokol ile Sözleşme’nin başlangıç kısmına açıkça derç edilmiş olup insan haklarının korunması ve uygulanmasında birincil sorumluluğun taraf devletlere ve onların ulusal mahkemelerine ait olduğunu, AİHM’nin ise ancak ulusal sistemin başarısız olduğu durumlarda devreye giren bir denetim mercii olduğunu ifade eder. Bu ilkenin doğal bir sonucu olarak AİHM, ulusal mahkemelerin yerine geçerek maddi vakıaları yeniden değerlendiremez, delillerin ispat gücünü ulusal hakimlerin yerine geçerek tartamaz ve ulusal ceza kanunlarını doğrudan yorumlayamaz. AİHM'nin kurumsal varlık nedeni, taraf devletlerin ulusal mahkemelerinin yerine geçerek adeta bir uluslararası "Yargıtay" veya "Temyiz Mahkemesi" gibi maddi vakıaları ve delilleri yeniden değerlendirmek değildir.
İnsan hakları hukukunda bu kısıtlama, dördüncü derece mahkemesi doktrini olarak adlandırılır. Mahkeme, Waite ve Kennedy v. Almanya kararında bu durumu çok net bir şekilde özetlemiş ve ulusal yargı organlarının yerine geçmenin kendi görevi olmadığını, ulusal mevzuatın yorumlanmasına ilişkin sorunları çözmenin öncelikle yerel mahkemelerin işi olduğunu belirtmiştir (§ 54). AİHM'nin rolü, bu aşamada sadece yerel mahkemelerin yaptığı yorumun etkilerinin AİHS ile uyumlu olup olmadığını denetlemektir. Korbely v. Macaristan (§ 72) ve Kononov v. Letonya (§ 197) kararlarında da iç hukukun uygulanması ve yorumlanması yetkisinin yerel makamlarda olduğu vurgulanmıştır. Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye (§ 240) ve Şaban Yasak v. Türkiye (§ 194) kararlarında da bu evrensel hukuk kuralının güncel davalarda da aynen geçerli olduğu teyit edilmiştir.
Şaban Yasak kararında (§ 195) Mahkeme, inceleme yetkisinin kapsamının özellikle 7. madde gibi mutlak haklar söz konusu olduğunda daha geniş olduğunu vurgulamış ve ulusal mahkemelerin hukuku genişletici veya öngörülemez şekilde yorumlayarak suçun manevi unsurunu göz ardı etmesinin Sözleşme güvencelerini zedeleyeceğini belirtmiştir. Tüm bu kararlar, AİHM’in ulusal egemenliğe saygı çerçevesinde hareket ettiğini ve dördüncü derece mahkemesi olmaktan özenle kaçındığını göstermektedir.
AİHM Bir Yapının Terör Örgütü Olup Olmadığına Karar Verebilir mi?
Uluslararası hukukta ve Birleşmiş Milletler nezdinde dahi üzerinde mutabakata varılmış, bağlayıcı ve evrensel bir terörizm veya terör örgütü tanımı yoktur. Terör suçlarının ve örgütlerinin tanımı, devletlerin kendi iç hukuklarına, siyasi ve tarihi bağlamlarına göre şekillenir. Dolayısıyla devletlerin kendi anayasal düzenlerini ve kamu güvenliklerini korumak amacıyla hangi eylemlerin terör suçu teşkil edeceğini ve hangi oluşumların terör örgütü olarak nitelendirileceğini belirleme konusunda geniş bir takdir marjı vardır. Bu kapsamda AİHM, siyasi bir organizasyonun, dini bir cemaatin veya sivil bir oluşumun terör örgütü olup olmadığına hükmedemez. Mahkemenin rolü, bir yapı veya siyasi örgüt hakkında uluslararası bir hakem organı gibi tescil kararı vermek değildir. Bir yapının terör örgütü olarak vasıflandırılması kararı, mutlak surette devlet egemenliğinin bir yansıması olup iç hukukun konusudur.
Sosyal medyadaki bazı analiz kasanlar, Yasak kararından sonra, kararda geçen "FETÖ/PDY, terör örgütü, örgüt" gibi ibareleri, Mahkeme'nin bu yapıyı uluslararası alanda terör örgütü olarak tescilledi şeklinde çarpıtarak, bu yanlış bilgiyi tekrar dolaşıma sokmuşlardır. Oysa AİHM'in, uluslararası bir mahkeme olarak herhangi bir sivil, dini veya siyasi grubu terör örgütü olarak ilan etme, tanıma veya aklama gibi bir kurumsal yetkisi, görevi veya prosedürü kesinlikle yoktur. Şaban Yasak kararının 12. paragrafında Mahkeme'nin kullandığı ifadeler bu durumun en açık ispatıdır. AİHM bu paragrafta, "söz konusu örgüt, Türk makamları tarafından Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması olarak adlandırılan grup olup, bu makamlar tarafından 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de meydana gelen darbe girişiminden sorumlu olduğu kabul edilmektedir" demektedir. Dikkat edilirse Mahkeme kendi adına "Bu bir terör örgütüdür ve darbeyi yapmıştır" tespiti yapmamakta; davanın tarafı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin iddialarını ve adlandırmalarını aktarmaktadır.
Hukuk terminolojisinde bu tür ifadelere "background fact" (arka plan verisi) veya "factual description" (olgusal aktarım) denir. AİHM önüne gelen dosyada uyuşmazlığın ulusal boyutta nasıl şekillendiğini özetlemek zorundadır. Mahkeme, devletin bu tanımlamasını bir "veri" olarak alır ve ardından, devletin bu kabul üzerinden hareket ederken kendi vatandaşlarını cezalandırma süreçlerinde insan haklarına uyup uymadığını denetler. Karardaki aktarımları AİHM'in kendi tescili veya kabulü sanmak, uluslararası hukuk metinlerinin nasıl okunduğunu bilmemekten kaynaklanan ağır bir cehalettir.
Yasak kararının olaylar bölümünde (§ 18) Mahkeme, Türk hukukuna göre bir yapının terör örgütü olarak nitelendirilmesinin yalnızca yargı kararıyla mümkün olduğunu ve Yargıtay içtihadına göre yerel mahkemelerin kapsamlı inceleme yürütmek zorunda olduğunu belirtmiştir.
AİHM’in önüne gelen dosyada yapabileceği tek şey, ulusal mahkemelerin bir yapıyı terör örgütü olarak tanımlaması ve bireyleri bu yapıya üyelikten dolayı cezalandırması sürecinde AİHS’de güvence altına alınan hakların ihlal edilip edilmediğini denetlemektir. Mahkeme, devletin “bu yapı bir terör örgütüdür” şeklindeki makro tespitini veri olarak alır ancak bu tespiti kullanarak bireyleri cezalandırırken devletin kendi yasalarına ve evrensel insan hakları standartlarına uyup uymadığını mikro düzeyde inceler. Dolayısıyla AİHM, hiçbir zaman Cemaatin terör örgütü olup olmadığına dair bağımsız bir hüküm vermemiştir ve veremez; bu yetki tamamen ulusal mahkemelerdedir.
AİHM Kararlarındaki Terminolojinin Anlamı Nedir?
AİHM karar metinlerinin yapısal bir standardı vardır ve kararlar genellikle olaylar, ilgili iç hukuk, tarafların iddiaları ve Mahkemenin değerlendirmesi bölümlerinden oluşur. Yasak kararında Cemaat için “terör örgütü” gibi ifadelerin kullanılması, Mahkemenin bu hareketi terör örgütü olarak kendi iradesiyle tescillediği anlamına gelmez. Bu ifadeler, tamamen tırnak içinde veya atıf yoluyla kullanılan, davanın iç hukukta nasıl isimlendirildiğini gösteren olgusal aktarımlardır. Mahkeme, Yasak kararının arka plan bölümünde (§ 12) ve ‘’FETÖ/PDY’nin bir terör örgütü olarak tanımlanması’’ başlığında (§ 18-22) ulusal makamların ve Yargıtay’ın kabullerini özetlemiştir. Bu, AİHM’in kendi kabulü değil, uyuşmazlığın çerçevesini çizen durum tespitidir. Dolayısıyla terminolojik kullanım bir kabul beyanı değil, davanın ulusal boyuttaki arka planının olgusal bir aktarımından ibarettir.
Yasak Kararının Anlamı ve Analiz Kasanların ‘’Delil Yetersizliği’’ Uydurması
Şaban Yasak kararını, alıntılan twitte yer verildiği üzere basit bir "delil yetersizliği" kararı zannetmek, bu kararın Türk ceza yargılaması pratiğine vurduğu darbeyi anlayamamaktır. AİHM bu kararda "suçun işlendiğine dair yeterli delil yok" dememiştir; çok daha vahim bir tespitte bulunarak "ortada hukuken işlenmiş bir suç yok" demiştir. Yasak kararının 195. paragrafına atıfla Mahkeme, kişilerin Bank Asya'ya para yatırması, sendikaya üye olması, ByLock kullanması, sohbetlere katılması, Cemaat içinde aktif ve üst düzey bir görev alması veya yasal bir dernekte yönetici olması gibi tamamen yasal ve rutin faaliyetlerin, tek başlarına "silahlı terör örgütü üyeliği" suçunun delili olamayacağına hükmetmiştir.
Bir kişinin bu suçtan cezalandırılabilmesi için, o kişinin bu eylemleri gerçekleştirirken "yapının iddia edilen şiddet ve terör amaçlarını bilerek ve isteyerek" hareket ettiğinin somut olarak ispatlanması gerekir. Türk mahkemeleri ise bu kastı hiç araştırmadan, yasal eylemleri otomatik bir suç karinesi sayarak insanları adeta "kusursuz sorumluluk" ilkesiyle mahkum etmiştir. İşte Yasak kararının önemi buradadır. AİHM, Cemaate yönelik suçlamaların temelini oluşturan neredeyse tüm yasal faaliyetlerin, kişinin şiddet kastı ispatlanmadığı müddetçe "suçun unsurları oluşmadığı için" cezalandırma gerekçesi yapılamayacağını evrensel bir içtihat haline getirmiştir. Bu, delilin azlığı veya çokluğu meselesi olmayıp, eylemin yasalarda tanımlanan suça vücut vermemesi meselesidir.
‘’Bilgisiz Analiz’’e Hukuki Cevap
Söz konusu sosyal medya paylaşımındaki iddialar dizisi, baştan aşağıya bir hukuksuzluk ve cehalet manifestosudur. Paylaşımı yapan kişinin "AİHM, FETÖ'yü terör örgütü kabul etmiş oldu" iddiası, yukarıda Şaban Yasak kararının 12. paragrafı üzerinden detaylıca açıklandığı üzere, hukuki metin okuryazarlığından yoksun olmanın sonucudur. AİHM'nin böyle bir kabulü veya tescili söz konusu dahi olamaz; Mahkeme sadece taraf devletin iddiasını olayların arka planı olarak karar metnine derç etmiştir. "AİHM örgüte üyelik için deliller yetersiz kararı almış" şeklindeki ifade ise, 7. madde ihlalinin ne anlama geldiğini bilmemektir. AİHM, delilleri tartmamış, yerel mahkemelerin "kasıt" unsurunu yok sayarak hukuku akıl dışı genişlettiğini ve aslında suç olmayan eylemleri suç haline getirdiğini tespit etmiştir.
Paylaşımın sonundaki "Türk yargısı AİHM kararlarını uygulamak zorunda değil. Uygulamayan çok sayıda Avrupa ülkesi var" cümlesi ise anayasal düzene açıkça başkaldırıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 90. maddesi uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde uluslararası andlaşma hükümleri esas alınır. Ayrıca, AİHS’in 46. maddesi, taraf devletlerin Mahkeme'nin kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt ettiğini emreder. "Uygulamamak" meşru bir egemenlik hakkı değil, uluslararası taahhütlerin ve Anayasa'nın açıkça ihlali anlamına gelir. Sonuç olarak Şaban Yasak kararı, terörle mücadele kılıfı altında insanların yasal faaliyetlerinden dolayı keyfi olarak cezalandırılamayacağını, ceza hukukunun temeli olan "kanunilik" ve "kasıt" ilkelerinin devletin siyasi ajandalarına feda edilemeyeceğini tüm dünyaya ilan eden, hukuki manipülasyonlarla üstü örtülemeyecek kadar güçlü bir karardır.
Sonuç Yerine
Yukarıdaki içtihatlar ve Yasak kararının açık hükümleri ışığında AİHM’nin bir yapıyı terör örgütü olarak kabul edip etmediği sorusunun cevabı kesin olup; Mahkeme böyle bir yetkiye sahip değildir ve hiçbir kararında bu yönde bir kabulü olmamıştır. Kararlarında kullandığı terminoloji, ulusal kabullerin olgusal aktarımıdır ve AİHM, devletin güvenlik politikalarını siyasi olarak yargılamaz; yalnızca bu politikalar uygulanırken bireyin hukuki güvenliğinin, kasıt tespiti yapılmadan cezalandırılmama hakkının devletin mahkemelerince yok edilmesini engeller.
Yasak kararı bu açıdan son derece önemlidir. Çünkü Yalçınkaya içtihadını derinleştirerek terör örgütü üyeliği suçunda kasıt unsurunun Sözleşme’nin 7. maddesine özgü, bağımsız bir gereklilik olduğunu netleştirmiştir. Artık yalnızca genel örgütsel mülahazalar, tanık beyanları veya geçmiş yasal faaliyetler temel alınarak mahkumiyet verilemez. Her bireysel dosyada başvurucunun bu yapının iddia edilen nihai amacını bildiği, bu amaçla hareket ettiği ve suç kastı somut delillerle kanıtlanmalıdır. Bu, Cemaat mensuplarına yönelik neredeyse tüm suçlamaların artık cezalandırma gerekçesi yapılamayacağını ortaya koymaktar. Çünkü karar (§ 205-212), eğitim, öğrenci sorumluluğu, sohbet toplantıları gibi faaliyetlerin terör kastıyla ilişkilendirilmesinin bireyselleştirilmiş ve zaman bağlamında kanıtlanmasını şart koşöaktadır.
Yasak kararı, delil yetersizliğinden öte bir hukuki tokattır! Türk yargısının kolektif sorumluluk yaklaşımını reddetmiş ve bireysel suçluluğun olmazsa olmazı olan manevi unsur ilkesini Avrupa insan hakları hukukunun merkezine yerleştirmiştir. Bu karar, benzer binlerce davada emsal teşkil edecek ve ulusal makamları kasıt unsurunu gerçekten araştırmaya zorlayacaktır. Sonuç olarak AİHM, ulusal egemenlik ile uluslararası insan hakları standartları arasındaki dengeyi 7. maddenin mutlak koruması altında yeniden tesis etmiş, terörle mücadele reflekslerinin ceza hukukunun öngörülebilirlik, yasallık ve şahsi sorumluluk ilkelerini yok etmesine izin vermemiştir.
AİHM DiyorKi :ceza hukukunun en temel ilkelerinden olan "kusursuz ceza olmaz" ilkesi gereğince, kişinin şahsi sorumluluğu ve suça katılma iradesi somut olarak ispatlanmadan hiç kimse cezalandırılamaz. Sözleşme'nin 7. maddesi, cezai sorumluluğun salt bir yapıyla kurulan bir irtibata veya kolektif bir aidiyete dayandırılmasını kesin bir dille reddeder. Bu doğrultuda, her bir sanık özelinde yalnızca maddi eyleme değil, o eylemi var suç işleme kastına da odaklanılmalıdır (§ 193, 202). Sonuç olarak, cezai sorumluluk toplu bir suçluluk varsayımına veya salt bağlantı (iltisak) gerekçesine dayandırılamaz. Aksine, yargılama sanığın şahsında tamamen bireyselleştirilmeli ve suçun manevi unsuru açıkça ortaya konulmalıdır.
AİHM DiyorKi :Sözleşme’nin 7. maddesi gereğince bir mahkumiyetin meşru sayılabilmesi için, suçun fiil ve kasıt unsurlarının her bir sanık özelinde bireyselleştirilerek somut biçimde ispatlanması zorunludur. Dolayısıyla mahkemelerin, belirli verilerden hareketle otomatik suçluluk karinesine dayanması yasallık ve öngörülebilirlik ilkeleriyle bağdaşmaz (§ 200). Mevcut davada başvurucu daha geniş bir delil yelpazesiyle suçlansa da, bu durum incelemenin esasını değiştirmemektedir (§ 201). Bu nedenle Mahkeme, mahkumiyetin suçun tüm unsurları usulüne uygun şekilde bireyselleştirilerek tesis edilip edilmediğini belirlemek amacıyla, yerel mahkemelerin başvurucunun suç kastını nasıl ele aldığını denetlemekle yükümlüdür (§ 201).
AİHM DiyorKi :Suç Kastı Somut Olarak İspatlanmalıdır!
TCK'nın 314. maddesi kapsamındaki suçun oluşması için manevi unsurun tespiti bir zorunluluktur. Bu madde, yalnızca suç işleyen bir yapıya üye olmayı değil, "şiddete" başvuran silahlı bir terör örgütüne üye olmayı düzenler. Bu nedenle sanığın, ilgili dönemde mensubu olduğu yapının hedefleri ve iddia edilen şiddet içeren yöntemleri hakkında bilgi sahibi olduğunun gösterilmesi, manevi unsurun tespiti için zorunludur. Yargıtay’ın "doğrudan kast" yorumu çerçevesinde; kişinin "bilerek" ve "isteyerek" hareket ettiğinin, yani böyle bir yapının parçası olmayı arzulayarak sürekli bir iştirak iradesi gösterdiğinin tespiti gerekir. Bu kriter; bir yapıya ve onun şiddet içeren amaçlarına yönelik gerçek/organik katılımı, herhangi bir suç kastı olmaksızın kurulan salt bir temas veya basit bir iltisaktan ayıran en önemli husustur (§ 203).
AİHM DiyorKi :Manevi Unsur Bireyselleştirilerek Tespit Edilmelidir!
Mevcut davadaki temel uyuşmazlık, ulusal mahkemelerin Şaban Yasak'ı mahkum ederken suçun manevi unsurunu tespit etme yöntemlerinin Sözleşme'nin 7. maddesine uygun olup olmadığıdır. Söz konusu yapının toplumdaki uzun süreli varlığı ve yaygınlığı göz önüne alındığında, suçun unsurlarının her bir sanık özelinde ve bireyselleştirilmiş şekilde tespiti zorunluluğu daha önemli bir hal almaktadır. Bu durumlarda, kişiye sadece iltisak veya irtibat nedeniyle sorumluluk yüklenmesini önlemek adına, ceza hukukunun sınırlarına sıkı sıkıya bağlı kalınması ve yasaların öngörülebilir biçimde uygulanması elzemdir. Özellikle başvurucuya atfedilen eylemlerden manevi unsura dair bir çıkarım yapılırken; suçun gerçekleştiği zaman dilimi ve başvurucunun yapının eğitim kolundaki faaliyetleri gibi hususlar özel bir titizlikle ve bağlamsal bir yaklaşımla değerlendirilmelidir (§ 204).
Büyük Daire'nin 5 Mayıs 2026 tarihinde açıkladığı Yasak/Türkiye kararının Stichting Justice Square tarafından yapılan Türkçe çevirisi HUDOC'ta yayımlandı. Teşekkürler @SJusticeSquare
🔗 Link: https://t.co/eEY4LdhsGY