Bir gün lokantacı bir arkadaşım bana dedi ki: "Hocam, ölen çocukların sayısına değil, Brent petrolün fiyatına bak: Varil fiyatı yükseliyorsa İran bu savaşı kazanıyor demektir!"
Gerçekten de bu savaştan çıkarmamız gereken en önemli derslerden biri buydu. Utanç vericiydi, iğrençti, korkunçtu ama gerçek buydu.
ABD neden geri adım attı? Neden İran'a onca taviz verip o zaptı kabul etmek durumunda kaldı?
Minab'taki kız okulu kan gölüne döndüğü için değil.
ABD ve İsrail; hastaneleri, üniversiteleri, sivil binaları, ambulansları, içme suyu kaynaklarını vurduğu için değil.
Soykırım yaptıkları için değil!
Hayır!
Dünya bunlar için ayağa kalkmadı!
Hürmüz boğazı kapatıldığı için ayağa kalktılar. İran, körfez rejimlerindeki petrol ve doğalgaz sahalarını vurduğu için; Brent petrolün varili yükseldiği için ayağa kalktılar.
Şunu unutmayın: Bizim kanımızın hiç bir değeri yok. Çocuklarımızın hiç bir değeri yok.
Hani şu bizim Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamalarda sürekli "uluslararası toplum"a seslenip duyuyor ya.. İşte o uluslararası topluma seslenmenin zerre kadar faydası yok.
Dünyanın en büyük aldatmacası müstekbirlerin "empati" yapacağını zannetmektir.
Mr. Robot dizisinde geçtiği gibi: "Bir holdingi kalbini hedef alarak çökertemezsin. Onların kalbi olmaz."
Mazlumiyetimizi, haklılığımızı anlatmanın hiç bir kıymeti harbiyesi yok.
Eğer bu zalimlerin canını yakmıyorsanız bunların hiç ama hiç bir önemi yok.
Kendinizi acındırarak, onlara "haklı" olduğunuzu ispat etmeye çalışarak hiç bir şey elde edemezsiniz.
İstediğiniz kadar kitap yazın, seminer yapın, akademik kariyer yapın; istediğiniz kadar yürüyüş yapın.
Bunların hiç birinin Brent petrolün varil fiyatı kadar önemi yok!
O yüzden Gazze'de soykırım sürerken şunu söyledik: İsrail'e giden petrolün vanalarını kapatın!
Bize Filistin'in mazlumiyetini anlatmayın. İsrail'in ne kadar zalim olduğunu anlatmayın. Petrolün vanalarını kapatın!
Nutuk attılar, yürüyüş yaptılar ve sık sık "uluslararası topluma" seslendiler ama petrolün vanalarını kapatmadılar.
Bunları diplomasiyle yenemezsiniz; hukukla, felsefeyle, kalemle-kitapla yenemezsiniz.
O yüzden diyoruz ki, "direniş" tek seçenektir.
Direniş demek hukuktan, felsefeden, kalem ve kitaptan uzak olmak demek değildir.
Bilakis, direniş demek herşeyden ve hepsinden önce "haklı" olmak demektir.
Hakkını "bilgiyle" "hikmetle" ve "cesaretle" savunmak demektir.
Haklıysak ama hikmetle ve cesaretle düşmana karşı çıkmıyorsak haklı olmamızın da bir önemi yok.
O yüzden Hz. Ali (ra) ilelebet yolumuzu aydınlatan şu pusulayı vermiş bize:
"Haksızlığa karşı susarsanız, hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz"
SOLGUNLUK ÇAĞINDA CANLILIK
Bu solgunluk, bitkinlik çağında yeniden canlanabilmenin yolu beş kadim sığınaktan geçiyor: Sevmek, öğrenmek, çalışmak, inanmak ve oynamak. Bunlar tesadüfen seçilmiş kelimeler değil; insanı insan kılan, onu bir anlam ufkuna bağlayan o eski şifa kaynaklarıdır.
Sevmek, kendinden çıkıp bir başkasına uzanmaktır. Bitikliğin ilk ilacı başka bir kalbe değmektir. Bir ihtiyarın elini tutmak, bir çocuğun gözünün içine bakmak, kapı komşusunun halini hatırını sormak gibi küçük ama hakiki temaslar. Sevgi, verdikçe çoğalan tek hazinedir; insan başkasına su taşırken kendi içindeki kuyunun yeniden dolduğunu fark eder.
Öğrenmek, dünyayı bir çocuğun merakıyla yeniden keşfetmeye niyet etmektir. Solmak, çoğu zaman hayatın bizi şaşırtmayı bırakmasıdır; her şeyi bildiğimizi sandığımız anda renkler kaçar. Yeni bir dilin ilk kelimeleri, bir çiçeğin adı, gökyüzündeki bir yıldızın hikâyesi yani zihne açılan her küçük pencere, ruha taze bir hava üfler. Merak, içimizdeki çocuğu uyandıran o nazik dürtmedir, uyanan çocuk, yeniden oynamayı hatırlar.
Çalışmak, ellerimizin ürettiği şeyde kendimizi bulmaktır. Ama buradaki çalışma, bizi tüketen o aç gözlü tempo değil; emeğin kendisinden zevk alınan, sonunda bir eser bırakan, insanı dünyaya bağlayan anlamlı bir uğraştır. Bir bahçeyi sulamak, bir yemek pişirmek, bir şeyi tamir etmek : Niceliğe değil, niteliğe ve mânaya bağlanan iş, yorgunluğun değil, doygunluğun kaynağı olur. İnsan, faydalı olduğunu hissettiğinde dirilir.
İnanmak, kendimizden daha büyük, daha ulvi bir hakikate başımızı dayamaktır. Bitiklik, bir bakıma anlamın çekilip gittiği bir gelgittir; ruh, kendinden büyük bir gayeye bağlanmadığında soluverir. İnanç bize kendi küçük tasalarımızdan daha geniş bir ufuk açar. Secde eden, eğilen, şükreden insan, omuzlarındaki yükün bir kısmını kendinden büyük ellere bırakmanın hafifliğini tadar.
Ve oynamak, hayatı bir muvaffakiyet sınavı olmaktan çıkarıp yeniden bir armağan gibi karşılamaktır. Yetişkinlik, çoğu zaman oyunu küçümsemeyi öğrenmektir; oysa amaçsızca gülmek, anlamsızca koşmak, sırf zevk için bir şey yapmak ruhun en saf gıdasıdır. Oyun, sonucu önemsemeyen tek faaliyettir; tam da bu yüzden, her şeyi sonuca bağlayan bir çağda kıymetli bir isyandır.
كل عام وأنتم بخير بمناسبة السنة الهجرية 1448 ، جعلها الله سنة مليئة بالخير والبركة والسعادة.
اللهُم اجعله عامًا لا يضيق لنا فيه صدر، ولا يخيب لنا فيه أمر، ولا يرد لنا فيه دُعاء، واحفظ لنا من نحب، وبشرنا بما يسر، وحقق لنا ما نتمنى يا رب العالمين.
اللهُم إنا نستودعك سنة مضت من عمرنا بأن تغفرها لنا، وترحمنا وتعفو عنا وأن تُبارك لنا في أيامنا القادِمة، وتصلح أنفسنا وتُيسر أمرنا.
اللهم آمنًا في أوطاننا.
اللهم آمنًا في أوطاننا.
اللهم آمنًا في أوطاننا.
@samiltayyar27 Şamil bey çiftçinin ürününü tarladan kg başına % 20-25 kâr vererek devletin alıp piyasaya dağıtması gerekiyor, devletin yakıt yada gübre desteği vermesine gerek yok, uzmanlar çiftçinin gerçek maliyetini hesaplayarak kârlı fiyattan alınırsa üretim artar, sübvanse böyle olmalı.,
Tarihi günlerden geçiyoruz. İran, Büyük Şeytan'la bütün bir insanlık adına savaşıyor. Zafer ve izzet evvelde ve ahirde Allah'ın salih kullarınındır. Galip gelecek olan direniş cephesidir. Allah'ın vaadi haktır, bunu hiç kimse değiştiremez.
Ateş açanlara, nöbet tutanlara, eli tetikte bekleyenlere, sancağı düşürmeyenlere, şehidlere selam olsun.
BAĞ VE AĞ
Akışkan modernite çağında her şey eridi, her şey sıvılaştı. Akışkan çağın temel karakteristiği, kalıcılıktan korkması. Bağ kurmak, bugünün insanı için özgürlüğü kısıtlayan bir pranga olarak algılanıyor. Bauman’ın deyimiyle, bugünün insanı "bağ kurmak" istemiyor, sadece "network (ağ) oluşturmak" istiyor.
Peki, bağ ile ağ arasındaki fark nedir? Bağ, sorumluluk getirir; emek ister, fedakarlık ister, fırtınada gemiyi terk etmemeyi gerektirir. Ağ ise, tek bir tuşla bağlanabildiğiniz ve canınız sıkıldığında, işler zorlaştığında yine tek bir tuşla ‘bağlantıyı kes’ diyebileceğiniz yapay bir yapıdır. İşte ilişkisel israf, bağların yerini ağların almasıyla başlar.
Sorumluluk içermeyen her ilişki, doğası gereği yüksek miktarda atık üretmeye mahkumdur. Kullan-at düşüncesi insan ilişkilerini de kuşatıyor.
Bir dostumuz acı çektiğinde ona kalbimizi açmak yerine, WhatsApp'tan üzgün bir emoji gönderip hayatımıza devam ediyoruz. Emek verilmeyen, derinleşmesine izin verilmeyen her ilişki, sığ sularda karaya oturan bir gemi gibi erkenden çürür ve duygusal bir atığa dönüşür.
İlişkisel israfın en vahşi boyutu, insanı bir "özne" olarak değil, bir "nesne" olarak görmektir. Hayatımıza giren, bize en zor günlerimizde elini uzatan, bizi büyüten, geliştiren insanları, ilk fikir ayrılığında, ilk çıkar çatışmasında ya da daha popüler, daha zengin, daha faydalı bir alternatifini bulduğumuzda hayatımızın dışına fırlatıyoruz. İnsanın vefası israf edildiğinde, toplumun güven dokusu tuzla buz olur.
Sistem, ayakta kalabilmek için sürekli bir "tatminsizlik" üretmek zorunda. Tüketim kapitalizmi, nesneleri tüketmek için geliştirdiği bu "eskidi, at, yenisini al" refleksini, bizim bilişsel haritamıza öyle bir kazıdı ki, biz bu refleksi insanlara da uygulamaya başladık.
Kapitalist pazar mantığı romantik ve sosyal ilişkilere tamamen sızıyor. Duygusal Kapitalizm : Bildiğimiz aşkın sonu. Instagram vb. platformlar bize ne fısıldıyor? "Sola kaydır, daha iyisi var. Yukarı kaydır, daha güzeli var. Profiline bak, daha zengini var."
İnsan artık "Öteki" ile ilgilenmiyor. Karşısındaki insanı bir yabancı, keşfedilmesi gereken bir dünya olarak görmüyor. Sadece o insanın aynasında kendi egosunu seyretmek istiyor. Eğer karşımızdaki insan bizim egomuzu yeterince beslemiyorsa, bizi sürekli onaylamıyorsa, bize anlık hazlar sunmuyorsa onu "faydasız" ilan ediyoruz.
Böyle böyle yalnızlaşıyor, kendimize ve âleme yabancılaşıyoruz. Ağ değil bağ, sığlık değil derinlik, çıkar ilişkisi değil hemhal oluş ilacımız. Hemdert oluş, hemdem oluş.
Doktor, neredesin?
SAMİMİYET
Gerçek manada iyileştirici bir ilişki, insanın içtenliğiyle kurulur. Anlamak için sevmek gerek.
Bazen muhatabımızın sahici varlığından şifa buluruz. Onun yaydığı esenlik hissi bize iyi gelir. Ruhların birbirine değdiği, kimsenin yaralarını saklamadığı bir buluşma insanı iyileştirir. Herkes hissedilmek, herkes görülmek ister. Bir insanın acısına gerçekten temas eden şey “Senin acını görüyorum” diyebilen bir kalptir.
Her konuşma bir karşılaşmadır: İnsan, kendisine yukarıdan bakılmadığını hissettiği yerde iyileşmeye başlar. İçtenlik ve şefkat yaralarımıza iyi gelir, bizi dünya ağrısından kısmen iyileştirir.
İçtenlik, insana “Burada maskesiz olabilirsin” duygusu verir. İnsan ancak yargılanmayacağını hissettiğinde kırılgan taraflarını ortaya çıkarır. Bu yüzden samimiyetin olduğu yerde iyileşme başlamış demektir.
Bilgi yol gösterir ama ilişki dönüştürür. Bir cümle, soğuk bir ağızdan geldiğinde öğüt gibi duyulur; içten bir kalpten geldiğinde insanın içine yerleşir.
Gerçek temasın olduğu yerde insan kendini savunmayı bırakır. Bazen ne konuştuğumuzu unuturuz da birinin yanında hissettiğimiz huzuru yıllarca unutmayız.
'Dikkat duadır' demişti düşünür. Şifa çoğu zaman, bir insanın başka bir insana hakiki bir dikkatle yönelmesinden doğar. 'Bütün varlığımla, bütün hücrelerimle seni dinliyorum'.
Samimiyet, insana 'iyi ki varız' dedirtir.
Erzurumlu Hattat Ömer Şevket Efendi’nin kendi hattıyla yazdığı beyit:
Cihân bağında ey âkil, budur makbûl-i ins ü cin
Ne kimse senden incinsin, ne sen kimseden incin!
[Bende-i Âl-i abâ Ömer Şevket Erzurûmî-i sâhib-i hatâ – 1372]
Yıldırım Beyazıd'ın Niğbolu'ya varıp 'Bre Doğan, bre Doğan! Sabret,geldim!' diyerek moral vermesi gibi; YILDIRIMHAN da mazlum ümmete umut oldu.6000 km menzile ulaşan bu füze, yarın -inşallah- dünyanın her yerine ulaşacaktır.Yapanlardan ve emri verenden Allah Teâlâ razı olsun!
“Söyletmeyin bana
Tezelemeyin yaralarımı…”
Asker indi İlice’nin düzüne
Kimse bakmaz Erzurum’un yüzüne
Geri döndüm şehir çarptı gözüme
Ağam nerden aşar yoli yaylanın
Raci Alkır’ın icrasıyla: