Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde ve onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, boyun eğmeden, sürünmeden, el etek öpmeden yaşamaktır…
Nazım Hikmet
Babam depremden beri Hatay'da durumu kötü olan hanelerde okuyan kız çocukları varsa benim numaramı veriyor kızım sana burs bağlasın diye. Bu sabah yine biri aradı "annemin ineği var ben de yardım ediyorum süt satıp geçiniyoruz, babam engelli çalışamıyor" dedi. 3,5 yıl geçti babamın yönlendirdiği her öğrenci için buradan paylaşım yaptım sayenizde yüzlerce öğrenciye burs bağladık. Mezun olan öğrencilerden işe başlayıp başka öğrencilere burs verenler bile oldu. Bir dönem bu platformaki toksiklik beni bunalıma sokmuştu, bir de durmadan ifadeye çağrılıyordum twitlerim yüzünden, X hesabımı kapatmayı çok düşündüm sadece bu nedenden vazgeçtim. İyi ki vazgeçmişim. Zeyno'ya burs vermek isterseniz bana yazın lütfen. Ve iyi ki varsınız.💓
Ps:Sayenizde köye heykelimi dikecekler😀
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Bir iyi haber, bir kötü haberim var.
İyi haber: Tahliye oldum.
Kötü haber: Tutuklandım.
Ben de sizin okuduğunuz hızda öğrendim bu iki haberi. Bu sefer, Daltonlar hakkındaki şakadan, “suçu ve suçluyu övmek” suçundan tutuklandım.
Cezaevinde sıradan bir 58. gündü. Bir elimde Cici Bebe, diğer elimde İhsan Oktay. Konstantiniye’nin dehlizlerinde dolaşıyordum. “SEGBİS’in var” dediler. Bayram değil, seyran değil; bu neyin SEGBİS’i düşüncesiyle koridora çıktık. Hücre-SEGBİS arasındaki bir dakikalık koridor yolculuğunda özgürmüşüm, bilmiyordum. Bilsem hafiften dans ederdim.
Avukatlarıma haber verilmediğini, normalde salona gelmem gerektiğini ama acele bir durum olduğunu bildirdiler. Suçlamaya konu metni okudular. “Çocukları dövmemeliyiz.” demişim de “Neden çocukları dövmek gerektiğini düşünüyorsun?” diye sorulmuş gibi hissettim. Hayattan, Türkçemizden ve altı üstü komediden söz ettim. Tekrar tutuklanmama karar verdiler. Adli yılın açılışını burada kutlayacağım, başarılı bir sezon olsun.
90 dakikalık gösteriden iki ayda bir yeni suçlama çıkıyor. Reels yerine tam gösteri YouTube kanalımda, odaklanma problemi olan varsa da telefon detoksu öneririm. Bana iyi geldi.
Ben iyiyim; moralim, sağlığım yerinde. Bu ay çocukkenki ağustoslar gibi hızlı geçti. Allah’tan okul yok Eylül’de.
Bu mektubu yazarken cezaevinde 10 saniyeliğine elektrik gitti. Karanlıkta bütün mahkumlar hücrelerde ıslık çalıp bağırdılar. İlkokulda pikniğe giderken gezi otobüsü tünele girmiş gibi hissettim.
Karatepe 2026, efsane tayfa. Unutulmayacaksın.
500 GÜN!
Bir yandan kahvaltı ediyor, diğer taraftan Sabahattin Ali’nin Özel Mektuplar’ını okuyorum. Tam “Türk usulü”, çatalımın yan tarafını bıçak gibi kullanıp peyniri bölmeye çalışırken çatalımın eğilmesi üzerine artık burada kanıksayıp normalimiz hâline getirdiğimiz yoksunlukları tekrar yaşıyorum.
Tam 500 gündür hayatın yaşanış biçimi hâline gelen bu cezaevine özgü hâlleri yazarsam, 500 günlük hikâyemiz “için içeriden” dışarıya, bizi anlamaları ve gözlerinde canlandırmaları adına gerçekçi bir resim çizebilirim diye düşündüm.
Çatalım niye mi eğildi?
Olabilecek en inceltilmiş hâliyle imal edilmiş çatal ve kaşıklarımız var. Sadece birer adet. Kalın metalden olursa maazallah ya tünel kazarız ya da birilerini yaralayabiliriz! O yüzden incecikler ve kolayca eğiliyorlar.
Neden sürekli yumurtaya banmaktan hasretle bahsediyoruz?
Çünkü 500 sabah boyunca erişebildiğimiz tek yumurta hâli; 15 günde bir kantinden toplu biçimde aldığımız 15-20 haşlanmış yumurtayı buzdolabında muhafaza etmeye çalışarak, sağlığa zararlı bir duruma yol açma ihtimalini göze alıp protein ihtiyacımızı karşılamak için tükettiğimiz yumurtalardan ibaret. Başka şansımız yok.
Yine maazallah, çiğ yumurta verilince inşaat malzemesi olarak kullanılır; tünel kazılır, birilerine atılarak zarar verilir ya da protesto amacıyla kullanılabilir!
Neden çıkınca uzun uzun yürümekten bahsediyoruz?
Sahillerde, ormanlarda, kırlarda arzulanan yürüyüş kısmını elbette herkes anlıyordur. Ama uzun ve dümdüz yürüme ihtiyacımızın; avluda volta atarken benim için beş adımda bir dönme zorunluluğundan, en geniş mekânda, halı sahada bile ancak yirmi adım yürüyüp yeniden dönmek zorunda kalışımızdan kaynaklandığını da hatırlatmalıyım.
Beton kafesin insanın bacaklarından yüreğine kadar uzanan bir prangası var.
Ufuklara bakma, gökyüzünü görme, insanları izleme ve hayatı yaşama ihtiyacımız da on metrelik, duvarlarla çevrili; birbirimizi göremediğimiz izole beton kafesler ve paslı demir sürgüler altında yaşamak zorunda oluşumuzdan kaynaklanıyor.
Sabahattin Ali, koğuş ve kalabalıklar içindeki bir hapislikten bahsederken bizler; her lokmayı yalnız yediğimiz, tek başımıza içtiğimiz çaylarla dertleştiğimiz, tehdit altında ve birbirimizden izole edildiğimiz bir “modern dönem işkencesi” yaşıyoruz. Dertleşecek kimsenin olmadığı, “hiçliğin içinde eşitlenmiş” bir yaln��zlık hâli bu.
Sevdiklerimize hasretimiz neden bu kadar büyük?
Elbette her türlü yoksunluk içinde insan sevdiklerini özler, hasret yüreğini dağlar. Ama biz, bu 500 günün yani 12 bin saatin içinde sevdiklerimize sadece 27 saat dokunabildik. Onları yalnızca 44 saat camın arkasından görebildik.
Hükümlülerle aynı biçimde ayda bir saat temas edebildiğimiz, sarılıp öpebildiğimiz açık görüşler; haftada bir saat camın arkasından telefonla konuşabildiğimiz kapalı görüşler ve haftada yalnızca on dakikalık telefon hakkı dışında sevdiklerimizden yoksunuz.
Sevdiklerimizden haber alırken bile yüreğimiz titriyor. Hasta olsalar yanlarında olamıyoruz. Ellerini tutamıyoruz. Eşlerimizi, çocuklarımızı, anne ve babalarımızı 12 bin saatin en fazla 27 saatinde görüp ellerini tutabilmiş olmanın sızısını, özgürlüğün kıymetini bilmeyenler anlayamaz.
Burada hasta olsanız sevdikleriniz yanınızda olamaz. Çekmeyen anlamaz. Yapayalnız hasta olmanın, bir bardak ıhlamur demleyenin, bir tabak çorba kaynatanın olmamasının sızısını ancak buradakiler bilir. Bu örnekleri çoğaltabilirim ama maksadın hasıl olduğunu düşünüyorum.
“Cezaevinde olmak, bence ölmekten bir basamak önce; yokluğu ve yoksunluğu ailenizle birlikte yaşamak” demek.
Bu öyle bir hâl ki bir süre sonra uyum sağlamak zorunda olduğunuz cezaevi yaşamının gerçekleri, sizi gerçek hayatın güzelliklerinden de uzaklaştırıyor ve yoksunluklara alıştırıyor.
Timur Soykan: "Dün ifadeye çağrıldım. Gürsel Tekin şikayetçiydi. İyi de haber doğru. Suç ne? Ortada suç yok.
Haberi hazırlayan Ebru Çelik’in elinde bir dünya delili var. Tanıklık beyanları, kast ajansının mesajları ve görüntüleri var.
Bütün gerçeklik kabak gibi ortada. Ama Gürsel Tekin ne diyor? 'İftira, yalan, FETÖvari bir kumpas.'
Skandalın failleri şikayetçi; doğru haber yapan gazeteciler ve o haberi paylaşan diğer gazeteciler ifade veriyor."
Fatma Kaplan Hürriyet neden mi tutuklandı
💥TÜGVA’ya 25 yıllığına tahsis edilen yurdun protokolünü iptal etti
💥Ensar protokollerini sonlandırdı
💥Araç kiralama saltanatına son vererek İzmit’e 400 araçlık hizmet filosu kazandırdı
💥Yok pahasına tarikatçılara kiralanan alanları tek tek halka geri verdi
💥Belediyeyi müteahhitlere, kiralama şirketlerine ve çıkar çevrelerine bağımlılıktan kurtardı.
💥Yedi yılda dışa bağımlılığı yüzde 60 azalttı.
💥İzmit’in kaynaklarını bir avuç çevreye değil, İzmit halkına kazandırdı
💥Ama Akp’ye göre en büyük suçu Ekrem İmamoğlu’nun yol arkadaşı olmasıydı
Sen misin bunları yapan dediler, Akp sevmez böyle dürüst kahramanları…
Sayın Genel Başkanım Özgür Özel Anıtkabir’e gitti. Bir an düşündüm atamın huzuruna çıkıp o deftere ne yazardım diye… “Atam vatan elden gidiyordu. Kurduğun partiyi feda etmemiz gerekti. Senin yolundan asla çıkmadan mücadeleye devam edeceğime yemin ederim”
Çiftçi
Sencer Solakoğlu
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
İkinci gösterim Ölü Deniz, bugün 20:00’da, youtube kanalımda yayında.
Harbiye’de çektik, 90 dakika, olduğu gibi, size emanet. sevgiler.
tam şurada olacak: https://t.co/uynn4dJQL5
İstanbul Sarıyer'de rezerv alan ilan edilen bölgedeki tapular iptal edildi.
Hak sahipleri: Bir sabah kalktığımızda tapularımızın özel bir firmaya satıldığını öğrendik. Boğaz manzaralı 3+1 ev için 1,2 milyon TL gibi ödeme yapılıyor ve tapunuz alınıyor.
Yapay Zekacılar bana çok kızıyor biliyorum ama bekleyen tehlikeyi hatırlatmak istiyorum ve lütfen bu yazdığımı okuyun diyorum;
1) Söylediklerim yanlış anlaşılıyor, ben de AI kullanıyorum ama düşünme yeteneğimi köreltmemek için sadece tablo, grafik, görsel ve veri çekmek için kullanıyorum
2) Son dönemde, gittikçe artan sayıda, yazdıklarımın doğrudan AI'a copy paste edilip, sonra AI'ın yaptığı yorumun birebir cevap olarak yazıldığını görüyorum.
Burada tehlike şu; AI ile düşünmeyi yavaşça bırakıyoruz. Okumuyoruz, kopyalayıp, sorup, cevabı doğru kabul edip, AI analizine birebir güveniyoruz.
İnsanı ileriye taşıyan, AI'ın varlığını da sağlayan insanın düşünmesi ve yaratması. Bunu bıraktığımızda, beyin kaslarımızın güçsüzleştiğini, okuduklarımızı daha zor anladığımızı, analiz ve yorum yeteneğimizi kaybetmeye başladığımızı göreceğiz.
Dünyayı ise, beyin kasını kaybetmemişler yönetecek, kaybetmişler ise koyun. Çok ütopik geliyor biliyorum. Ama, gidişatın bu olduğunu açıkça görüyorum.
Doğum gününde arkadaşına ne hediye alacağını, gelen mesaja nasıl cevap vermesi gerektiğini, okuduğunu düşünmeden, yapay zekaya sorduğunu görüyorum çevremdekilerin, hatta duygusal ilişki, dostluk kuranları duyuyoruz. Bu bir noktadan sonra, hayatı daha da kolaylaştırması ile bağımlılık anlamı da taşıyacak.
Okumayı, anlamaya çalışmayı, düşünmeyi, hata yapmayı ve hatadan ders alıp tekrarlamamayı unutmayın.
Bizi biz yapan özellikleri, adında "yapay" yazan bir ürüne teslim etmeyin.
İşinizi kolaylaştırmak başka, teslim olmak başka...
Bu yazdıklarıma o kadar inanıyorum ki, tüm gençlerin okumasını, hatırlamasını istiyorum🙏
Kılıçdaroğlu'nun 2.5 saatlik batışını artık konuşmayayım diyordum, ama bunu görünce yazmak farz oldu.
Sorunun cevabını dinlemeden ikinci, üçüncü soru soruldu yazmış @drmadiguzel . Öyle değil.
Kılıçdaroğlu o kadar anlamsız cevaplar verdi ki gazeteciler soruların anlaşılıp anlaşılmadığından emin olamadıkları için tekrar tekrar sormak, soruları netleştirmek zorunda kaldılar.
Kılıçdaroğlu tüm ama tüm sorulara bir safsatayla, bir savuşturmayla karşılık verdi. Döngüsel mantık, yanlış ikilem, whataboutism gibi safsataları defalarca kullandı. "Parayı veren de söylüyor, almadım diyen de kanıtlıyor" derken itirafı da inkarı da kanıt saydı. Öyle bir durum ki tura gelse Kılıçdaroğlu kazanır, yazı gelse öteki kaybeder.
Bu kadar çok safsatanın, bilişsel çarpıtmanın, yön değiştirmenin kullanıldığı bir başka konuşma ancak bir absürd komedi filminde olabilirdi, zaman zaman kendimi Sacha Baron Cohen filmi izliyor gibi hissettim.
Ve Kılıçdaroğlu neredeyse gazeteciler kadar çok soru sormuş. Transkript çıkarıp baktım, cümlelerinde 316 kez soru kalıbı var. Bazıları direkt, bazıları retorik soru. Üç gazetecinin tamamında 199 soru var. "Siz niye şunu sormuyorsunuz, siz gazeteci değil misiniz" kalıbını tam 36 kez kullanmış. Birisi saldırdıysa saldıran Kılıçdaroğlu. Sesi de sürekli yüksek perdedendi zaten.
Kılıçdaroğlu tam 19 kez iddianameleri okumadığını, bilmediğini söyledi. Yüzlerce CHP'liyi tutuklatan, milyonlarca seçmenin iradesini gasbeden bu davaların iddianamelerini, bir CHP yöneticisi olarak okumadım dedi. Bir vatandaş ve seçmen olarak yazıyorum @drmadiguzel Utanın, ne diyeyim, utanın. O da utansın siz de utanın.
Ve el insaf. 260 kez yargı, hukuk, dava, mahkeme dedi. Sürekli bunların arkasına saklanıyor. Sürekli gidip aklansınlar diyor. Başında Akın Gürlek'in olduğu bir adalet sisteminde mi aklanacak bu insanlar? El insaf.
100 küsur kez arınma, temizlik, kirlilik, ahlak gibi kelimeleri obsesif bir şekilde tekrarladı. 90 kez "söyledim, defalarca söyledim" diyerek sürekli hesabı geçmişe iade etti. Bu kadar çok obsesif bir şekilde aynı kelimeleri tekrar etmenin anlamını ben artık söylemeyeyim ne biçim psikolog derler sonra. Konuyu okuyucuların vicdanına bırakıyorum.
Sonuç şu: İki buçuk saat boyunca tek bir mantıklı söz yok. Üstüne çıplak aramaya maruz kalmış bir kadının ifadesi, Demirtaş'ın hapse yollanması gibi konulardaki utanç verici cevapları var. Özetle 2.5 saat parti içi iktidarı kaybettiği için hırsından kendini kaybetmiş ve iktidarla işbirliğine girmiş bir adamın arınma temalı obsesyon operasını izledik.
İnsanlar aptal değil. Bu ülkede çocuk yetiştirmeye çalışan bir anne olarak sizi allaha havale ediyorum, ama havaleyle de kalmam nefesim yettiğince de yapabileceğim her yerde size karşı duracağım. Biliyorum yalnız değilim.
O günleri Anayasa Komisyonu üyesi bir milletvekili olarak tam göbeğinde yaşadım.
2015 seçimleri malum. “Seni başkan yaptırmayacağız’ diyen kişi Selahattin Demirtaş.
Nisan 2016, dokunulmazlıkları kaldıran Anayasa değişikliği meclise geldi. “Anayasaya aykırı ama Evet diyeceğiz” diyen kişi Kemal Kılıçdaroğlu.
Kasım 2016, Selahattin Demirtaş ve arkadaşları tutuklandı.
Aralık 2016, tek adam rejimini içeren Anayasa değişikliği geldi.
16 Nisan 2017 referandumu ile Anayasa geçti.
Ben referandum için çok yerde çalıştım ama Muş örneğini özellikle vermek isterim. Oy oranlarını ve saha gözlemlerimi birleştirip “Hayır” çıkacağına emin olmuştum. Muş’ta HDP’nin oyu seçimlerde; 7 Haziran’da yüzde 80 ve 1 Kasım’da yüzde 70’ti. Sahada evet diyecek kimseyle karşılaşmamıştım ve fakat o günkü valinin köy köy dolaşıp imamları ve muhtarları tehdit ettiğini “köyünüzden Evet çıkmazsa sizi terörist diye tutuklar kayyum atarım” dediğini anlatmışlardı. Referandum sonrası oy oranına bakmış ve yüzde 54 Evet çıktığını görmüştüm. Ben bunları TBMM’de bir konuşmamda dile getirmiştim. Bunları şundan anlatıyorum.
Tek adam rejimi bir düşman yaratılarak, algı operasyonları ile, tehditler ve baskı ile ülkemize karabasan gibi getirilmiştir.
Beş ay öncesinde Selahattin Demirtaş tutuklanmamış olsaydı Tek Adam Rejimi anayasası referandumdan geçemezdi.
Şimdi ise benzer bir süreç yaşıyoruz. Cumhuriyetin son kalıntılarını da demokrasi aleyhine yıkacak bir “Monarşi” düzenine geçmek istedikleri hepimizin malumudur.
Bu sefer yaratılan düşman Özgür Özel liderliğindeki CHP’dir. Erdoğan’ı yenen Ekrem İmamoğlu zaten operasyon ile tutuklanmıştır. CHP halen birincidir bir operasyona daha ihtiyaç duyulmuş işbirlikçilerle beraber CHP işgal edilmiştir.
Bütün bunlara rağmen halen liderliğini sürdüren genel başkanımız ve ekibi hakkında dokunulmazlıkların kaldırılması gündeme gelecektir.
Çünkü Anayasayı geçirmek için 2016’daki gibi engelleri tutsak etmek gerekmektedir.
Ülkemizin bütün demokratları birleşmek zorundadır, her partinin içindeki işbirlikçiler teşhir edilmek zorundadır. Kurtuluşumuz hep beraberdir.
Emperyalistlerle, diktatörlerle, otokratlarla ülkemize demokrasi gelmez, barış gelmez. Demokrasiyi bizler getireceğiz.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun ihaneti ile alakalı en muhteşem paylaşımı Cem Seymen yapmış
*Öfkeliyiz. Çevremdeki herkes çok kızgın. Kimse Kemal Kılıçdaroğlu ismine tahammül bile edemiyor şu anda
*Televizyonlara çıkıyor mağdur edebiyatı yapıyor bir de. Kayyumluğu kabul etmeseymiş kaymakamlar mı yönetseymiş CHP'yi. Böyle diyor
*Kendi seçmenine gerizekalı muamelesi yapıyor, alemi aptal yerine koyuyor. Hiç sıkılmadan. Zerre umursamadan. İnsanların öfkesi biraz da buna
*Kemal Kılıçdaroğlu'nun son kurultay süreci ve sonrasındaki konumunu bu gözle okuyabilir miyiz?
*Bence evet. Neden mi?
Bakın, yıllarca bu ülkede 'sarayın yargısı', 'talimatla çalışan mahkemeler' diyerek adaletsizliğe karşı yürüyen, meşruiyetini bu eleştiri üzerine kuran bir lider düşünün
*Sonra bir gün bir kurultay yaşanıyor ve aynı lider, koltuğu geri almak uğruna, tam da hayatı boyunca eleştirdiği o yargı mekanizmasının sunduğu bir can simidine sarılıyor: Mutlak butlan kararı
*İşte kırılma noktası tam olarak burası. Bu durum, 'Partiyi kayyıma bırakamazdım' ya da 'Hukuki haklarımı kullandım' gibi rasyonalize edilmiş kılıflarla açıklanamaz
*Eğer iktidarın tek taraflı güç dinamiklerinin aparatı haline gelmiş bir yapıdan medet umuyorsanız, şeytanın temsilcisiyle masaya oturmuşsunuz demektir
Kılıçdaroğlu soruların çoğuna mantık sınırlarında yanıt veremedi. Saray yargısının kararlarına dayanarak CHP’li başkanları suçlamasındaki çelişkiyi açıklayamadı. Etkin pişman ifadelerini peşinen doğru kabul etmesindeki tutarsızlık gözler önüne serildi. Sürekli ‘Bilmiyorum’ diyerek yanıt vermekten kaçındı. Partiye polis sokulması, mutlak butlan kararında bile ‘Benimle ilgisi yok’ söylemi hiç inandırıcı olamadı. Kılıçdaroğlu, toplumun aklı ile alay eder gibi sorumlulukları üzerinden atıp ‘Arınma’ söyleminin arkasına saklanmaya çalıştı.
AKP'lilerin "Artık dövebiliyoruz" dediği, bakanın "Giden gitsin" dediği bilim insanlarından birisi...
Bir kamu üniversitesinde cerrah. Öyle bir yorulmuş, enerji kaybetmiş ki, muhtemelen hemen yemekhaneye indirmişler.
Süslü bir basın toplantısı, yanında protokol filan yok. Yemeğini yerken aynı anda mutlulukla ameliyatların önemini anlatıyor.
AK MİLLİ TAKIM olmuş bu!
Hiçbir hükümet devlet değildir!
Cumhuriyetimizle yaşıt A Milli Futbol Takımımız sadece iktidar partisini, sadece bir siyasi partiyi veya bir siyasi lideri değil, ay yıldızlı bayrağın gölgesinde birleşen tüm Türk ulusunu, hepimizi, Türkiyemizi temsil ediyor. 🇹🇷
Oysa bu klip AKP icraatın içinden kilibi, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın başkanlık seçim klibi gibi olmuş! Demek ki seçim de yakın!
Her şeyi siyasete araç yapmak, alet etmek zorunda mısınız? Zaten hemen her konuda ayrıştırılmış toplumumuzu kulüp ayrışmalarına karşın en kolay birleştirebildiğimiz bir konuda "milli takımlar" konusunda da ayrıştırmayın. Yapmayın!
Yok, bunu "Artık Türkiye'de parti - devlet özdeşliği var; AKP demek devlet demektir, Türkiye demektir!" anlayışıyla yaptıysanız, şu gerçeği çok iyi bilmisiniz ki, hiçbir hükümet "devlet" değildir, her hükümet gelip geçicidir, "ilelebet payidar kalacak olan" Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir.
Marşa ve yapılan klibe gelince, Türkiye bir savunma sanayi fuarına gitmiyor, Dünya Kupası'na gidiyor, orada futbol oynayacak. Bir spor organizasyonunda Türkiyemizi dünyaya tarihiyle, kültürüyle, doğasıyla, özellikle de misafirperver insanıyla; insanının o engin hoşgörüsüyle, bilime, sanata, spora, hukuka, adalete, demokrasiye, kadın haklarına, çocuk haklarına ve barışa verdiği önemle tanıtmak gerekir. Ne o? Bunlar iyi durumda değil mi? O zaman önce bunları iyileştirmek gerekir.
Bu arada bizi birleştiren, ayrıştırmayan bir milli takım marşımız var. 🇹🇷
Ey AKP’li yöneticiler!
Sevdiklerinizi düşünün ve empati yapın.
Bir insanlık suçuyla yüzleşeceksiniz!
İBB Davası kapsamında tutuklu olan Fatoş Pınar Türker kendisine yapılan işkenceyi mahkemede anlattı.
🔴Vatan'a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağım diye düşündüm ama sonra ben 2. girdim herhalde nezarete.
🔴Asistanım vardı. "Sen niye buradasın Canan" dedim. “Beni de aldılar Pınar Hanım” dedi.
🔴 Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı, işte Fatoş geldi, Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi.
🔴 Sonra artık orada tabi hiç görmemişsinizdir muhtemelen görmeyin de inşallah nezarethaneyi ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz çünkü şeyin altında olduğu için bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta.
🔴 Artık kaçıncı gün ne şeyde, bir bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Geriye getiriyorlar. Ben de gittim.
🔴Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. "Soyun" dedi. "Nasıl yani" dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. "Üstünü çıkar" dedi, "Üstümü çıkardım". Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. "Üstünü giyebilirsin."
🔴“Peki” dedim, “gidebilir miyim?” “Hayır” dedi. “Eşofmanını da indir” dedi. İndirdim. “Çamaşırını da”. “Nasıl yani” dedim? “İndireceksin” dedi. Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim. “Şimdi yere çömel” dedi.
🔴Ondan sonra, o tutanlar varsa çıkabilir, ben utanmıyorum ama yani hani bu onurunu gururunu insanların belki şeyini yıkmak için yapılıyormuş ama hani yapan utansın, ben utanmıyorum. “Cinsel organını aç” dedi. Başını, arkanı dön, eğil filan. “Tamam” dedi.
🔴Halbuki ben şimdi biz ne olduğunu anlamıyoruz hani, bu arada ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Diğer arkadaşlarımızın farklı polis memurları varmış, daha farklı uygulamalar olmuş olabilir. Ben kendi deneyimimi anlatıyorum.
🔴Bir de bunun biz şey olduğunu da anlamadık yani hani eldiven taktı ya eline, eldiveni kullanmadığı için biz mutlu olduk. Çünkü ben böyle jinekolojik muayene filan gibi bir şey olacak zannettim. Hani eldiven takınca biz sevindik nezarette sonra, tutuklandıktan sonra Fatoş'un çığlıklarıyla Elif'in ağlamasını hiç unutmuyorum. Her şey film gibi.
🔴O an bir avukatın telefonuyla annemi aradım, kızlarımla konuştu. Hepsi ağlıyorlar filan. Sonra biz Silivri'ye geldik akşam vakti. Hakikaten film gibi. Çünkü insan cezaevine düşeceğini hani bir de böyle yedi sülalesinde böyle bir şey olmayınca, hiç suça bulaşmayınca filan hiç insanın aklının ucundan geçmiyor ama olabiliyormuş. Her şey insana dairmiş.
🔴Geldik, bize dediler ki sizi dediler merak etmeyin biz 5 kadınız. Bir de dışarıdan bir firma temsilcisinin eşiymiş o var. Siz dediler 6 kişilik koğuşa koyacağız. A biz çok sevindik filan. Sonra müdür hanım dedi ki Adalet Bakanlığı'ndan dedi talimat işte talimat geldi dedi. Sizi ayrı ayrı koyacağız dedi. Bizi götürdüler böyle ilk biz el eleydik Elif'le zaten.
🔴Elif de İtalya'da tatildeydi, sonra ona hani firar filan dediler de Elif kendi ayağıyla geldi duruşma salonuna ve sürekli şey diye ağlıyor kendisi, hatırlamıyorum. "Ama ben gelmek zorundaydım Pınar Hanım, kaçamazdım" diyor.
🔴El ele tutuşuyoruz biz Elif'le, ilk koğuşun kapısına geldik, "Burası sen" dediler. Açtılar koğuşu, koydular beni içine. Kapı kapandı. Ben hemen cama koştum. Cama koştum çünkü bir yanımdaki koğuşa "Elif, Fatoş seni koydular mı?" Sonra Fatoş'u sonra seni sonra Elif'i. Fakat biz sırayla Fatoş çok çığlık atıyordu.
🔴Fatoş çok çığlık atınca, ben ona bir şey olacak diye ben bari susayım dedim yani bütün gece şey diye geçti o gecemiz. Çünkü birimiz susuyoruz, birimiz ağlıyoruz. Bir de daha fenası ses gelmezse birbirimizi görmüyoruz, camdan konuşuyoruz. Orası da ağırlaştırılmış müebbet arkadaşlar yatıyormuş. Alt katta da cama çıktı başka kadınlar, dedi ki İBB geldiniz mi dedi.