1)Yuh be!Lozan'da karşılıklıklı verilen bir haktır bu. I.Dünya Savaşıyla ilgili 26 ülkede toplam 54 adet Türk şehitliği bulunmaktadır. Bunlardan otuz altısı savaşın geçtiği bölgelerde, on sekizi de esir
düşen askerlerimizin götürüldükleri esir kamplarının olduğu yerlerdedir.
Askerî zaferler veya yenilgiler muharebeleri yöneten komutanların hanesine yazılır. Örneğin: Anafartalar, Conkbayırı gibi muharebeleri Anafartalar Grup Komutanı olarak bizzat M.Kemal Bey yönetmiştir. Bu zaferler direkt onun hanesine yazılır. Fakat Allenby'nin komutasında icra edilen Nablus Harekâtı’nda M.Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grup Komutanı değildi. Allenby’nin karşısındaki general, Liman Von Sanders'di. M.Kemal Paşa, sadece 15 bin mevcutlu 7.Ordu’dan sorumluydu. M.Kemal Paşa’nın bizzat yönetip de kaybettiği bir taarruz ya da savunma muharebesi bulunmamaktadır.
Evet, haklısın. Millî Mücadele’nin başlangıç tarihi 19 Mayıs 1919 değildir. Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı lağvedilince, emrindeki askerlerin terhis olmaması için İstanbul’a gelmeden önce onları jandarma bünyesine kaydırmıştır. Terhise tabi tutulacak kuvvetlere ait silah, cephane ve diğer teçhizatın toplanıp muhtelif bölgelere depolanmasını emretmiştir. Ayrıca Antep eşrafından Ali Cenani Bey’e teşkilat kurmasını öğütleyerek, silah ve malzeme temin edeceğini söylemiş ve böylece Antep Savunması’nın temelini atmıştır.
Bu dönemde, diğer ordu komutanları Ali İhsan Paşa, Yakup Şevki Paşa ve Nihat Paşa da geri çekilirken silah ve malzemeleri büyük ölçüde Anadolu içlerine taşımışlardır. Herkes kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışmıştır. Tabii ki İttihatçı grupların da her zaman olduğu gibi vatanın bekası için katkıları olmuştur.
Anladığım kadarıyla, “Millî Mücadele’yi Mustafa Kemal Paşa’nın başlatmadığını, zaten başlamış olan Millî Mücadele’ye sonradan katıldığı” tezini savunmaya çalışıyorsunuz. Amacın da tarihî hakikatten ziyade, Mustafa Kemal Paşa’nın rolünü küçümsemek gibi görünüyor.
Mustafa Kemal Paşa, sarı saçı ve mavi gözünün hatırına kurmay arkadaşları tarafından Millî Mücadele’nin askerî ve siyasî lideri seçilmemiştir. Onun bu konuma gelmesinin nedeni, kurtuluşa yönelik ortaya koyduğu fikirler, yaptığı icraatlar, yüksek zekâsı ve askerî kabiliyetleridir. O dönemde Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı’nın en prestijli ve muharebe performansı en yüksek paşasıydı.
Ümit Hocam, Sultan Abdülhamid’e kalan donanma değil, tam bir antika koleksiyonuydu. Yani donanma zaten çürüktü. Sultan Abdülhamid dönemine intikal eden 763 geminin 16'sı zırhlıydı. Diğerleri ahşap korvet, kalyon, fırkateyn ve gambot gibi eski model gemilerden oluşuyordu. Pek çoğu da hasarlıydı. Büyük devletlerin gemileri ile baş edebilecek bir donanma mevcut değildi. Yani donanma zaten çağın gerisindeydi. Bir donanmanın güçlü olması, mevcut gemi sayısı ile değil, ne derece etkili ve modern olmasıyla ölçülür.
Örneğin, 1906'da hizmete giren HMS Dreadnought denizlerde adeta bir devrim yarattı. Bu geminin hizmete girişi, dünyadaki tüm ana muharebe gemilerini çağ dışı bıraktı. Saatte 39 deniz miline ulaşabilen bu canavar, menzil, manevra, hız ve zırh üstünlüğüyle üzerine 20 ahşap gemi yollansa bile hepsini etkisiz hale getirebilirdi.
Benzer şekilde, Amerika’nın 2. Dünya Savaşı yıldızı P-51 Mustang şimdi bin tane olsa ne olur? Rusların Mig-29, Su-35 ve Su-57 uçaklarını görse korkudan düşer. Aynı şekilde, 2. Dünya Savaşı’nda Rusya'nın gururu olan ve Alman tanklarının korkulu rüyası olan İlyuşin İl-2, bugün F-16, F-22 Raptor ve F-35 karşısında etkisiz kalır.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, Sultan Abdülhamid'e kalan donanma, teknolojik olarak ilkel, çağ dışı, eski ve hasarlı gemilerden oluşuyordu. Onun döneminde yeni bir donanma kuracak maddi imkânlar ve teknik personel de mevcut değildi. Bu nedenle, donanmanın zayıflığının nedenlerini Sultan Abdülhamid dönemi öncesindeki hatalarda veya yapılmayan yatırımlarda aramak gerekir.
Sultan Abdülhamid donanmayı tamamen ihmal etmemiştir. Hamidiye ve Mecidiye gibi modern zırhlılar onun döneminde alınmıştır. Ayrıca, Sultan Abdülaziz döneminden kalan Mesudiye zırhlısı, bu dönemde modernize edilmiştir. Sultan Abdülhamid döneminde pek çok modern istimbot, korvet, gambot ve kruvazör satın alınmıştır. Avrupa’dan uzman personel getirilerek donanma ıslah edilmeye çalışılmıştır. Ancak ekonomik imkânlar büyük bir donanma kurmaya yeterli olmadığı için Sultan Abdülhamid, farklı savunma yatırımları yapmayı tercih etmiştir.
Bu doğrultuda, kara ordusuna yatırım yapmış, stratejik mevkilere tabyalar ve Krupp topları yerleştirmiştir. Bu yatırımlar, 1915 Çanakkale Savaşı’nın savunulmasında büyük rol oynamıştır.
Sürecin iyi bir noktaya gittiği söylenemez. Karanlık güçlerin desteklediği selefi ve radikal gruplar tarafından etrafımız sarılıyor. İçerde de uyuyan selefi hücreler var. Bunlar her geçen gün büyüyor. Zamanı geldiğinde harekete geçecekler. Bölücü gruplar da sırtlan gibi büyük bir umutla ortalığın karışacağı günü bekliyorlar. Bu cendereden başarıyla çıkarsak, 1000 yıl daha bu topraklardayız. 🇹🇷
TSK’daki emir-komuta zincirinin ve disiplinin korunması, polisin uyanık olması, siyasî ve sosyal istikrarın bir şekilde devam etmesi çok önemli.
Laik karakterli Türk ulus/devletinin devamını istiyorsanız eğer fırsatınız varken yapmanız gerekenler:
•Ateist bile olsanız, İslâm dinini, mezheplerini ve ekollerini çok iyi öğrenin. İleride çok işinize yarayacak.
• Akademik/bilimsel kitaplar okuyarak tarih, sosyoloji, uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi gibi konularda kendinize geliştirin.
•Mümkün olduğu kadar az alkol tüketin, düzgün beslenin ve düzenli spor yapın.
• Silah kullanmayı mutlaka öğrenin. “Ben anti-militaristim, silahlara karşıyım” diyenler, karısını ve kızını götürmek için kapısına gelen selefi militanları konuşarak ikna etmeye çalışabilir.
•Roman okuyarak hayalgücünüzü geliştirin. Hayalgücü zayıfsa, hiçbir konuda strateji geliştiremezsiniz.
Unutmayın, burası devletler mezarlığı olan Orta Doğu. Hayatta kalmak için hazırlıklı ve güçlü olmalıyız. Burada insanı hayalleri ile beraber yatırırlar ve ....
Murat Bey, böyle bir saçmalık olmaz. Son kurduğunuz cümle yanlış olduğu kadar korkunç. Türk devleti ve ordusu 1923 yılında gökten zembille inmedi. Siz böyle konuşursanız Türk düşmanları “Sizin 1 asır önce bu topraklarda bir hükümünüz yoktu” derler. Mustafa Kemal Paşa, cumhuriyet öncesi Türk ordusunda görev yapan bir Türk subayı idi. Türk Milleti’nin devleti ve ordusu 1000 yıldır bu topraklarda.
Cumhuriyet öncesi Devlet-i Aliyye de Türk devleti idi. Yabancı kaynaklarda adı “Le Turquie” olarak geçer. Klasik dönemde Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturan tımarlı sipahiler Türk'tü. Osmanlı dönemini ve politikasını eleştirebilirsiniz. Ama Selçuklu ve Osmanlı’yı Türklük dairesi dışına atmak cehaletten de ziyade bilinçsiz ihanettir. Biz bu toprakların manevi tapusunu da sahipleniyoruz.
Bir hayli saçmalamış. Bu cehalet hakkında yorum yapmayacağım. Ama ne idüğü belirsiz derin devletçilik oynayan bu tür hesaplara itibar etmenize ayar oluyorum. Derin de olsa hiçbir devlet görevlisi bu tür paylaşımlar yapmaz. Daha önce sizi
Mete Çetinel hakkında da uyarmıştım. Hatta onun reklamını yapan meşhur bir tarihçimizi DM’de uyarmıştım. Görüldü atıp cevap bile vermemişti bana. Daha sonra bu Mete hepsini tokatlayıp piyasadan çekildi. Öğrencilere burs veriyorum diye insanların rızkını gasp edip gitti.
5-6 yaşındaydım sanırım. Babam Sarıkamış'ta görev yapıyordu. Babamın bir Broadway aracı vardı. Tayini Batı'ya çıkmıştı. Orada satamadığımız için Sarıkamış'tan Ankara'ya arabayla gitmek zorunda kalmıştık. O dönem Doğu'da PKK'lı teröristler yol kesip kimlik kontrolü yapıyor asker, polis hatta normal memurları bile öldürüyorlardı. Babam, torpido gözüne 2 silah, yedek şarjörler hatta el bombası koymuştu. Yolumuzu keserlerse bir kaç tanesini öldürmeden ölmem demişti. Çocukların yolculuklarda sürekli sorduğu ''daha gelmedik mi?'' sorusunu sormayayım diye annem, bu tehlikeli durumu bana izah etmişti. Arabanın arkasında çıtımı çıkarmadan oturdum ve camdan sürekli tepeleri izledim. Çünkü her an teröristler çıkacak diye bekliyordum. Yolculuk sırasında teypte çalan ve insanın ruhuna işleyen o 90'lı yılların şarkılarını hala anımsıyorum.
Bu mayın eşekleri bize büyük travmalar yaşattılar. Bu yüzden bedelini çok ağır ödeyecekler. Sonları ibretlik olacak.
Ateşkes ve barış antlaşmaları devletlerle yapılır. Terör örgütleriyle ateşkes yapılmaz. Rojiva, Rojhilat, Bakur ve Başur gibi kavramlar kullananların Türk dostu olma ihtimali yok. Tüm terör unsurlarının imha edilmesini talep ediyorum.
Anti-Kemalizm, bir akıl hastalığıdır. Bugün paylaşımlarımın altına gelen yorumlardan bunu bir kez daha anladık. Dostlar üzülerek söylüyorum ki, karşımızda akıl ve ruh hastaları var.
Bouillon’u general zanneden cahil Cesmi, yalan söylerken suçüstü yakalandın ve rezil oldun. Ama yalanlara secde eden biri olduğun için askerlikle alakası olmayan bir diplomatın, Türk generallerine taarruz planı yaptıracağını iddia etmeye devam ediyorsun. Bu da senin ne denli zavallı olduğunu gösteriyor.
Diğer konuya gelecek olursak, Frunze ve Sovyet heyeti, taa Aralık 1921’de Türkiye’ye geldiler. Büyük Taarruz Planı’nın son şekli ise 27 Temmuz 1922 gecesi yapıldı. Arada tam 7 ay var! Kızıl Ordu ile ittifak hâlinde olduğumuz için Frunze, Rus İç Savaşı’nda süvarilerin komutanı olan Budyonni’nin süvari savaşı konusundaki tecrübelerini aktardığı askerî raporunu Mustafa Kemal Paşa’ya sunmuştur. Millî Mücadele’nin komuta kademesi bu rapordan da yararlanmış olabilir. Ancak bu, taarruz planının Sovyet askerleri ile yapıldığı anlamına gelmez. Fatih Sultan Mehmet bile fetihlerini organize ederken kendisinden önce yaşamış büyük komutanların planlarından yararlanmıştır.
Hayatınız yalan, Cesmi. Müslümanım diye kendini kandırma sakın. Sen sadece yalanlara secde ediyorsun.
Sizinle taşak geçelim diye bilerek mi yapıyorsunuz bunu? Franklin Bouillion, general değil, çavuş bile değil. Kendisi bir diplomat! Eskiden bakanlık yapmış biri. Anadolu'ya geldiğinde heyetinde asker olarak Albay Mougin ve Binbaşı Sarou vardı. Onlar da muharebenin her türlüsünü tecrübe etmiş Türk generallerine akıl verecek çapta askerler mi? Ulan Fransız askerler, Anadolu coğrafyasını ve Türk ordusunun durumunu Türk generallerinden daha mı iyi biliyorlardı da taarruz planlarında onlardan akıl alalım? Büyük Taarruz planı, en küçük ayrıntısına kadar Türk generalleri tarafından planlanmıştır. Mustafa Kemal Paşa, taarruz planlarını ve zamanını meclisten ve düşük rütbeli subaylardan bile gizlemiştir. Büyük Taarruz planı defalarca değiştirildi. 1922- 27 Temmuz günü Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet paşalar taarruz planına son şeklini vermek için gece boyunca uzun uzun tartıştılar. 28 Temmuz günü ise kolordular arası futbol müsabakası bahanesiyle kolordu komutanları Akşehir'e çağrıldı ve planın son şekli onlara anlatıldı.
Cımbızcı Ömer’in verdiği kaynak da belge değil abartılmış ve çarptırılmış bir hatırat. Bak onun aklına uydun ve küçük düştün. Değdi mi buna? Bir de “reddiyenizi okumak için can atıyorum” yazmışsın. Te Allah ya nelerle uğraşıyoruz.
1.Anafartalar Muharebesi -1915
2.Anafartalar Muharebesi- 1915
Conkbayı Muharesi-1915
Çapakçur Muharebeleri-1916
Katma Muharebesi-1918
Sakarya Muharebesi-1921
Büyük Taarruz- 1922.
Vb.
Başka bir sorun varsa sor çekinme.
Mustafa Armağan’ın paylaştığı bu mezar taşları semboliktir.
1. Dünya Savaşı'nda ülke sınırları içerisinde 2.850.000 insan seferber edilmiştir. Osmanlı ordusunda 100.000 ile 300.000 arasında Arap askerin bulunduğu iddia edilmektedir. Ancak bu sayı matematiksel olarak pek mümkün görünmemektedir. Arap coğrafyasında sadece Suriye ve Irak’tan asker alımları yapılmış, Hicaz ve Yemen ise seferberlikten muaftır. Üst sınır olan 300.000 Arap asker kabul edilse bile, bu sayı ordunun yalnızca %8,5’ine tekabül etmektedir. İngiliz ve Türk belgelerine göre, savaş boyunca on binlerce Arap asker firar etmiş veya karşı tarafa geçmiştir. Elbette savaşın sonuna kadar Osmanlı savaş organizasyonuna bağlı kalan Arap askerler de olmuştur.
MSB verilerine göre, İmparatorluğun en küçük sancaklarından biri olan, 234.000 nüfuslu Yozgat’ın şehit sayısı 1.519’dur. Ortalama aynı nüfusa sahip Çorum’un şehit sayısı 2.547, Uşak’ın ise 1.066’dır. Buna karşın, milyonluk nüfusa sahip Arap şehirlerinden Bağdat’ın şehit sayısı 244, Basra’nın 7, Hicaz’ın ise 36’dır. 10 milyonluk Arap vilayetlerindeki toplam şehit sayısı, imparatorluğun en küçük sancaklarından biri olan Yozgat’ın şehit sayısından bile azdır.
Ayrıca, askerler etnik kimliklerine göre değil, doğum yerlerine göre kayda alınıyordu. Yani bu vilayetlerden kayda geçen şehitlerin tamamının Arap olduğu da kesin değildir. Kayıt altına alınmamış şehit bilgilero olsa da oranların değişmesi, matematiksel ve mantıksal olarak pek mümkün görünmemektedir.
Askerî tarihçi Edward J. Erickson’un da dediği gibi, Mustafa Kemal Paşa’nın askerî olarak en başarılı olduğu yerlerden biri de Filistin/Suriye Cephesi'dir. Kronolojik olarak tüm detaylar ortadayken, bu cephenin çökmesinden Mustafa Kemal Paşa’yı sorumlu tutanlar art niyetli değilse geri zekâlıdır. Bu kişilerin tarih tezleri, Yozgatlı bir uzman çavuş tarafından MPT-55 ile vurulmuş, daha sonra sarı torbaya girmiş PKK’lı terörist kadar leştir. Fikirleri de Bayraktar TB2 tarafından vurulmuş bir teröristin parçalanmış cesedi kadar necizdir.
Yalancıyı s*kmiyorlar tabi, öyle bir avantaj var.
M.Kemal Paşa, Ankara’ya gelmeden İngiliz taburları 7 ay önce ayrılmıştı.
İngiliz taburlarının Ankara'dan ayrılış tarihi: 21 ve 22 Mayıs 1919
M.Kemal Paşa'nın Ankara'ya geliş tarihi:
27 Aralık 1919
Arada 7 ay var!
O değil de hava savunma sistemi olmayan teröristleri vurmak çok eğlenceli oluyor. Kafan çok rahatdır. Her türlü manevra ve irtifada denemeler yapabilirsin. Bunu en iyi Sabiha Gökçen bilirdi. O yiğit pilotumuz vatan düşmanlarını öyle bir vurmuş gibi hâlâ ağlıyorlar.
Yalancıyı ah bi kere s*kiverseler. Ah nerde o günler. Birileri kucaktan inmezdi.
Mustafa Kemal Paşa, 13 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’a gelmiştir. Pera Palas Oteli'nde aylarca değil, yalnızca bir hafta kadar kalmıştır. Daha sonra geçici olarak Salih Fansa’nın konağına yerleşmiştir. 16 Aralık 1918 tarihinde ise Şişli’deki o meşhur eve taşınmıştır.
Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra Osmanlı’da ordu falan kalmamıştı. Osmanlı ordusu, 9 kolordu şeklinde yeniden teşkilatlandırılmıştı. Konya’da 12. Kolordu bulunuyordu. Bu kolorduya bağlı olarak Afyon’da bulunan 23. Tümen ve Karaman’da bulunan 41. Tümen mevcuttu.
Tabii sen, ordu, kolordu, tümen ve alay arasındaki farkları bilmediğin için bu yazdıklarımdan bir halt anlamamış olabilirsin.
Suriye'de tam olarak ne oldu?
Uzun yıllardır süregelen çatışmalar ve jeopolitik hesaplaşmalar, Batı Bloku'nun ve İsrail'in mutlak zaferiyle sona erdi.
Esad rejiminin çökmesiyle, İran'dan Lübnan'a uzanan lojistik hattı ortadan kalktı. Her türlü ablukaya rağmen bu zamana kadar Gazze'ye yapılan silah sevkiyatı sona erdi. İsrail, Filistin'deki zaferini tescilledi. Artık Filistin ve Lübnan tamamen İsrail'in kontrolünde.
Batı ve İsrail, aşamalı olarak bu zaferi elde ettiler. İlk olarak Gazze'yi yıkarak büyük bir insan kıyımı gerçekleştirdiler. Güney Lübnan'da Hizbullah'a karşı askerî operasyon düzenleyerek örgütün askerî kapasitesini zayıflattılar. Bombalayarak veya dünyayı hayrete düşüren çeşitli teknolojik yöntemlerle (çağrı cihazlarını patlatmak gibi) Hizbullah'ın tüm komuta kademesini öldürdüler. Ayrıca, iki HAMAS liderini de ortadan kaldırdılar. HAMAS liderlerine yönelik suikastlerden birinin İran'ın başkenti Tahran'da gerçekleştirilmiş olması, İsrail'in düşmanlarını sınır ötesi operasyonlarla da vurma kapasitesini ve istihbarî üstünlüğünü gösteriyor.
Esad rejiminin çökmesinin en büyük faktörlerinden biri de Rusya-Ukrayna Savaşı'dır. Her ne kadar cephede ibre Ruslardan yana dönmeye başlamış olsa da, Rusya'nın Ukrayna çamuruna saplanıp çok fazla zayiat verdiği gerçeğini değiştirmiyor. Bu durum, Rusya'nın Esad rejimini koruyamamasına yol açtı.
Rusya, İran ve Hizbullah, Esad rejimini bu zamana kadar ayakta tutan en önemli unsurlardı. Bunların zayıflaması, bölgedeki dengeyi tamamen değiştirdi.
Esad rejiminin çökmesiyle birlikte, İsrail ordusu Suriye'yi işgal etmeye başladı. Golan Tepeleri, Kuneytra Eyaleti ve Şam'ın 25 km yakınına kadar ilerlediler. Artık, Irak'tan Mısır'a kadar olan hava sahası, İsrail Hava Kuvvetleri'nin egemenliği altında.
Batı ve İsrail, zafere ulaştıkları bu yolda selefi grupları, radikal dincileri ve Apocu Kürtleri mayın eşeği olarak kullandılar.
Türkiye'deki bazı grupların, Esad rejiminin çökmesiyle birlikte Şam, Halep, Hama gibi şehirlerin Türkiye'ye bağlandığını düşünmesi, trajikomik bir hakikat dışında tüyler ürpertici bir cehaleti ve kollektif illüzyonu ortaya koymaktadır.