Suyu İsraf Etmemek ✨ | Feyzem Çocuk
🌹Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
''Akan bir nehrin kenarında abdest alıyor olsanız bile suyu israf etmeyiniz.'' (Hadisi Şerif)
Suyu sadece ihtiyacımız kadar kullanarak hem israf etmiyor, hem de sevap kazanıyoruz. 🚰✨
Bu akşam Konya’mızda, @Konyaspor'la Filistin Millî Futbol Takımı’nın yaptığı dostluk maçı, ülkelerimiz arasındaki kardeşliği, dayanışmayı, gönül birlikteliğini gözler önüne seren müstesna bir örnek olmuştur. 🇹🇷🇵🇸
Bu anlamlı maç için ülkemize gelen Filistinli futbolculara ve kardeş Filistin halkına en kalbî selam ve muhabbetlerimi iletiyorum.
42 bin kişilik stadımızı doldurarak Filistin Millî Futbol Takımını bağrına basan, Filistin davasına desteğini gösteren, Filistin'de, Gazze'de yaşanan trajediyi, soykırımı bir kez daha tüm dünyaya hatırlatan aziz Konyalı kardeşlerime şahsım, milletim ve tüm insanlık adına şükranlarımı sunuyorum.
Türkiye olarak Filistinli, Gazzeli kardeşlerimizle bir ve beraber olmaya, onların hakkını uluslararası alanda savunmaya, dayanışmamızı güçlü bir şekilde göstermeye devam edeceğiz.
Bu hareketin kendisiyle kaim olduğuna inanan varsa büyük bir yanılgı içindedir.
“Ben olmazsam bu hareket olmaz” diyen, böyle düşünen varsa çok büyük bir gaflet içindedir.
Yaptığı hatanın sadece kendisiyle sınırlı kaldığına, sadece kendi şahsını bağladığına inanan varsa aynı şekilde büyük bir yanlışın içindedir.
Biz bu yola kimsesizlerin kimsesi olmak için çıktık.
Biz bu partiyi şehrin kenar mahallelerinde onuruyla hayata tutunmaya çalışan, helalinden kazanıp helalinden harcayan, eski sistemin dişlileri arasında ezilen o gariplerin, o yoksulların hakkını, hukukunu, namusunu savunmak için, onların başını daima dik tutmak için kurduk.
AK Parti, 14 Ağustos 2001’de yoksulların, mağdurların, mazlumların, yolda kalmışların, itilmişlerin, ötelenmişlerin, unutulmuşların partisi olarak yola revan olmuştur; AK Parti’nin misyonu çeyrek asır boyunca zerre kadar değişmemiştir, inşallah hiçbir zaman da değişmeyecektir.
Biz evelallah buna müsaade etmeyeceğiz.
Millete, ümmete ve insanlığa hizmet davamızla aramıza kimse giremez, giremedi, bundan sonra da giremeyecek.
Türk Telekom CEO Ebubekir Şahin:
Aselsan ve Türk Telekom’un yerli telefonu Malatya’da üretilecek.
2027'nin ilk yarısında satış hedefleniyor.
Premium, üst ve orta segmentte planlıyoruz. Pil ve kamera performansında rekabetçi olacak
İlk fazda: Android ile çalışacak
İkinci faz: Yerli işletim sistemi
Üçüncü faz: Yerli çip
Fazlar birer yıl arayla planlandı, yatırımlar başladı.
Yusuf Tekin Bakanımızdan ricamızdır.
Okul kantinlerinde boykot ürünleri değil, yerli ürünler istiyoruz! Evlatlarımızın harçlığı Gazze'nin çocuklarına ölüm yağdıran markalara değil, yerli üretime gitsin!
#BoycottForHumanity
Okullarda Yerli Malı
💫 İçimizdeki Fırtınayı Dindiren Sır | Feyzem Çocuk
Bazen içimizde fırtınalar kopar, kalbimiz hızlı hızlı çarpar ya hani?
İşte o anlarda kalbimizi sakinleştiren, telaşları dindiren bir sır:✨ Zikir!
"Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur."
(Ra'd Suresi, 28)
💫 Gönül Kıran Fısıltılar | Sünnet Kuşu | Feyzem Çocuk
Peygamber Efendimiz Sav şöyle buyurmuştur;
"Üç kişi bir arada bulunduğunuz vakit, başka insanlara karışıncaya kadar (üçüncü kişinin izni olmadan) ikiniz aranızda fısıldaşmasın.Çünkü bu davranış üçüncü kişiyi üzer."(Buhârî)
💫 Hepsi Birer Sadaka | Feyzem Çocuk Yz | Eğitici Çocuk İlahisi ve Animasyon Çizgi Film
Söz - Ezgi - Beste= Feyzem Çocuk Yz
Animasyon= Feyzem Çocuk Yz
#çocukilahileri #çocukvideoları #çocuk #sadaka
💫 İnşaAllah Ne Demek? | Feyzem Çocuk
'' Hiçbir şey hakkında: “Ben yarın mutlaka şu işi yapacağım” deme.
Ancak: “İnşallah; Allah izin verirse yapacağım” de.''
Kehf Suresi, 23-24. Âyet
#çocukilahileri #çocukanimasyon#çocuk
24 Ağustos 2026'ya BİR gün kaldı.
MEDİNE...
Gece.
Şehir sessiz.
Ama bir evde Hz. Muhammed ﷺ Kur'an okuyor.
Önce Hz. İbrahim'in duasının geçtiği ayete geliyor:
“Rabbim! Şüphesiz onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa o bendendir...”
Okuyor...
Devam ediyor.
Sonra Hz. İsa'nın ümmeti hakkındaki sözlerinin geçtiği ayete geliyor:
“Eğer onlara azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
Ve burada duruyor.
Ellerini kaldırıyor.
Ağlamaya başlıyor.
Peki neden?
Taif mi?
Hayır.
Uhud'da kırılan dişi mi?
Hayır.
Mekke'de gördüğü zulüm mü?
Hayır.
Kaybettiği evlatları mı?
O da değil.
Dudaklarından iki kelime çıkıyor:
“ALLAH'IM... ÜMMETİM... ÜMMETİM...”
Cebrâil geliyor.
Allah elbette Habibinin neden ağladığını biliyor.
Ama Cebrâil'e:
“Muhammed'e git ve onu ağlatan şeyin ne olduğunu sor.”
buyuruyor.
Cebrâil soruyor.
Cevap değişmiyor:
Ümmeti...
Sonra Rabbinden bir müjde geliyor:
“Ey Muhammed! Ümmetin konusunda seni razı edeceğiz ve seni üzmeyeceğiz.”
Bakın...
Ben bu hadisenin hep başka bir yerinde takılıp kalıyorum.
O gece Peygamber Efendimiz ﷺ kimin için ağlıyordu?
Hz. Ebubekir için mi?
Evet.
Hz. Ömer için mi?
Evet.
Hz. Ali için mi?
Evet.
Bilâl için mi?
Evet.
Ama sadece onlar için değil.
Henüz doğmamış insanlar da vardı o gözyaşının içinde.
Yüz yıl sonra gelecekler...
Beş yüz yıl sonra gelecekler...
Bin yıl sonra gelecekler...
Ve yaklaşık bin dört yüz yıl sonra gelecekler.
Yani...
BİZ.
Sen daha dünyada yokken...
Baban yokken...
Deden yokken...
Belki dedenin dedesi bile yokken...
Medine'de bir gece bir Peygamber senin için ellerini kaldırmış:
“Ümmetim...”
diye ağlıyordu.
Şimdi ben sana desem ki:
Dünyaya gelmeden yaklaşık 1400 yıl önce seni seven bir insan vardı...
İnanır mısın?
İnan.
Çünkü vardı.
Hz. Muhammed ﷺ.
Ama daha yeni başlıyoruz.
Çünkü bu sevgi bir gecelik değildi.
Bir dua hiç değildi.
Kur'an zaten bize Peygamber Efendimizin ümmetine nasıl baktığını açık açık söylüyor.
Tevbe Suresi 128. ayet...
“Size kendi içinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O size çok düşkündür. Müminlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”
Şu cümlenin ağırlığına bakın:
“Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir.”
Allah söylüyor bunu.
Senin acın...
Ona ağır geliyor.
Senin kaybolman...
Onu endişelendiriyor.
Senin cehenneme doğru yürümen...
Onun canını yakıyor.
Zaten başka türlü olsaydı Taif'i açıklayamazdık.
---
620 — TAİF...
Hz. Hatice vefat etmiş.
Ebû Talib vefat etmiş.
Mekke'deki baskı iyice artmış.
Peygamber Efendimiz ﷺ Taif'e gidiyor.
Belki bir kapı açılır.
Belki biri dinler.
Belki bir kişi...
Sadece bir kişi iman eder.
Ama dinlemiyorlar.
Alay ediyorlar.
Hakaret ediyorlar.
Sonra şehrin ayak takımını peşine takıyorlar.
Taşlıyorlar.
Ayaklarından kan akıyor.
Zeyd b. Hârise onu korumaya çalışıyor.
Sonunda bir bağa sığınıyor.
Ve biraz sonra Cebrâil geliyor.
Yanında dağlar meleği.
İsterse o iki dağı üzerlerine kapatacak.
Şimdi...
Burada insanın aklına ilk ne gelir?
İntikam.
Seni taşlayanlar önünde.
Güç sende.
Bir kelime söyleyeceksin.
Bitecek.
Ama Muhammed ﷺ söylemiyor.
Diyor ki:
Belki onların soyundan yalnız Allah'a kulluk edecek insanlar çıkar.
Allah Allah...
Ayağından kendi kanı akıyor.
Ama o kendisine taş atan adamın henüz doğmamış çocuğunu düşünüyor.
İşte ben burada bir şey anlıyorum.
Taif'te kendisini taşlayan insanların çocuklarının imanını düşünen bir Peygamber...
Kendi ümmetini nasıl düşünmez?
Düşündü.
Hem de ömrünün sonuna kadar.
---
625 — UHUD...
Bu defa karşısında taş yok.
Kılıç var.
Ok var.
Savaş var.
Müslümanların safları karışıyor.
Hz. Hamza şehit ediliyor.
Peygamber Efendimizin ﷺ yüzü yaralanıyor.
Dişi kırılıyor.
Miğferinin halkaları yanağına batıyor.
Kan yüzünden aşağı akıyor.
Kendisini öldürmek isteyen bir topluluğun ortasında.
Fakat yine aynı Muhammed ﷺ...
Lanetten önce hidayeti düşünüyor.
Çünkü o bir kavmi yok etmeye gelmedi.
Kur'an'ın ifadesiyle:
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
Enbiyâ Suresi 107.
Rahmet...
İyi günde kolay kelime.
Asıl mesele yüzünüzden kan akarken rahmet olabilmek.
Taif bunu gösterdi.
Uhud bunu gösterdi.
Ama Medine'de başka bir şey daha oldu.
Bir gün Peygamber Efendimiz ﷺ ashâbıyla birlikte mezarlığa gitti.
Ve:
“Kardeşlerimizi görmüş olmayı isterdim.”
dedi.
Ashâb şaşırdı.
“Biz senin kardeşlerin değil miyiz ya Resûlallah?”
Verdiği cevap yaklaşık 1400 yıl sonrasına kadar geldi.
Siz benim ashâbımsınız...
Kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır.
Bak şimdi...
Bu başka.
Sahâbe onu gördü.
Biz görmedik.
Sahâbe sesini duydu.
Biz duymadık.
Sahâbe onun arkasında namaz kıldı.
Biz kılamadık.
Sahâbe onun sofrasına oturdu.
Biz oturamadık.
Ama biz...
1400 yıl sonra doğduk.
Adını duyduk.
Muhammed ﷺ...
dedik.
Getirdiği kitaba sarıldık.
Onun Rabbine iman ettik.
Onun kıblesine döndük.
Ve onu...
Görmeden sevdik.
Fakat meselenin insanın boğazını düğümleyen tarafı şu:
Biz onu görmeden sevdik ama...
O BİZİ GÖRMEDEN ÖZLEDİ.
İşte ümmet sevgisi böyle bir şey.
Yorulur musun?
Yorulursun.
Üzülür müsün?
Üzülürsün.
İnsanlardan kırılır mısın?
Kırılırsın.
Ama Hz. Muhammed ﷺ ümmetinden vazgeçmedi.
Çünkü onun derdi insanların kendisini sevmesi değildi.
Kurtulmasıydı.
Bir çocuğun ağladığını duyduğunda annesi üzülmesin diye namazı kısa tutuyor.
Ümmetine ağır gelir diye bazı ibadetlerin farz kılınmasından endişe ediyor.
Misvak konusunda bile ümmetine güçlük çıkmasından çekindiğini söylüyor.
Bakın...
Küçük gibi görünen şeylerde bile aynı hassasiyet var:
Ümmetime ağır gelmesin.
Peki büyük meselelerde?
Orada zaten gözyaşı var.
“Ümmetim... Ümmetim...”
Ve sonra...
Bir gün dünya bitecek.
Para bitecek.
Makam bitecek.
Soyadı bitecek.
Milliyet bitecek.
İnsanların birbirine tutunduğu bütün dünyevî şeyler bitecek.
Kur'an'ın anlattığı o gün gelecek.
İnsan kardeşinden kaçacak.
Annesinden...
Babasından...
Eşinden...
Çocuklarından...
Herkesin kendi derdine düştüğü bir gün.
Mahşer.
İnsanlık şefaat arayacak.
Peygamberlere gidecek.
Ve nihayet Hz. Muhammed ﷺ'e gelecek.
Dünyada:
“Ümmetim...”
diyen Peygamber...
Ahirette de ümmetini unutmayacak.
Şimdi insan ister istemez düşünüyor.
Bir Peygamber bizi dünyaya gelmeden sevmiş.
Bizim için ağlamış.
Bizi kardeşi olarak özlemiş.
Hayatı boyunca ümmetine kolaylık istemiş.
Ahirette bile ümmetinin kurtuluşu için şefaat edecek.
Peki...
BİZ NASIL BİR ÜMMET OLDUK?
Burası önemli.
Çünkü bundan sonrası artık Peygamberimizin ümmet sevgisi değil.
Bizim ümmetliğimiz.
Ve bunu anlamak için çok uzağa gitmeyeceğiz.
Takvim...
2026.
Yaklaşık 1400 yıl geçti.
Yer...
GAZZE.
Şimdi Gazze'ye başka türlü bakın.
Siyaseti bir kenara koyun.
Haritayı bir kenara koyun.
Rakamları da bir kenara koyun.
Bir anneye bakın.
Evladını kaybetmiş.
Bir babaya bakın.
Evinden geriye taş yığını kalmış.
Bir çocuğa bakın.
Yatağı yok.
Evi yok.
Bazen yiyecek ekmeği yok.
Ama bir şeyi var:
İmanı.
İşte benim aklıma burada 1400 yıl önceki o gece geliyor.
Hz. Muhammed ﷺ ellerini kaldırmış:
“Ümmetim... Ümmetim...”
diye ağlıyor.
Sonra Gazze'deki çocuğa bakıyorum.
O çocuk da...
Onun ümmeti.
Çadırdaki anne...
Onun ümmeti.
Evladını toprağa veren baba...
Onun ümmeti.
Aç kalan çocuk...
Onun ümmeti.
Ve açık söyleyeceğim.
Gazze yıllardır öyle bir sabır gösteriyor ki...
Evi gidiyor.
İmanı gitmiyor.
Evladı gidiyor.
Allah'a teslimiyeti gitmiyor.
Sofrası gidiyor.
Şükrü gitmiyor.
Camisi yıkılıyor.
Secdesi gitmiyor.
Dünya onu unutuyor.
O RABBİNİ UNUTMUYOR.
O yüzden benim cevabım net:
GAZZE, HZ. MUHAMMED ﷺ'İN ÜMMETİ OLMAYI HAK EDİYOR.
Peki...
BİZ HAK EDİYOR MUYUZ?
Asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü ümmetlik sadece:
“Ben Müslümanım.”
demek değil.
Aynı kıbleye dönüp birbirimizin acısına sırt çevirmek hiç değil.
Peygamber Efendimiz ﷺ müminleri birbirine bağlı tek bir beden gibi anlatıyor.
Bir uzuv rahatsız olduğunda diğer uzuvlar da onun acısına ortak oluyor.
Peki bedenin bir tarafı Gazze'de kanarken...
Biz hiçbir şey hissetmiyorsak...
Sorun yalnızca Gazze'de olabilir mi?
Belki de biraz kendimize bakmamız gerekiyor.
Bir çocuk aç.
Sen doyuramıyorsun.
Tamam.
Ama bir öğün gönderebilirsin.
Bir aile çadırda.
Ev veremiyorsun.
Tamam.
Bir battaniye gönderebilirsin.
Bir anne çaresiz.
Savaşını bitiremiyorsun.
Tamam.
Ama onun sofrasına bir koli erzak bırakabilirsin.
Hiçbirini yapamıyor musun?
Ses verirsin.
Dua edersin.
Unutmazsın.
Unutturmazsın.
Çünkü herkes dünyayı değiştiremez.
Ama herkes...
Bir insanın dünyasına dokunabilir.
Ve birkaç gün sonra...
MEVLİD KANDİLİ.
Peygamber Efendimizin ﷺ dünyaya teşrifini anacağız.
Salavatlar getireceğiz.
Onu sevdiğimizi söyleyeceğiz.
Ben düşündüm...
Gerçekten düşündüm.
MEVLİD KANDİLİ'NDE PEYGAMBERİMİZE BİR HEDİYE GÖNDEREBİLSEYDİNİZ, NE GÖNDERİRDİNİZ?
Benim cevabım belli.
Gül değil.
Güzel söz değil.
Sadece bir paylaşım hiç değil.
Ben...
ONUN ÜMMETİNE GÖNDERİRDİM.
Gazze'de bir kapı çalınsın isterdim.
Kapıyı bir anne açsın.
İçeride çocukları olsun.
O sofraya erzak bırakılsın.
Çocuklar o gece doysun.
Anne ellerini açıp dua etsin.
Benim kim olduğumu bilmesin.
Bilmesine de gerek yok.
Çünkü mesele bizim bilinmemiz değil.
Rabbimizin bilmesi.
Ve o gece içimden yalnızca şunu söylemek isterdim:
YA RESÛLALLAH...
Sen bizi hiç görmeden sevdin.
Bizi hiç görmeden özledin.
Biz dünyada yokken:
“Ümmetim...”
diye bizim için ağladın.
Biz de bugün...
SENİN ÜMMETİNİ UNUTMADIK.
Gazze'ye yardım edin.
Gücünüz neye yetiyorsa onu yapın.
Güvendiğiniz yerden destek olun.
Erzak gönderin.
Bir yetime ulaşın.
Bir aileye ulaşın.
Bir çocuğa ulaşın.
Susmayın.
Ses verin.
Çünkü belki de Mevlid Kandili'nde Peygamber Efendimize ﷺ verebileceğimiz en güzel hediye...
Onun:
“ÜMMETİM...”
diye gözyaşı döktüğü insanlardan birinin...
GÖZYAŞINI SİLMEKTİR.