derken firavun’un kupon arazilerinde insaat isine girdik. hatta bi keresinde cincon ser sebekesinin stadinin yerine diktigimiz kulede 10 isci feci sekilde can verdi bize yine de bi yol olmadi. boyle iste…
Torunlar GYO - Aziz Torun:
“Unkapanı’nda toptancılık yaparken Alo ve Omo deterjan bayisiydik.”
“O zamanlar en çok deterjan satanları seyahate gönderiyorlardı.”
“Omo Amerika’ya gönderiyordu, Alo ise Uzak Doğu’ya.
Singapur, Tayland, Vietnam, Kore ve Japonya turu.”
Ben Uzak Doğu’yu tercih ettim.
Tayland’da tarzanca İngilizcemle telefon rehberinden pirinç firmalarını buldum.
Gittim, numuneleri aldım.
O zamanlar Tayland’daki Türk Konsolosluğuna gittim. “Ben Türkiye’den gelen bir iş adamıyım. Bana şirketlerle iletişim kurmak için Tayca bilen, yardımcı olabilecek birini ayarlayabilir misiniz? Ücretini de vereyim.” dedim.
“Bizim öyle bir uygulamamız yok.” dediler.
Daha sonra Amerika’dan da pirinç ithalatına başladık.
Amerika’ya gittik, pirinç anlaşması yaptık.
Aradan birkaç ay geçti, şirkete bir Amerikalı geldi.
“Ben İstanbul Ticaret Ataşesiyim.” dedi.
Sorular sordu, gitti.
Sonra aradan 5-6 ay geçti.
İthalat yaptığımız Amerikalı firmadan biri geldi.
Baktım, adam Türkiye ve pirinç sektörüyle ilgili o kadar çok şey biliyor ki ben o kadar bilgiye sahip değilim.
Hangi markette ne var ne yok, onu bile biliyor.
Meğer o ataşenin görevi, o sektörle ilgili bilgileri toplayıp rapor etmek, kendi iş adamına bu desteği vermekmiş.
Biz ise bunlardan mahrum kalarak el yordamıyla mücadele edip bir yerlere geldik.
Yıllar sonra öyle bir noktaya geldik ki Londra Borsası’ndan teminat yatırmadan şeker alabiliyorduk.
Biz imza atınca 30 bin ton şekeri bizim için ayırıyorlardı.
Sadece imza atıyorduk…
Jeffrey Epstein bugün yaşadığını açıklasın ve üç büyüklerden bir takımı satın alsın, 2-3 gün azınlık bir grup taraftar azıcık ses çıkarır; ancak bu 2-3 günün sonunda bütün camia topyekün birleşir ve “büyük başkan, kral, imparator” diye arkasında durur.
Yarın bir gün hesap sorana da “o bebeklerin de o saatte adada ne işi varmış” diye küstahça dalga geçerler.
Namussuzluğunu şakaya vurarak yumuşatmaya çalışmak, onunla yüzleşecek cesareti olmayan onursuz ve duruşsuz insan refleksidir.
DENİZ GÖKTAŞ’I SAVUNMAK BİZE Mİ KALDI?
Bugün yazıya doğrudan gireceğim.
Tamamen dini saiklerle oluşmuş dini bir cemaatin Akp nefretinden yola çıkarak geldiği noktanın kutsallarımızla, var oluş sebebimizle, yaşam amacımızla, dinimizle, peygamberimizle dalga geçen insanları savunmaya varması canımı sıkıyor.
Nerede Akp düşmanı bir seküler varsa sanki bizim Akp nefreti dışında başka hiçbir değerimiz yokmuş gibi…
Sahip olduğumuz ana değerlere karşı yapılan her türlü aşağılamayı gereksiz bir hoşgörüyle görmezden gelen, belki bizi severler umuduyla bu sıkılı yumruklara yaranmaya çalışan insanlar görüyorum.
Böyle söyleyince kimisi hoşgörülü insan olmanın İslamî faziletlerinden bahsediyor, kimisi “fayda sağlamak” için yapmak gerektiğini savunuyor, kimiyse ne dediğini bilmiyor.
Bana göre gerçekte olan şeyse, yıllar boyu hüküm süren Kemalist rejimin ya da daha geniş çapta değerlendirmek gerekirse küresel çapta hüküm süren sekülerlik dayatmasının sonucu, genel olarak dinlere mesafeli olmanın -ama bilhassa İslam’a mesafeli olmanın- başlı başına prestij getiren bir şey olarak sunulmasının, dindar insanların hücrelerine nakış gibi işlediği eziklik duygusunun sosyal yaşama yansıması.
Aynı espiriler aleviler, Ermeniler ya da Yahudiler üzerinde yapılıyor olsa bu sefer hoşgörü kartımızı “insanların kutsallarıyla dalga geçilemez” görüşü üzerinden kullanacaktık muhtemelen. Ama mevzu İslam olduğunda şamar oğlana dönmüş Müslümanlar olarak bize düşen hep alttan almak oluyor.
Hoşgörülü olmak nedir?
“Onlar kâfirlere karşı güçlü ve kararlı, kendi aralarında ise merhametlidirler (Fetih S. 29)” derken ne kastediliyor mesela?
Peygamber Efendimiz’e (haşa) Kuran-ı Kerim’i kafasından yazmış yalancı bir sahtekar muamelesi yapanlara karşı sergilenmesi gereken bir hoşgörü “şaka işte canım” tadında bir tepkiden mi, yoksa kararlı ve onurlu bir duruştan mı bahsediliyor?
Ya da mevzu Akp düşmanlarıyla işbirliği yapıp içinde bulunduğumuz halden kurtulmaksa; bu şahsiyetsiz duruşun, sizden nefret ettikleri her hallerinden belli, her fırsatta “sizin de KCK davalarında neler yaptığınızı biliyoruz” diye parmak sallayan insanların nezdinde işe yarar bir şeye dönüşebileceğine gerçekten inanıyor musunuz?
Akp gitse bunlar gelse çiğ çiğ yenecek olanların yine sizler olduğunu ön görmek bu kadar zor mu?
Evet insan hayatta bazı konularda esnek davranabilir, pragmatik sebeplerle dikkatli bir dil kullanmak zorunda kalabilir, kendince bazı meselelerde geri adım da atabilir ancak bu “bazı” konulardan bir tanesi hiçbir koşul ve sebeple kendi benliğinden vazgeçmek, kutsallarımızın aşağılanmasına izin vermek olamaz.
Anlaşılma dilenip bizi biz yapan ana değerlerin, kutsallarımızın, uğruna hayatımızı inşa etmeye çalıştıklarımızın aşağılanmasına izin vermek olamaz.
En çok zoruma giden de bu komedyen denilen kişi Peygamber Efendimiz (sav) yerine Hoca Efendi’ye sahtekar imasında bulunsaydı, bu yazıyı okuyan çok daha az kişinin lüzumsuz hoşgörüsüne maruz kalacak, çok daha fazlasının tepkisine neden olacaktı.
Kimse “düşünce özgürlüğü, şaka işte canım” falan diye geçiştirmeyecekti ya da “çocuğun çok keskin bir zekası var, gerçekten çok güldüm” diye güzellemeyecekti.
Bizler bu acıları neden çekiyoruz ve çekmekteyiz? Başından beri amacımız Allah’ın rızasını kazanmak ve ona, dinine hizmet etmek değil miydi?
Bizi bu harekette bir araya getiren kutsal amaç, 3-5 soytarıya yaranmak için kolayca vazgeçilebilecek zayıflıktaysa ne için yaşadık tüm bunları? Akp’yi devirmek için mi?
Sınırımız ne bizim? İman ettiğimiz değerlere karşı ne yapılırsa, “bu artık kabul edilemez” diyeceğiz?
Tüm bunlara hala ikna olmadıysanız size çok evrensel bir psikolojik algıdan bahsedeyim; o havalı bulduğunuz seküler toplulukları havalı bulma sebeplerinizden en büyüğü, o insanların batıl inançlarını dünyanın en kutsal şeyi gibi dimdik ve tavizsiz savunuyor olmaları.
Dünya görüşünü bu kadar net savunan herkes, görüşünün ne olduğundan bağımsız olarak bir saygınlık kazanır.Bizim aradığımız saygınlığı, değerlerimizin parça pinçik edilmesini hoşgörüyle karşılayarak kazanma çabalarımızın hiçbiri işe yaramayacak.
Bizi sevsinler diye taviz verdiğimiz hiçbir değer, bizi başkalarına daha sevimli göstermediği gibi; şahsiyetsiz her duruş, hak ettiğimiz saygınlığı da kaybetmemize sebep oluyor.
Başından beri ne yapmakta olduğumuzu, asıl amacımızın ve hayat gayemizin ne olduğunu ve tüm bunları yaşamamıza sebep olan aidiyetimizin iskeletini oluşturan değerlerin neler olduğunu tekrar gözden geçirmenin zamanı geldi de geçiyor bile.
Bu, hem onurlu bireyler olarak bu dünyadan geçmenin hem de hakikati insanlığa layıkıyla ve en duru haliyle duyurmanın birinci önceliği.
Suheyla Gultekin @shylgultekin
hz. muhammed'e (sav.) hasa 'subyanci' ve 'cahil' diyen bir comar'i yillardir el ustunde tutan tr724 sasirtmadi;
camia insanlarina agzini yaya yaya "f*tucu" diyen, islamin seairini alaya alan, mezhep fasisti bir herifi savunma yarisina girenler icin ifade ozgurlugu varken, bu 'Allahini seven defansa gelsinci' arkadaslara hakki ve hakikati hatirlatan insanlar soz konusu olunca 'sifir tolerans' politikasi...
el-insaf!!!
O değil de tr724 olmasa adını sanını hatırlayan olmayacak müptezeli hem meşhur ediyoruz hem de dayak yiyoruz şaka gibi…
hermeneuticciler ija’ya bağışta bulunsun
Tüm bunlara hala ikna olmadıysanız size çok evrensel bir psikolojik algıdan bahsedeyim; o havalı bulduğunuz seküler toplulukları havalı bulma sebeplerinizden en büyüğü, o insanların batıl inançlarını dünyanın en kutsal şeyi gibi dimdik ve tavizsiz savunuyor olmaları.
Dünya görüşünü bu kadar net savunan herkes, görüşünün ne olduğundan bağımsız olarak bir saygınlık kazanır.Bizim aradığımız saygınlığı, değerlerimizin parça pinçik edilmesini hoşgörüyle karşılayarak kazanma çabalarımızın hiçbiri işe yaramayacak.
Bizi sevsinler diye taviz verdiğimiz hiçbir değer, bizi başkalarına daha sevimli göstermediği gibi; şahsiyetsiz her duruş, hak ettiğimiz saygınlığı da kaybetmemize sebep oluyor.
Başından beri ne yapmakta olduğumuzu, asıl amacımızın ve hayat gayemizin ne olduğunu ve tüm bunları yaşamamıza sebep olan aidiyetimizin iskeletini oluşturan değerlerin neler olduğunu tekrar gözden geçirmenin zamanı geldi de geçiyor bile.
Bu, hem onurlu bireyler olarak bu dünyadan geçmenin hem de hakikati insanlığa layıkıyla ve en duru haliyle duyurmanın birinci önceliği.
Suheyla Gultekin @shylgultekin
DENİZ GÖKTAŞ’I SAVUNMAK BİZE Mİ KALDI?
Bugün yazıya doğrudan gireceğim.
Tamamen dini saiklerle oluşmuş dini bir cemaatin Akp nefretinden yola çıkarak geldiği noktanın kutsallarımızla, var oluş sebebimizle, yaşam amacımızla, dinimizle, peygamberimizle dalga geçen insanları savunmaya varması canımı sıkıyor.
Nerede Akp düşmanı bir seküler varsa sanki bizim Akp nefreti dışında başka hiçbir değerimiz yokmuş gibi…
Sahip olduğumuz ana değerlere karşı yapılan her türlü aşağılamayı gereksiz bir hoşgörüyle görmezden gelen, belki bizi severler umuduyla bu sıkılı yumruklara yaranmaya çalışan insanlar görüyorum.
Böyle söyleyince kimisi hoşgörülü insan olmanın İslamî faziletlerinden bahsediyor, kimisi “fayda sağlamak” için yapmak gerektiğini savunuyor, kimiyse ne dediğini bilmiyor.
Bana göre gerçekte olan şeyse, yıllar boyu hüküm süren Kemalist rejimin ya da daha geniş çapta değerlendirmek gerekirse küresel çapta hüküm süren sekülerlik dayatmasının sonucu, genel olarak dinlere mesafeli olmanın -ama bilhassa İslam’a mesafeli olmanın- başlı başına prestij getiren bir şey olarak sunulmasının, dindar insanların hücrelerine nakış gibi işlediği eziklik duygusunun sosyal yaşama yansıması.
Aynı espiriler aleviler, Ermeniler ya da Yahudiler üzerinde yapılıyor olsa bu sefer hoşgörü kartımızı “insanların kutsallarıyla dalga geçilemez” görüşü üzerinden kullanacaktık muhtemelen. Ama mevzu İslam olduğunda şamar oğlana dönmüş Müslümanlar olarak bize düşen hep alttan almak oluyor.
Hoşgörülü olmak nedir?
“Onlar kâfirlere karşı güçlü ve kararlı, kendi aralarında ise merhametlidirler (Fetih S. 29)” derken ne kastediliyor mesela?
Peygamber Efendimiz’e (haşa) Kuran-ı Kerim’i kafasından yazmış yalancı bir sahtekar muamelesi yapanlara karşı sergilenmesi gereken bir hoşgörü “şaka işte canım” tadında bir tepkiden mi, yoksa kararlı ve onurlu bir duruştan mı bahsediliyor?
Ya da mevzu Akp düşmanlarıyla işbirliği yapıp içinde bulunduğumuz halden kurtulmaksa; bu şahsiyetsiz duruşun, sizden nefret ettikleri her hallerinden belli, her fırsatta “sizin de KCK davalarında neler yaptığınızı biliyoruz” diye parmak sallayan insanların nezdinde işe yarar bir şeye dönüşebileceğine gerçekten inanıyor musunuz?
Akp gitse bunlar gelse çiğ çiğ yenecek olanların yine sizler olduğunu ön görmek bu kadar zor mu?
Evet insan hayatta bazı konularda esnek davranabilir, pragmatik sebeplerle dikkatli bir dil kullanmak zorunda kalabilir, kendince bazı meselelerde geri adım da atabilir ancak bu “bazı” konulardan bir tanesi hiçbir koşul ve sebeple kendi benliğinden vazgeçmek, kutsallarımızın aşağılanmasına izin vermek olamaz.
Anlaşılma dilenip bizi biz yapan ana değerlerin, kutsallarımızın, uğruna hayatımızı inşa etmeye çalıştıklarımızın aşağılanmasına izin vermek olamaz.
En çok zoruma giden de bu komedyen denilen kişi Peygamber Efendimiz (sav) yerine Hoca Efendi’ye sahtekar imasında bulunsaydı, bu yazıyı okuyan çok daha az kişinin lüzumsuz hoşgörüsüne maruz kalacak, çok daha fazlasının tepkisine neden olacaktı.
Kimse “düşünce özgürlüğü, şaka işte canım” falan diye geçiştirmeyecekti ya da “çocuğun çok keskin bir zekası var, gerçekten çok güldüm” diye güzellemeyecekti.
Bizler bu acıları neden çekiyoruz ve çekmekteyiz? Başından beri amacımız Allah’ın rızasını kazanmak ve ona, dinine hizmet etmek değil miydi?
Bizi bu harekette bir araya getiren kutsal amaç, 3-5 soytarıya yaranmak için kolayca vazgeçilebilecek zayıflıktaysa ne için yaşadık tüm bunları? Akp’yi devirmek için mi?
Sınırımız ne bizim? İman ettiğimiz değerlere karşı ne yapılırsa, “bu artık kabul edilemez” diyeceğiz?
hz. muhammed'e (sav.) hasa 'subyanci' ve 'cahil' diyen bir comar'i yillardir el ustunde tutan tr724 sasirtmadi;
camia insanlarina agzini yaya yaya "f*tucu" diyen, islamin seairini alaya alan, mezhep fasisti bir herifi savunma yarisina girenler icin ifade ozgurlugu varken, bu 'Allahini seven defansa gelsinci' arkadaslara hakki ve hakikati hatirlatan insanlar soz konusu olunca 'sifir tolerans' politikasi...
el-insaf!!!
Merhabalar, son yazımı yayınlamayı reddettikleri için TR 724’le yolları ayırdık. Deniz efendinin “ifade özgürlüğü”nü tatlı tatlı savunanların kendi yazarlarının ifade özgürlüğünü kolayca kısıtlamaları trajikomik oldu biraz. Maksadın aksine çokça okunması dileğiyle paylaşıyorum:)
Merhabalar, son yazımı yayınlamayı reddettikleri için TR 724’le yolları ayırdık. Deniz efendinin “ifade özgürlüğü”nü tatlı tatlı savunanların kendi yazarlarının ifade özgürlüğünü kolayca kısıtlamaları trajikomik oldu biraz. Maksadın aksine çokça okunması dileğiyle paylaşıyorum:)
Soru: Kimsenin Kur’an’ın benzerini yazmaya teşebbüs etmediğini nereden biliyoruz? Meydana çıkmak için kimse kendine güvenemedi mi? İnkârcıların birbirlerine yardımları da mı fayda etmedi?
Cevap: Eğer Kur’an’ın benzerini yapabilmek mümkün olsaydı, buna mutlaka teşebbüs edilirdi. Çünkü ortada izzet ve namus meselesi, can ve mal tehlikesi vardı. Ve eğer teşebbüs edilseydi, mutlaka pek çok taraftar bulunacaktı. Çünkü inkârcıların sayısı daima inananlardan fazlaydı. Eğer böyle bir teşebbüs gerçekleşseydi ve taraftar bulsaydı, mutlaka duyulurdu. Çünkü küçük bir mücadele bile insanlığın hayretini uyandırıp destanlarda meşhur olur. İslamiyet aleyhindeki en çirkin, en kötü şeyler bile dilden dile aktarılıp meşhur olurken böyle hayret verici bir mücadele gizli kalamazdı. Halbuki böyle bir teşebbüse dair bugüne kadar yalancı peygamber Müseylime-i Kezzâb’ın bir-iki sözünden başka bir şey nakledilmemiştir. Gerçi Müseylime’de belâgat vardır, fakat sonsuz bir güzelliğe, belâgate sahip olan Kur’an ile kıyaslandığında, onun sözleri de tarihe hezeyan olarak ge��miştir.
İşte demek ki, Kur’an’ın belâgatinde kesinlikle, iki kere iki dört eder derecesinde i’caz vardır. (25. Söz'den)
Hem Kur’an’ın benzerini, taklidini yapmak için gayet kuvvetli iki sebep vardı: Biri, düşmanın onunla boy ölçüşme hırsı; öteki de dostlarının onu taklit etme arzusu. İşte bu iki kuvvetli sebeple milyonlarca Arapça kitap yazılmıştır ancak hiçbiri Kur’an’a benzemez. Âlim olsun, avam tabakadan olsun her kim Kur’an’a ve onlara baksa kesinlikle diyecektir ki: “Kur’an, bunlara benzemez. Hiçbiri ona nazire olamaz.” Şu halde ya Kur’an hepsinin altında bir seviyededir. Bu ihtimal ise bütün dost ve düşmanın ittifakıyla saçmadır, akıl dışıdır. Ya da Kur’an, yazılan bütün o kitapların üstündedir.
Eğer Kur’an’ın sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirmek mümkün olsaydı, acaba o zamanın inkârcıları, bir-iki satırla cevap verip Kur’an’ın davasını çürütmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en zor olan savaş yolunu tercih ederler miydi? Evet, bir zaman âlemi siyasetle idare eden o zeki millet, en kısa, rahat ve kolay yolu seçmez miydi? Daha kolayı olsaydı, mallarını ve canlarını tehlikeye atacak uzun bir yolu tercih etmeleri hiç mümkün müydü? Onların bir tek şairleri, Kur’an’ın birkaç harfinin benzerini getirebilseydi, Kur’an davasından vazgeçerdi, onlar da madden ve mânen helâk olmaktan kurtulurlardı. Halbuki savaş gibi dehşetli ve uzun bir yolu tercih ettiler. Demek, Kur’an’a sözle üstünlük sağlamak mümkün değildi, bu yüzden kılıçla mücadeleye mecbur kaldılar.
Son Resul ve Son Kitap davası, 1416 sene önce, Kur'an'ın geleceğe yönelik bir meydan okuması idi. 1416 sene sonra bugün; tarih boyunca bütün dünyadaki düşmanlarının ve rakiplerinin huzurunda fiilen gerçekleşmiş bir realitedir. 1416 senelik realitenin tasdikini dahi görmeyen bir körlük ile Mekke cahiliyesinden 1416 kat kendini küçük düşüren bir cehalet ile inkar ise ancak bu zamanın zavallı münkirlerinin nasibine düştü.
https://t.co/Hikppcck97
hak inancın korunması ve başkalarını memnun etmek adına kişinin kendi değerlerinden (inanç ve prensiplerinden) taviz vermemesi gerektiğine dair kesin delil; bakara, 120…
Tamamen dini saiklerle yola çıkmış bir hareketin sağ siyasete olan küskünlüğünü İslam düşmanlarına hoşgörüye vardırmış olması zoruma gidiyor.Arkasına milyonların desteğini alacağını bildiğinden kahramanlık hikayesi yazmaya niyetlenmiş bir şakacıyı savunmak size kalmamıştır bence.