“Herkes kendine nasıl da değer veriyor, ben veremiyorum”. Öyle çok danışandan duyuyorum ki benzer cümleleri. Bu konuda kolektif bir yanılsama içindeyiz: Maalesef genel tutumu üsttenci olan; umursamaz, duygusuz, kayıtsız tavırlarıyla ve başkalarını değersizleştirme refleksiyle kendi üstünlük yanılsamalarını besleyen; çarpık ve şişmiş benlik algılarını pekiştirecek şekilde ilişkilerinin denkliğini bozup etkileşimi asimetrikleştiren; her şeyi kendine hak görüp başkalarını araçsallaştıran bireylere imreniliyor ve onlar kendilerine gerçekten güveniyor, değer veriyor, saygı duyuyor zannediliyor. Bu narsisistik tutum ve tavırlar kuşanılırsa benlik değerinin ve saygısının artacağına inanılıyor. Maalesef bu kuşanmaları tavsiye eden ruh sağlığı uzmanları da var. Oysaki benlik değeri ve benlik saygısı; bir işe yaradığımızda, gerçek anlamda sevilip sayıldığımızda (aşk, hayranlık, minnet, korku ya da itaatle değil), insan haklarına uygun değerler benimseyip o değerler doğrultusunda yaşadığımızda artar. Ötesi şişinmektir.
“Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir. Öldüğü zaman ise kaskatı ve duygusuzdur. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık varoluşun tazeliğinin ifadeleridir. Kendini sertleştiren hiçbir şeyi kazanmayı başaramaz.”
Stalker -Tarkovski, 1979
“Özgürlük istemediğin şeyleri yapmamaktır” tanımı viral olmuş. Lütfen gençlerin aklını karıştırmayalım. Yetişkinlik, yapman gerekiyorsa yapmak istemediğin şeyleri de yakınmasızca yapmayı gerektirir. En sevdiği işi yapanlar bile aslında yapmak istemedikleri pek çok ayrıntıyla uğraşırlar. Asıl mesele her istediğini yapmak ya da istemediğini yapmamak değil. Asıl mesele, olmak. Özellikle bütün değerleri, normları, benlik algısı ve hatta duyguları sistemik propaganda ve sosyal medya ile belirlenen günümüz insanının meselesi bu. Dolayısıyla özgürlüğün tanımını öncelikle özgünlük üzerinden yapmaya çalışmalı: Özgürlük insanın kendi olabilme, kendini yaşayabilme ve dünyaya kendine özgü bir şekilde temas ve etki edebilme halidir. Keza “Her şeyimiz elimizden alınabilir ama tavrımızı seçme özgürlüğü alınamaz” diyen Viktor Frankl’ı hatırlayalım. Bu tavır işte sana özgü ve seni özgür kılacak olan oluştur.
Kendini sev, sen özelsin, değerlisin, en iyisine layıksın, kimseye ihtiyacın yok, ne istersen yapabilirsin... Bunlar patolojik narsisizmin seküler zikir cümleleri. Bugünün güvensiz, izole, benlik krizindeki bireyine “Kendini sev” demek, hoşnutluğu arttırmak şöyle dursun, benlik krizini derinleştirir. Kendini neresinden tutacağını, sevmeye nereden, nasıl başlayacağını bilemez birey. Bütün zorluklarının üzerine bir de kendini sevememenin ‘başarısızlığı’ biner. Değersizlik, yetersizlik algısı şiddetlenir.
Tatminsiz, hoşnutsuz, arayıştaki bireye tek bir tavsiye verecek olsak, yeni bir şey icat etmeye gerek yok: Bütün felsefi öğretilerin çıkış noktası kendini bilmektir. Kendini bilmek, sadece kendini tanımak, neyi neden yaptığını bilmek değil, aynı zamanda kendini güçlü ve zayıf yanlarıyla, yetkinlikleri ve yatkınlıklarıyla, başarıları ve başarısızlıklarıyla kabul etmektir. İnsan bilmeye kendinden, sevmeye ötekinden başlar.
Devamı: https://t.co/UkMs2ifDCj
2024 pek çoğumuz için zorluklarla, engellerle, yoğun mücadeleyle geçti. Gelecek, getireceği bütün güzelliklerin ve aydınlanmanın yanı sıra; yine belirsiz, yine çalkantılı, yine az çok zorlayıcı olacaktır. Başımıza ne geldiğinden çok, başımıza geleni nasıl yaşadığımızın daha belirleyici olduğunu hiç unutmadan; sağlıkla, zihin açıklığıyla, iç huzuruyla yaşayabildiğimiz bir yıl olsun 2025. Kendi hikayemizi yazabildiğimiz ve yaşanmaya değer bir hayat yaşadığımızı hissedebildiğimiz bir yıl olsun.
İyi yaşam doğru insanlarla karşılaşmaya dayanan olağanüstü bir talihtir.
Başka deyişle kötüdeki iyiyi görebilecek kadar iyiye sahip olanların talihidir. Yani kötüyü başkasına atıp, kendi iyiliğinden kuşku duymayan dedikodu şebekelerinin bile iyi bir yaşam için ufak bir şansı vardır.
Pessoa, sevilmeyi düşünmektir bizi tek yoran, telaşa düşürecek kadar yorar hem de, der.
Yaşadım demek için karmaşık ve zor yollar deneyip muhteşem çözümler üretti insan.
Benim durduğum yerden mevzu daha basit görünüyor!
Hemingway’in dediği gibi, tüm kusurlarınızı bilmesine rağmen, sizin hala muhteşem olduğunuzu düşünen birisinin olması yeter.
Bir kişi yani!
***
(18 Ocak 2024, Pınar Sabancı ile Yaşadım demek için ne yapmalı?
Zorlu Performans Sanatları Merkezi)
Dile tam olarak tercüme edilemeyen duygular, yanlış tercümenin ürettiği düşüncelerle karşılandığından ve başka türlüsünün de mümkün olmamasından ötürü, insan dışarıya olduğu kadar, kendisine de yabancıdır.
İnsan özü itibarıyla iyiyi arayan bir varlık. Örneğin sürekli kötüden, kötülükten bahseden kişiler bile içindeki kötüyü dışarı yansıtarak kendisinin iyi bir insan olduğunun düşünülmesini istiyor gibi gelir bana. İyi bir varlık değilse bile iyi bir insan olmayı arzuluyor diyebiliriz sanırım insan için.
Bir de dışarıdaki iyiyi görebilenler var. Özüne güvenmek budur işte. Hemen her gün iyiden, bilgiden, güzelden bahseden onlarca insanla karşılaşıyoruz.
Özündeki iyiye güvenen, iyi bir insan pozu kesmek için dışarıdaki kötüyü kötülemeye tenezzül etmeyen, içindeki iyiye güvenen özgüvenli insanların çoğunlukta olduğu bir hayatınız olsun.
Montaigne, en yakın dostunu neden sevdiğini söyle anlatır: "çünkü o O olduğundan, ben de ben olduğumdan."
Onca psikolojik ıvır zıvır okumalarına rağmen, sevginin ve aşkın izahati ve yönetilebilirliği yoktur.
Sevdiğimiz kişiyi o "O"olduğu için severiz, biz de "biz" olduğumuz için.
Birbirimizi gerçekten görüyor muyuz, yoksa sadece yansıtıcı olarak mı kullanıyoruz bundan emin olamıyorum. İletişim ikisini de barındırıyor ama görme ve yansıtma bahsinde ölçü kurulamazsa insan ya kendinde mahsur kalıyor, ya da ötekinde. Ya kendinde boğuluyor, ya da ötekinde.
Deneyim kişinin başından geçenlerle tamamlanmıyor, deneyimleşmesi için üzerine düşünmek, hislenmek gerekiyor. İç dünya işe karışmadan, kişinin başından geçenler ucuz bir aksiyon filmi gibi: anlamsız eylemler ve anlam veril(e)mediği için, deneyimlenmemiş an(ı)lar serisi.
Gündelik yaşamda, sıradan olanın, rutinin sırları merak edilmez, önemsenmez. İlgi her zaman yabancı olanın, tuhafın, rutini kıranın, görünürde heyecan verenin peşindedir. Oysa derin düsünce genelde sıradan ve rutin olanin yapısının deşifresindedir.
"Kendinden kopuş, kendine giden en kısa yoldur." diyordu Christian Bobin. Bazen her şeyi bırakmak, seni sen yapan tüm şeyleri terk ederek gerçek sen'e ulaşmak tek yol oluyor. Aşamalı bir vazgeçiş değil tamamen kaybolup en başından bulmak, hafızanın tekrar inşası.
Psikiyatr Dr. Alper Hasanoğlu'yla hayal kırıklığını, acılaşmayı ve bununla baş etme yöntemlerini konuştuk.
Yeni bölüm bugün saat 13.00'te yayında!
@AlperHasanoglu@ilkercanikligil