Egemen sınıfların en büyük ayrıcalığı servetleri değildir.
Hesap vermeden çalıp harcayabilmeleridir!
Halktan fedakârlık isterken milyarları gizlilik perdesinin arkasına saklayabilmek, sınıf iktidarının en çıplak hâlidir.
Harcama yetkisi sadece Erdoğan’a ait olan örtülü ödenekten Mayıs ayında 1 milyar 695 milyon 210 bin TL harcandı.
2026’nın ilk 5 ayında yapılan harcama ise 9 milyar 178 milyon TL'ye ulaştı.
(Sözcü)
Marksist gelenek içinde de güçlü bir eleştiridir;
Eğer bir teori ezilenlerin somut deneyimini görünmez kılıyorsa, o teori ne kadar evrensel görünürse görünsun eksik kalır.
Türkiye’de Kürt sorunu, sınıf mücadelesinin içinde çözülecek bir eşitsizlik midir; yoksa ayrıca tanınması gereken özgün bir ulusal sorun mudur?
TKP birinci cevaba daha yakın duruyor. Kürt hareketi ve ona yakın sosyalistler ise ikinci cevaba.
Tavrımız ve çağrımızdır
Sol kimlikçi bir tartışmanın parçası olamaz. Yurttaşlarımızın etnik ya da mezhepsel kökeni Türkiye’yi aydınlığa, eşitliğe, özgürlüğe, bağımsızlığa, refaha taşıyacak bir mücadelenin doğrultusunu değiştiremez. Şu ya da bu makama gelecek kişinin dünya görüşü, çalışkanlığı, halka adanmışlığı, yurtseverliği, bilgi ve becerisi, dürüstlüğü dışında hiçbir kriterin önemi yoktur.
Bu ülkede etnik ve mezhepsel eşitsizliklerin, ayrımcılığın olduğu açık bir gerçektir. Önemli olan, bu gerçeğe nasıl yaklaşılacağı ve nasıl çözümler üretileceğidir. Kimliklerin birbirinin karşısına konduğu bir taraflaşmanın herhangi bir çözüme yardımcı olması mümkün değildir. Çözüm, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu derin sömürü, ağır yoksulluk ve adaletsizliğin kaynaklarını kuruturken bu eşitsizlik ve ayrımcılığı da birleştirici bir perspektifle ortadan kaldırmaktadır.
Türkiye solu bu çok basit gerçeği unutmuş ve emekçi halkımızı bölen kimlikçi politikaların peşinden gitmiştir. “Alevi Cumhurbaşkanı seçilemez”, “anadili Kürtçe olan bir Cumhurbaşkanı adayını desteklemeyiz” gibi siyasal ve kamusal alanda hiçbir yeri olmaması gereken açıklamalara yol açan da solun kimlikçi siyasetin yarattığı sıkışmadan kurtulamamasıdır.
Bütün bu yalpalamaların ortasında bir kesim sola haksız ithamlarla, genellemelerle düşmanlık geliştirmekte, sosyalist hareketin milliyetçi hezeyanlarla hedef alınması ve günah keçisi ilan edilmesi için kampanyalar düzenlemektedir. Oysa sol, başından beri her tür milliyetçilik ve liberalizm karşısında başka hiçbir hesap gütmeden, yalnızca kendi ideolojik-siyasal ilkelerine ve devrimci hedeflerine sadık kalarak dik dursaydı, bağımsızlığını korusaydı, birlik ve müttefiklik ilişkilerini bu zeminde kursaydı, bugün tamamen farklı bir ülkede yaşıyor olurduk.
Solun tartışılamayacak ilkeleri vardır ve bu ilkeler korunarak çoğalmak, güç olmak mümkündür. Yıllardır söylediğimiz gibi, DEM Parti ve CHP gölgesindeki bir sol ilkelerini gözden çıkarmış bir soldur. Anti-emperyalizm, laiklik savunusu ve kapitalist sömürüye karşı olmak sekterlik ya da küçük düşünme değildir. Tersine, Türkiye’nin geleceği bu ilkelerden hareketle inşa edilecektir.
TKP, çok uzun bir süredir DEM Parti ve CHP gölgesinde sosyalist hareketin gelişemeyeceğini ve bu partilerin peşinden gidilmemesi gerektiğini yüksek sesle ifade etmektedir. Solun bir dönem CHP’ye, sonra DEM Parti’ye, sonra tekrar CHP’ye bel bağlayarak siyaset yapar hale gelmesi bugün toplumun umutsuzluk ve örgütsüzlüğünün en önemli nedenlerinden biridir. Bazı sol kesimlerin DEM Parti merkezli politikaları terk ederek CHP yörüngesinde siyaset yapmasını bir olumluluk olarak görenler, meselenin özünü kavrayamamaktadır. Kuşkusuz DEM Parti ve CHP farklı tarihsel ve ideolojik dinamiklerin ürünüdür. Ancak bu farklılıklar Türkiye’nin sömürüden, zorbalık ve adaletsizlikten arındırılması mücadelesinde sosyalist hareketin bağımsızlığı söz konusu olduğunda önemsizleşmektedir.
İşte bu koşullarda bir kez daha bütün samimiyetimizle çağrımızı yineliyoruz: Düzen siyasetinden bağımsız; devrimci, yurtsever, sermaye karşıtı, emperyalizmin bütün biçim ve kurumlarından kopmuş, Aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi bir solun toplumsal ve siyasal bir güç haline gelmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
"Amalar" ve "fakatlar" bir köşeye bırakılabilirse, sol gerçek bir kimlik kazanacak ve başlı başına bir siyasal güç merkezi haline gelecektir. Solu ilkelerinden uzaklaştıran "en geniş güçlerin birliği" yaklaşımı derhal terk edilmelidir. AKP iktidarıyla mücadele o iktidarın kaynakları iyi teşhis edilerek başarıya ulaşabilir. Tarikatlarla, holdinglerle, NATO’yla, Avrupa Birliği ile hesaplaşmayı erteleyen bir solun “en geniş güçlerin birliği”ni kime ve neye karşı oluşturmak istediği emekçi halk açısından kocaman bir belirsizlik içermektedir. Oysa sol ancak açık, yalın ve tutarlı bir siyasal-ideolojik kimlikle çaresizlik içindeki yoksul halk kesimlerine umut verebilir, seçenek oluşturabilir.
Madem son gelişmelerle birlikte solun kendisine yabancı ideolojik-siyasal zeminlerde mevzi elde etmeye çalışmasının maliyetleri ve çıkışsızlığı açık bir biçimde görüldü, o zaman cesaretle ders çıkarmanın zamanı gelmiştir. TKP geriye dönük tartışma ve ayrım noktalarını bir kenara koyarak tamamen geleceğe odaklanmaya ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazırdır.
Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite
Bu yüzden Türkiye’de TKP ile Kürt hareketi arasındaki ayrım sadece seçim ittifakı ya da DEM Parti meselesi değil; ulusal sorunun ne olduğu konusundaki teorik ayrımdır.
Retorik üstüne retorik, tamamı magazin.
Paylaşan sayfa da içler acısı durumda. Zavallı “sol” kelimesi iyice piyasaya düştü…
Sistematik olarak işçi örgütlenmeleri arttıkça bu tip paylaşımların artması da manidar.
Eski solcu, Marksist, sosyalist Gün Zileli:
"Sol artık bitmiştir. Kirlenmiş berbat bir şey. 100 yıllık tarihi dökülüyor. Bu gün sol iddia etmek biz solcuyuz demek boştur.
Biri sol diye çıksa insanlar enayi değil, yaşanmış şeyler var.
Parti kursam hiç soldan bahsetmem. Başta Lenin olmak üzere, bu işin savunulacak tarafı yoktur. Bırakın solu artık."
Bu tablonun üç temel suç ortağı var: faşizan iktidar politikaları, kolluk gücünün orantısız şiddeti ve özel okul patronaj düzeni.
Bu yapı öğretmeni bir eğitim emekçisi olarak değil, kolay yönetilebilir bir maliyet kalemi olarak görüyor.Eğitim kamu hizmeti değil emek piyasasıdır!
Atama bekleyen ve özel sektörde çalışan öğretmenler, Ankara’da hakları için eylem yaparken yine gözaltına alındı.
“Bakan Yusuf Tekin’e sesleniyorum: Yaşananların sorumlusu, uyguladığınız yanlış politikaların sonucudur.”
Hakkını arayan öğretmenlere yine sert müdahale!
📍Dün Ankara'daki eylemlerinde gözaltına alınan öğretmenler, bugün aileleriyle birlikte yeniden bir araya gelmek istedi
📍Öğretmenlerin bir kısmının konakladıkları otelin önü ablukaya alındı ve Kurtuluş Parkı’na gitmelerine izin verilmedi
📍Kurtuluş Parkı’nda gerçekleşen eylemde aralarında Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak’ın ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Başkanı Eren Edebali’nin de bulunduğu çok
sayıda kişi gözaltına alındı
https://t.co/i8KWjx3UeK
Fayrouz, Lübnan tarihinin kırılma anlarını “masrahiyyat” adı verilen müzikaller biçiminde halka taşıyarak sahneyi bir ulusal bellek alanına dönüştürdü. Bu anlamda o, bir tür Lübnanlı Eva Peron’du...
https://t.co/BhGI1C5M65
Bozkurt işareti yapan bir kadına bakınca bir el hareketinden fazlasını görüyorum. Kendini aşağıda gören ve küçülten bir kadının, bireyi değil itaati; eşitliği değil hiyerarşiyi; emekçiyi değil gücü yücelten bir siyasi sembolle ifade etmesini görüyorum.
Acınası bir vaziyet…
Karşılarında patronlar, devlet gücü, sıkıyönetim ve baskı vardı. Ama tarih gösterdi ki haklar lütufla değil mücadeleyle kazanılır!
15-16 Haziran’ın bıraktığı en önemli ders hâlâ geçerlidir:
Çarkları döndüren sermaye değil emektir.
Solculuk insan doğasına aykırı diyenler, sahip oldukları birçok hakkın nasıl kazanıldığını inkâr ediyor!
Bugün 8 saatlik iş günü, sendikal haklar, iş güvenliği ve emekçilerin elde ettiği birçok kazanım; “önce insan” diyenlerin, bedel ödeyenlerin ve örgütlü mücadelenin ürünüdür.
15-16 Haziran: Tarihi Durduranlar!
56 yıl önce bugün, 15-16 Haziran 1970’te on binlerce işçi fabrikalardan çıkarak sokakları, köprüleri ve meydanları doldurdu. Patronların ve iktidarın sendikal hakları hedef alan saldırılarına karşı yalnızca ekmeklerini değil, örgütlenme haklarını, onurlarını ve geleceklerini savundular. Bu ülkenin gerçek sahiplerinin kimler olduğunu gösterdiler. Üretimi durdurarak sermayeye ve devlete, çarkları döndürenlerin emekçiler olduğunu hatırlattılar.
Devlet sıkıyönetim ilan etti, polis ve askerle saldırdı. İşçiler öldürüldü, yaralandı, gözaltına alındı. Ancak 15-16 Haziran yenilmedi. Çünkü o iki gün, işçi sınıfının örgütlü gücünün tarihe yazıldığı günler oldu.
15-16 Haziran’da işçi sınıfından yükselen ses bugün maden işçilerinin direnişinde, işçilerin grevlerinde, güvencesizliğe ve sendikal baskılara direnen emekçilerin eylemlerinde yankılanıyor.
Gücümüz birliğimizden gelir.
Hak verilmez, mücadeleyle alınır.
15-16 Haziran işçi sınıfının mücadele mirasıdır!
56 yıl önce 15-16 Haziran’da on binlerce işçi yalnızca ücretleri için değil, sendikal hakları, örgütlenme özgürlüğü ve insan onuru için fabrikalardan çıkıp meydanları doldurdu.
- zaman/mekandan bağımsız, mutlak bir “insan doğası” yoktur.
- solculuk “büyük idealler için kendini feda etmek”/ahlak adına kendi zararına olacak işler yapmak” değildir.
- primatların davranışları insana teşmil edilemez, kaldı ki primatların mutlak davranış biçimleri yoktur.
İşçilerin daha fazla öğrenmesi ve bilinçlenmesi
adına mükemmel bir seferberlik!
Sizler de kitaplarınızla destek olabilirsiniz!
RT ederek tüm dostların katılımını
sağlayalım!
Rahmi Koç o meşum fıkrayı anlatıp eski başbakan Binali Yıldırım'ı geh geh güldürdüğü sırada holdinge bağlı bir hastanenin 'Amerikan' hastanesinin açılışını yapıyorlardı.
O hastanenin üzerine kurulu olduğu arazi, emekçilerin konut sorununun, yerel yönetimlerin arazilere çökmesinin, turizm-otel rantının, Körfez sermayesiyle çarpık ilişkilerin, kumarhanelerin, eğitim ve sağlıkta özelleştirmelerin, orman talanının, Koçların, İzmir ticaret burjuvazisinin.. sırayla ve birlikte sahne aldığı...
1969'da gecekondularda yaşayan halktan toplanan paraların otel-kumarhane inşaatlarına aktarılmasıyla başlayan; seçim yılı 2023'te, meydanlarda karşıtlık palavraları atılan Koç Holdinge verilen devasa devlet teşvikiyle bir özel hastane kampüsüne dönüşen Balçova ormanının hikayesi; aslında Cumhuriyet tarihinin yarıdan fazlasına yayılan, 57 yıllık bir Türkiye hikayesi..
Arkadaşımız Emirhan Durmaz (@emrhndrmz) bu hikayeyi çekip çıkardı..