In the sound of this harp, we hear the echo of a culture stretching back thousands of years. Through its poetry, music, art, and intellectual traditions, Iran has made profound contributions to humanity’s shared heritage.
To understand the Iranian people, we must look beyond today’s headlines and appreciate this cultural depth. Brought to life in Sarah Parsaei’s hands, this instrument reminds us of the creativity and the pursuit of beauty passed down through generations.
Have you ever wondered what the music of ancient Persia might have sounded like some 3,400 years ago?
Listen to Sarah Parsaei play the Arjan harp in Tehran, Iran. A historic instrument dating back to around 1400 BC.
Sayın Özçağdaş, yaralanan çocuklarımıza acil şifalar, ailelerine dayanma gücü diliyorum. İşaret ettiğiniz noktayı çok değerli buluyorum. Bu tespiti, sürekliliği olan bir toplumsal ve siyasi sorumluluğa dönüştürmemiz gerekiyor.
Bir çocuğun okulda güvende olması; korktuğunda başvurabileceği bir yetişkinin, dışlandığında kendisini duyacak bir öğretmenin, ailesi çaresiz kaldığında ulaşabileceği bir kamusal desteğin bulunmasını da gerektirir. Güvenlik, çocuğun hayatıyla kurduğumuz ilişkinin bütününde düşünülmelidir.
Pedagojik sorumluluğumuz, çocuklara duygularını tanımayı, çatışmalarını şiddete başvurmadan çözmeyi, yardım istemeyi ve birbirlerinin sınırlarına saygı duymayı öğretebilmektir. Bunun için öğretmenin zamana, desteğe ve uzmanlarla birlikte çalışabileceği koşullara ihtiyacı vardır. Okulun başarısını değerlendirirken çocukların kendilerini ne kadar güvende, değerli ve ait hissettiklerini de sormalıyız.
Elbette bu olayın nedenleri araştırılmadan kesin hükümler kurulamaz. Yoksulluk yaşayan, aile sorunları bulunan ya da psikolojik desteğe ihtiyaç duyan çocukları potansiyel fail gibi görmekten de özellikle kaçınmalıyız. İhtiyacımız olan, çocukları damgalamadan sorunlarını fark edebilen ve zamanında destek sunabilen bir sistemdir.
Burada siyasi sorumluluk somutlaşmalıdır: Her okulun erişebildiği yeterli rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmeti nasıl sağlanacak? Okul, aile, sosyal hizmetler ve sağlık birimleri arasındaki işbirliğinin sorumlusu kim olacak? Bildirilen tehditlerin takibi nasıl yapılacak? Çocukların silaha erişimini önlemek için hangi tedbirler alınacak? Bunlara hangi bütçe ayrılacak ve sonuçları kamuoyu nasıl denetleyecek?
Merkezî yönetimin yükümlülükleri açıktır. Muhalefet de bu yükümlülükleri takip ederken belediyeler, eğitimciler, meslek örgütleri ve ailelerle kalıcı dayanışma bağları kurabilir mi?
Öyleyse şu soruyu birlikte soralım: Çocukları korumak için okuldan mahalleye uzanan, mahremiyeti gözeten, uzman desteğine dayanan ve sorumluları belli bir yerel destek ağı kurulmasına öncülük edebilir misiniz?
Hastane kapısında paylaştığımız acı, bütçede, okulda ve mahallede karşılığı olan ortak bir iradeye dönüşemez mi? Çocukların güvenle ve tok büyümesi, siyasetin her gün hesabını vermesi gereken bir sorumluluk degil midir?
Gençlerin bilgi birikimini, emeğini ve yeni fikirlerini siyasete taşımasını destekleyelim. Çünkü geleceğe ilişkin kararların, o geleceği yaşayacak kuşakların sözüne ve katkısına ihtiyacı var. Soru soran, sorumluluk alan ve öğrendiklerini toplumun yararına sunan her genç ve genç yetişkin siyasetin yenilenmesi için bir umut.
Sevgili Peykan Nebioğlu, bu yolda sözünüzün karşılık bulmasını, emeğinizin değişime dönüşmesini diliyorum. Yolunuz açık, cesaretiniz ve başarınız daim olsun. Her zaman...
Sayın Kaya, bu alanda verilen emeğin ve sürdürülen çalışmaların farkındayım. Sorum şu: İYİ Parti, muhalefetteyken de bu emeği daha güçlü bir toplumsal ağa dönüştürmek için örgütlenme ve iletişim olanaklarını harekete geçirebilir mi?
Kadın örgütleri, barolar, yerel yönetimler ve mahallelerde çalışan gönüllüler arasında sürekliliği olan bağlar kurulmasına öncülük edebilir mi? Bir kadın tehdit altındayken kime ulaşacağını, başvurusunun kim tarafından takip edildiğini bilse; destek verenler de birbirinden haberdar olup koordinasyon içinde çalışsa, mevcut çabaların etkisi büyümez mi?
Siyasi örgütün gücü, toplumun kendi dayanışmasını kurabilmesi için de kullanılabilir. Bunun için iktidarı beklemek gerekmiyor. Devletin sorumluluğunu yerine getirmesini talep ederken, kadınların yalnız bırakılmadığı bir toplumsal örgütlenmeyi bugünden güçlendiremez miyiz?
Gönderdiğiniz bağlantıda geçen kavramları daha önce bu kadar ayrıntılı incelememiştim; bu bilgileri paylaştığınız için teşekkür ederim. Beni asıl kışkırtan ise görsel oldu. Toprağın altındaki o görünmez bağlar, simbiyotik birlikteliği beşeri alanda, toplumsal ilişkilerimiz ve siyasi örgütlenme biçimlerimiz üzerinden düşünmeye çağırdı. Doğadaki bu ilişkiden hareketle kendimize sorabileceğimiz çok şey var: Birbirimize nasıl bağlanıyoruz, bu ağın içinde neyi paylaşıyoruz ve birlikte kimin yaşamını güçlendiriyoruz?
Bu görsel bana toplumun görünmeyen bağlarını düşündürüyor. Ağaçları tek tek görüyoruz; onları toprağın altında birbirine bağlayan ilişkiler ise gözümüzden kaçıyor. İnsanların yaşamını da emeğin, bilginin, bakımın ve dayanışmanın oluşturduğu bağlarla birlikte düşünmek gerekiyor. Buradan toplumsal yaşam için bir soru çıkarabilirim hemen: Birbirimize nasıl bağlanıyoruz ve bu bağlar kimleri güçlendiriyor?
Geçim sıkıntısı yaşayanın, iş arayan gencin, yalnızlaşan yaşlının ihtiyacı aynı değil. Dayanışma, bu farklı ihtiyaçları fark edip bilgiyi, zamanı ve imkânları buluşturabildiğimizde somutlaşıyor. Üstelik herkesin katkısı para ya da güçlü bir çevre olmak zorunda değil; deneyim aktarmak, birini dinlemek, bir sorunun çözümüne emek vermek de ortak yaşamı besliyor. ((Üzerinde çalıştığım son romanımda, bilginin enerjiye dönüştüğü, yatay ve dikey ağlarla örülen bir yaşamda frekansların insan ilişkilerini biçimlendirdiği bir ütopya kuruyorum. Belki de bu görsel, zihnimde filizlenerek edebi sözcüklere dönüşen o dünyaya dokunduğu için bilinç altımı uykusundan uyandırdı.)
Siyasi örgütlenmeyi de buradan düşünmeliyiz. Üyelerin birbirini yalnızca seçim dönemlerinde hatırladığı bir yapı, kalıcı toplumsal bağları nasıl kurabilir? Mahallede dile getirilen bir ihtiyaç ilçe örgütüne, oradan karar süreçlerine ulaşabiliyor mu? Gençler, kadınlar, emekliler yalnızca görev mi alıyor, kararları da etkileyebiliyor mu? Sağlıklı bir örgütlenme, insanların sözünün karşılık bulduğu ve alınan kararların hesabını sorabildiği ilişkilerle gelişir.
Elbette doğadaki bir ilişkiyi topluma birebir uyarlayamayız. İnsan ilişkilerine adaleti, eşitliği ve özgürlüğü katmak bizim sorumluluğumuz. Bir bağın iki tarafa yarar sağlaması bile tek başına yeterli değil; dar bir çevrenin karşılıklı çıkarı, toplumun geri kalanını dışarıda bırakabilir.
Bu yüzden asıl ölçü, kurduğumuz ağların ortak yaşamı ne kadar güçlendirdiği olmalı. Her birimiz, sahip olduğumuz bir imkânı ihtiyacı olanla buluşturarak ve duyulmayan bir sözü ortak karara taşıyarak bunun parçası olabiliriz. Tekrar teşekkürler....
Öztürk Altuğ Bey, “Ya izleriz ya bağlarız” sözünüz, fertlerin yapabileceklerini çok iyi özetliyor. Büyük resmi konuşurken kendi etki alanımızı küçümseyebiliyoruz. Oysa birbirini tanımayan iki yurttaşı ortak bir ihtiyaç ve amaç etrafında buluşturmak, değişimin ilk somut adımı olabilir.
Bu yaklaşımı biraz daha işlevsel kılmak için küçük ama sürekliliği olan pratikler geliştirilebili mi?
• İhtiyaçla katkıyı görünür kılmak: Mahallemizde kim neye ihtiyaç duyuyor, kim hangi bilgisini, zamanını veya imkânını paylaşabilir? İnsanların gönüllü katılımıyla bu eşleşmeleri başlatabiliriz.
• Küçük bir işi birlikte tamamlamak: Bir gence mesleki rehberlik sağlamak, yaşlı bir komşunun dijital işlemlerini öğrenmesine yardımcı olmak veya mahallenin ortak bir sorununu takip etmek… Güven, birlikte sonuç aldıkça büyür.
• Bağlantının devamını getirmek: İki kişiyi tanıştırdıktan sonra “İhtiyaç karşılandı mı, nerede tıkandık?” diye soran bir gönüllü olmak. Köprü kurmak kadar o köprünün işler kalmasını sağlamak da önemli.
• İşe yarayanı paylaşmak: Neyi, nasıl başardığımızı anlatmak; başka yurttaşların da kendi çevrelerinde uygulayabileceği örnekler çoğaltmak.
Bir noktayı da eklemek isterim: Bu ağlarda herkesin hem katkı sunabileceği hem ihtiyaç duyabileceği kabul edilmeli. Destek alan kişinin de söz ve karar hakkı olmalı; böylece dayanışma karşılıklı güvene dönüşebilir.
Belki başlangıç sorumuz şu olabilir: “Bu hafta kimi kiminle, hangi somut ihtiyaç için buluşturabilirim; sonrasında ne olduğunu nasıl takip edebilirim?”
İyileşmenin kendiliğinden yayılmasını beklemek yerine, ona birlikte yol açabiliriz.
Dear Kateri, Over time, we learn that being able to keep a relationship going doesn’t necessarily mean it’s good for us. Always giving in, staying silent, downplaying our hurt, all of this comes at a cost, yet it is so often called “being understanding.” But that understanding should leave room for ourselves, too. The beauty of sharing a life begins where both people can have a voice of their own.
“Arapça şarkıyla da kutlamışlar” diyorsunuz. Bu, yazdığım düşünceyi çürütmek bir yana, tam da söylediğim şeyi destekliyor: “Dillerimiz farklı olsa da özlemlerimiz birbirine çok yakın.”
Benim yazımın mazrufu adalet, özgürlük, barınma hakkı ve dayanışma; müzik ise hangi dilde olursa olsun bu ortak özlemin evrensel sesi. Bütün bunları atlayıp yalnızca “Tarkan” adına takılınca, zarfla yetinen kim oluyor?
Zarf–mazruf benzetmesi güzel; fakat bir metnin içeriğini eleştirmek için önce o içeriği görmek gerekiyor. Saygılar...
Liebe Mitglieder der Berliner Linken, liebe Elif Eralp,
manche Städte verlässt man, ohne jemals ganz aufzuhören, ein Teil von ihnen zu sein. Als ehemalige Berlinerin gratuliere ich Ihnen herzlich zu Ihrem gemeinsamen Wahlerfolg.
Mit diesem Glückwunsch verbinde ich meine Wertschätzung für die Werte, die Sie vertreten: soziale Gerechtigkeit, Solidarität, bezahlbares Wohnen und die gleichberechtigte Teilhabe aller Menschen am gesellschaftlichen Leben. Für mich zeigt sich die Stärke einer Demokratie auch daran, ob Menschen in ihrer Stadt bleiben, eine Zukunft aufbauen und unabhängig von Herkunft und Einkommen in Würde leben können.
Liebe Frau Eralp, ich gratuliere Ihnen als einer Politikerin, die diese Werte mit Überzeugung vertritt und nun die Chance hat, ihnen gemeinsam mit ihrer Partei politische Wirksamkeit zu verleihen. Mein Glückwunsch gilt ebenso allen, die mit ihrem Engagement, ihrer Ausdauer und ihrem Vertrauen zu diesem Erfolg beigetragen haben.
In einer Zeit, in der die extreme Rechte erstarkt, liegt für mich besondere Hoffnung in einer Politik, die soziale Unsicherheit ernst nimmt und ihr mit Solidarität und konkreten Lösungen begegnet. Menschen brauchen eine Politik, die ihnen zuhört, ihre Rechte schützt und im Alltag spürbare Verbesserungen schafft.
Ich wünsche Ihnen die Kraft, Ihren Werten auch in schwierigen Entscheidungen treu zu bleiben und das gewonnene Vertrauen in eine gerechtere, offenere und lebenswerte Stadt zu verwandeln.
Die Hoffnung, die Sie gemeinsam in Berlin geweckt haben, hat auch das Herz einer ehemaligen Berlinerin erreicht.
Pınar Bingöl
(Sanatçı & Yazar)
Altuğ Bey, gençlerle yürüttüğünüz çalışmayı çok değerli buluyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum yürekten. Öncelikle mahalle meclislerinin statüsünün ve karar yetkisinin netleşmesinin, gençlerin katılımını da kalıcı ve etkili kılacak sağlam bir zemin oluşturacağına inanıyorum.
John Harris’in “Okumanın Sonu ve Demokrasinin Çözülüşü” başlığıyla tartışmaya açtığı bağ önemli: Derinlikli okuma, başka hayatları anlamayı, gerekçeleri tartmayı ve iktidarı sorgulamayı besler. Bu anlamda demokrasinin güçlü bir dayanağıdır.
Ama okumak tek başına demokrat olmaya yeter mi? İnsan yalnızca kendi inancını doğrulamak, önyargılarını pekiştirmek için de okuyabilir. Sözlü kültürü düşüncesizlikle, dijital çağı yüzeysellikle eşitlemek de dar bir bakış olmaz mı?
Asıl mesele, hangi araçla karşılaştığımızdan çok, karşılaştığımızı nasıl değerlendirdiğimiz. Eğitim ve sanat insana kendi sorularını kurma cesareti vermiyorsa, sayfalar çoğalırken düşüncenin alanı daralamaz mı?
Sayın Öztürk, örgütü güçlendirme, yerelde çalışma ve siyaseti kişilere bağımlılıktan kurtarma önerilerinizi değerli buluyorum. Ancak geçmiş siyasi deneyimlerin zaaflarını doğru saptamak, geleceğin siyasetini kurmaya yeter mi?
Siyaset uzmanlık alanım değil; ancak farklı siyasi görüşlerin yoğun biçimde konuşulduğu, tartışıldığı ortamların içinde yetiştim. Bugün de bir sanatçı ve yazar olarak, siyasetin insanın yaşamına, düşüncesine ve geleceğine nasıl dokunduğunu anlamaya çalışıyorum. Bu nedenle önerilerinizi okurken zihnimde oluşan soruları sizinle paylaşmak istedim. Bu soruları da ele alarak görüşlerinizi derinleştireceğiniz bir makaleyi ilgiyle okurum; böyle bir tartışmanın hepimizin düşünme alanını genişleteceğine inanıyorum.
1. İlkesiz ittifaklara itirazınız anlaşılır. Ancak farklı toplumsal kesimlerle buluşmanın hangi koşullarda ilkesizliğe dönüştüğünü açıkça tanımlamadan, çoğulculukla çizgisizliği birbirine karıştırmış olmuyor muyuz? “Doku uyumu”nu kim, hangi ölçütlerle belirleyecek? Ortak demokratik ilkeler mi esas alınacak, birbirine benzeyen insanların bir arada kalması mı? Siyasi geçişkenliğe karşı güvencemiz; şeffaf aday belirleme, hesap verebilirlik ve bağlayıcı etik kurallar olamaz mı?
2. Tabanın ihmal edilmesine katılıyorum. Fakat tabanı güçlendirmekle henüz bize güvenmeyen yurttaşlara ulaşmayı neden birbirinin alternatifi olarak kuruyoruz? Verdiğiniz katılım örneği, tek başına dış gruplara yönelmenin sonucunu mu gösterir; yoksa örgütün çalışma biçimini, yönetime güveni ve katılan kişinin gerçekten söz sahibi olup olmadığını da araştırmayı mı gerektirir? İnsanları toplantıya çağırmakla kararın ortağı yapmak arasındaki farkı yeterince konuşuyor muyuz?
3. En temel sorum burada: Kazanmak, “şaşmaz bir ideolojinin” baskınlaşması olarak tanımlandığında, o ideolojiyi paylaşmayan yurttaşların eşitliği ve itiraz hakkı bu başarı ölçütünün neresinde kalıyor? Bir siyasi hareketi değerlendirirken iktidarda kalma becerisine mi, özgürlükleri ve ortak refahı ne ölçüde geliştirdiğine mi bakacağız? Demokratik ilkelerde kararlılık ile değişen dünyadan öğrenmeye kapalı olmak arasındaki sınırı nasıl çizeceğiz?
4. Yerelden örgütlenme öneriniz güçlü. Ancak yereli ilçe binası ve iş çıkışı toplantıları etrafında tarif etmek; bakım emeği verenleri, vardiyalı çalışanları, engellileri ve oraya gelemeyen gençleri dışarıda bırakmaz mı? Mahallede, işyerinde, okulda ve dijital ortamda birbirini tamamlayan katılım yolları kuramaz mıyız? Ayrıca yerelde üretilen önerilerin ulusal politikaya dönüşmesini sağlayacak karar mekanizması ne olacak; yurttaşın sözü hangi aşamada bağlayıcılık kazanacak?
5. Kişisel karizmaya bağımlılık eleştiriniz yerinde. Peki, “partinin mücadelesinin en iyi taşıcısı”nı kim, nasıl belirleyecek? Yine dar bir yönetici çevresi mi? Üyelerin karar hakkı, açık adaylık süreçleri, görev süreleri ve liderden bağımsız işleyen kurullar güvenceye alınmadan, aday tartışmasının adını değiştirmek sorunu çözer mi?
6. Siyasetçilerin sosyal kapasitelerini örgüte yönlendirmeleri gerektiğini söylüyorsunuz. Bu aktarımın kişisel sadakat ağlarına dönüşmesini ne önleyecek? Kaynaklar, görünürlük ve görevler hangi açık kurallarla paylaşılacak? Bir örgütün güçlendiğini, liderinin çevresinde kaç kişi toplandığıyla mı, üyelerinin ona rağmen söz söyleyebilmesiyle mi ölçeceğiz?
7. İlçe örgütlerinin forum, eğitim ve dayanışma alanına dönüşmesini destekliyorum. Ancak tabanın iradesini güçlendirmeyi önerirken yerel çıkar ağlarını “tepeden müdahaleyle” değiştirmek nasıl bir demokratik güvenceye dayanacak? Müdahalenin ölçütünü kim belirleyecek, denetimi ve itiraz yolu ne olacak? Sosyal hareketlerle koordinasyon kurulurken onların bağımsızlığı nasıl korunacak?
Son olarak, önümüzdeki yirmi yılı kazanmayı hedefliyorsak; yapay zekânın dönüştürdüğü emek, iklim krizi, eğitim, sanat, barınma ve derinleşen eşitsizlik bu yeniden yapılanmanın neresinde? Bu alanlarda nasıl bir hayat önerdiğimizi konuşmadan, örgütü hangi gelecek için güçlendireceğiz?
Çok kıymetli bir hatırlatma hocam. Sanatta yaratıcı düşüncenin temelinde de bu vardır: Herkesin baktığı yerde henüz görülmemiş olanı görebilmek… Bazen bir adım yana çekilmek, bazen kendi doğrumuzun dışından bakabilmek gerekir. Tuvalden hayata, insan ilişkilerinden siyasete kadar… Bakış açımız, gördüklerimiz kadar göremediklerimizi de belirler.