Biz, insanlar için yoksulluğa , ülkesi için yolsuzluğa , demokrasi ve özgürlükler için hukuksuzluğa karşı yılmadan mücadele eden namuslu İNSANLARIZ! #senkimsin
4- İlgili makamlarda bulunan kişilerin görevde kalmaya devam etmesi, sadece soruşturmanın güvenilirliğine değil, bizzat idarenin meşruiyetine gölge düşürmektedir.
Halk , maddi gerçeği ve her düzeydeki sorumluları ortaya çıkaracak ; Adil. Şeffaf ve Etkin ,bir soruşturma bekliyor!
1- Sn. @emin_ekmen ‘nin haklı kaygısı idare hukukunun temel ve evrensel bir ilkesini gereğidir
Zira, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 137 ve devamı maddelerinde düzenlenen “GÖREVDEN UZAKLAŞTIRMA”müessesesi, tam da bu tür kritik ve hassas süreçler için ihdas edilmiştir.
SPK, BDDK, İMKB yönetimleri, DDK Başkanı ve 3. Dereceye kadar yakınları bu dolandırıcılılığa bulaşmış bürokratlar ve siyasiler görevlerinde kaldığı müddetçe asrın dolandırıcılığı soruşturulamaz ve aydınlatılamaz.
3-En önemlisi ise, adli ve idari tahkikatın hukuka uygun, tam bir tarafsızlık ve objektiflik içerisinde yürütülebilmesi, kamu vicdanında en ufak bir kuşku ve adalete olan inanç sarsıntısının yaşanmaması için bu tedbirin gecikmeksizin işletilmesi elzemdir.
Gerçek ve samimi bir insan halkları ve onuru savunucusu olan
İoanna KUÇURADİ aramızdan ayıldı.
İnsanlık adına büyük bir kayıp! Hepimize bıraktığı miras şu soruda saklı:👇
“Birbirimizin insanlığını koruyabilecek miyiz?”
#ioannakuçuradi#insanhakları
İNSANIN DEĞERİ KİMİN ELİNDE?
Bugün İoanna Kuçuradi’yi kaybettik.
90 yaşını kutlayamadan..
Babamın 45’şinde öldüğünü söylediğimde, “sen iki katı yaşarsın, olur biter!’’ dedi. Gözlerimdeki yaşları sildi. Bir kitap fuarında sırada denk gelmiştim ona. Sene 1997’de..
Bir filozof öldüğünde geriye yalnız kitapları kalmaz.
Bazen bir soru kalır.
Bir insanın değeri kimin elindedir?
Devletin mi? Mahkemenin mi? Çoğunluğun mu? Paranın mı? Gücün mü?
1936’da İstanbul’da doğdu.
İstanbul Üniversitesi’nde felsefe okudu. Nietzsche ve Schopenhauer üzerine çalıştı. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kurdu. Ömrünün büyük bölümünü etik, insan hakları ve insanın değeri üzerine düşünmeye adadı.
Ama bunlar özgeçmişidir.
Ben onu o zamanlar iki senelik baba acımı elindeki mendilini ve empatisini genç bir kızla paylaşan bir kadın gözüyle gördüm..
Bir düşünürün gerçek biyografisi, bence neyi dert edindiğinde başlar.
Kuçuradi insanı dert edindi.
Değer başka şeydir, değer yargısı başka.
Bir toplum bir şeyi alkışlıyor diye o şey değerli olmaz.
Çoğunluk doğru buluyor diye doğru olmaz.
İktidarlar, kanunlar, zamanlar ve ahlak anlayışları değişebilir.
Ama insanın değeri çoğunluğun oylamasına bırakılamaz.
Ben hekimim.
Bu yüzden onun düşüncesini en çok hastane koridorlarında anlıyorum.
Bir insan kapıdan girer.
Adı vardır. Çocukları, korkuları, yarım bıraktığı hayatı vardır.
Sonra birkaç dakika içinde başka bir dile çevrilir:
“62 yaşında erkek.”
“Diyabetik.”
“Böbrek yetmezliği.”
“Yatak 14.”
İnsan dosyaya dönüşür.
Etik tam orada başlar!
Dosyanın arkasındaki insanı hâlâ görebiliyor musun?
Çünkü insanı öldürmeden de insanlığından eksiltebilirsiniz.
Aşağılayarak.
Susturarak.
Emeğini ucuzlatarak.
Hastalığını maliyet kalemine, ölümünü istatistiğe çevirerek.
Modern dünyanın cambazlığı bu..İnsanı görünmez kılmak.
Bir iş kazasında on kişi ölür; “10” olur.
Bir savaşta bin çocuk ölür; “1000” olur.
Oysa ölümün matematiği yoktur.
Çünkü ölen tek bir insanın evinde bıraktığı boşluk, onu sevenler için yüzde yüzdür.
Bir toplumun uygarlığını yalnız zenginliğiyle, yollarıyla, binalarıyla ölçemeyiz.
Başka bir ölçü …
İnsanına ne yaptı?
Çocuğuna, kadınına, işçisine, hastasına, yaşlısına, mahkûmuna, göçmenine, kendisine benzemeyene ne yaptı?
Çünkü insan haklarının gerçek sınavı sevdiğimiz insanların haklarını savunmak değildir.
Bizden olmayanın hakkını da hak sayabilmektir.
Bugün ise değer yokluğundan çok değer yargısı bolluğu içinde yaşıyoruz.
Bir fotoğraftan, bir siyasi görüşten, bir kimlikten, bir pasaporttan, bir cümleden insan hakkında hüküm veriyoruz.
Etiket büyüyor.
İnsan küçülüyor.
Kuçuradi’nin bütün felsefesinden bana kalan en sade cümle belki şudur:
Etiketten önce insanı gör.
Bugün İoanna Kuçuradi öldü.
Ağladım epey.
Sevindim de..
Hala insanım…
Ama filozofların tuhaf bir ayrıcalığı var..
Kendileri gider, soruları kalır.
O soru bana miras gibi..
Birbirimizin insanlığını koruyabilecek miyiz?
Çünkü uygarlık bazen büyük bir şey değildir.
Senden daha güçsüz biriyle karşılaştığında gücünü onun aleyhine kullanmamaktır.
Bir hastaya adıyla seslenmektir.
Sevmediğin insanın hakkını da savunabilmektir.
Kalabalık birini taşlarken taşı yere bırakabilmektir.
Ve herkes bir insanı kimliğine, hastalığına, parasına ya da fikrine indirgediğinde:
“Ama o da insan.” diyebilmektir.
O insandı..
İnsanın gittikçe sayıya, etikete ve çıkara dönüştüğü bir çağda bize inatla insanı hatırlattığın için teşekkürler.
Sine Aras Akten
@devapartisi lideri @alibabacan : “Yolsuzluk sadece devletin parasını çalmak veya rüşvet almak değildir. Bir kişinin devletin gücünü ve imkânlarını kendisi, partisi, yakınları veya belli bir grup için çıkar sağlamak amacıyla kullanması da yolsuzluktur, haksız kazançtır.”👇
Hazır herkes infial hâlindeyken, yolsuzluk yapan herkesin -kim olduğuna bakmaksızın- hesap vermesi konusunda fikir birliğindeyken…
Neler geniş anlamıyla YOLSUZLUK ve HAKSIZ KAZANÇ kapsamına girer, bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Bu vesileyle, belki herkes kendisini ve çevresinde olup bitenleri gözden geçirir:
1. Bir kişinin devletteki görevini ve sahip olduğu yetkiyi kullanarak kendisine, akrabalarına veya arkadaşlarına çıkar sağlaması YOLSUZLUKTUR.
2. İmar planlarını, inşaat haklarını veya devlet arazilerinin kullanım biçimini, belli kişi veya şirketlere kazanç sağlayacak şekilde değiştirmek YOLSUZLUKTUR.
3. Devlet arazilerini, ruhsatları, izinleri, teşvikleri, lisansları veya devletin diğer imkânlarını sadece belli kişilere çıkar sağlayacak şekilde kullandırmak YOLSUZLUKTUR.
4. Bir işin, iznin veya ruhsatın verilmesi karşılığında hediye, ayrıcalık, siyasi destek veya başka bir menfaat elde etmek YOLSUZLUKTUR.
5. İhaleleri gerçek rekabet ve yarışmadan kaçırmak için davet veya doğrudan temin yoluyla yapmak, baştan birileri kazanacak şekilde hazırlamak, işi adrese teslim hâle getirmek YOLSUZLUKTUR.
6. Devletin veya belediyenin araçlarını, binalarını, çalışanlarını ve diğer imkânlarını bir parti veya kişisel işler için kullanmak YOLSUZLUKTUR.
7. Bazı kişi ve grupları, siyasi düşüncesi, kimliği, inancı, bölgesi veya aidiyeti nedeniyle devletin imkânlarından ayrıcalıklı olarak yararlandırmak YOLSUZLUKTUR.
8. Yolsuzluğu gördüğü hâlde bunu gizlemek, soruşturulmasını engellemek veya yolsuzlukları denetlemesi gereken kurumların çalışmasını engellemek YOLSUZLUKTUR.
9. Kamu görevinden ayrıldıktan sonra, yasal sınırlamaları ihlal ederek, denetlediği sektör ve kurumlarda görev almak ya da görev sırasında edindiği bilgi, belge veya nüfuzu kişisel veya ticari çıkar sağlamak için kullanmak YOLSUZLUKTUR.
Tekrar altını çizmek gerekiyor:
Yolsuzluk sadece devletin parasını çalmak veya rüşvet almak değildir. Bir kişinin devletin gücünü ve imkânlarını kendisi, partisi, yakınları veya belli bir grup için çıkar sağlamak amacıyla kullanması da yolsuzluktur, haksız kazançtır.
Örneğin, devlet gücünü kullanarak sağlanan menfaat karşılığında, bir evi gerçek değerinden daha düşük bir değerle almak da yolsuzluktur.
Bir siyasetçi, yukarıda sayılan davranışları yolsuzluk olarak görmüyorsa ve bunlarla samimi ve etkili şekilde mücadele etmiyorsa, “Yolsuzluğa karşıyım” demesinin tek başına bir anlamı yoktur.
Bugünkü yazı: Oğullar, kızlar, damatlar, gelinler ve fonlar
https://t.co/aLvhxsUP0v
AK Parti gençlik kollarından gelen 28 yaşında genç bir adam Muhammed Yarız.
O meşhur şarkıdaki gibi soralım: 25 yaşında yüz binlik araba nereden geldi bu para?
Jeti 2025’de 19,5 milyon dolara, yatı ise Mayıs ayında 14,5 milyona almışlar.
Jetle ilk Umre seferleri yapılmış. Yatla da bir yaz tatili nasip olmuş.
Peki nasıl almış bu yatı ve jeti?
Finans işiyle uğraşan biri herhalde çıkarıp nakit olarak kasadan vermemiştir diye düşünürken ilginç bir bilgi ulaştı:
Bu jetin ve yatın finansmanında Vakıf Katılım kredileri kullanıldı.
Faizsiz finans patronları yat ve jetleri için de faize bulaşmayacak kadar hassasiyet göstermiş anlaşılan.
Ama hassas oldukları konuları biraz karıştırmışlar.
Şimdi hikayenin biraz daha derinine inelim.
Vakıf Katılım’ın Genel Müdürü Mehmet Ali Akben. Akben 2023’ten beri orada.
Peki bundan önceki işi neydi?
BDDK Başkanıydı. Sekiz yıl boyunca.
Akben’in BDDK Başkanlığı döneminde verilen önemli izinlerden biri de bugün fon krizinin merkezindeki Tera Grubu’nun bankası içindi.
Tera Yatırım Bankası’nın kuruluş izni 27 Ekim 2021’de, faaliyet izni 7 Nisan 2023’te verildi.
Her iki kararda da BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in imzası var.
Ama Tera Yatırım Bankası’na izin veren BDDK Kurulu’nda Akben’den başka tanıdık bir isim daha vardı:
Mustafa Balcı.
Mustafa Balcı’nın oğlu İskender Balcı ise fon krizinin en acayip hisselerinden Özata Denizcilik’in bağımsız yönetim kurulu üyesiydi.
Tera Portföy’ün beş fonunun Özata’nın fiili dolaşımdaki hisselerinin bir ara yüzde 95,9’una ulaştığı dönemde şirket yönetimindeydi.
İskender Balcı yalnızca eski BDDK Kurul üyesi Mustafa Balcı’nın oğlu değil.
Bir de kayınpederi var:
Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik.
Yani fon krizinin sembol şirketlerinden Özata’nın yönetimindeki isim, Tera Yatırım Bankası’na izin veren BDDK Kurulu üyelerinden Mustafa Balcı’nın oğlu, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı.
2025’de bu özel jetle umre yapanlar arasında Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin de olduğu iddia ediliyor.
Kaya, bu skandalda adı geçen pek çok kişi gibi 2014 sonrasında AK Parti içindeki tasfiyelerle kendine iktidarda geniş bir alan bulmuş isimlerden.
Bu yıllarda iktidar içindeki frenler zayıflarken, Türkiye’de iktidarı dışarıdan denetleyen mekanizmalar da giderek zayıfladı.
Güç ve maddi imkanlarla insanları birbirine bağlayan ve sınırlandıran dava da artık eskisi kadar heyecan verici gelmemeye başladı.
Toplumu ikna için daha az çaba, daha az tebliğ, daha az İslamcılık ama daha fazla aile, imkanlar arttığı için daha fazla bireysel kurtuluş için Umre ziyareti.
Cihattan vazgeçmiş insanlar çekirdek ailelerini kalkındırmayı farz bildi.
Oğullar, kızlar, damatlar, gelinler, dünürler….
Belki de yaşadığımız sadece bir fon krizi değil. Bir nepotizm krizi.
‘Muhammed’in kızı Fatıma da olsa’ hırsızın eli kesilmediği sürece, ne AYM önündeki intiharlar biter, ne de üç-beş günde servetlerini binlere katlayanların sonu gelir.
Arşı titreten bu ‘soyan soyana düzeni’ne son vermekten daha acil bir milli güvenlik sorunu düşünemiyorum.
Sn.meslektaşım @GizayDulkadir’in hukukçu teşhisi!👇
“Bugün İmamoğlu’nun tutukluluğuna giden yol, Demirtaş’ın, Kavala’nın tutuklanmasından, KHK’lılara yönelik yargılamalardan başlayan bir sürecin ürünüdür. Bu kararlarla hukuk güvenliğinin ortadan kalkmış olmasının bir sonucudur.”
İki gündür şu açıklama konuşuluyor. Üzülerek görüyoruz ki, yıllardır CHP’yi yöneten Kılıçdaroğlu’nun “hukuk güvenliği” ilkesinden dahi haberi yokmuş.
Kılıçdaroğlu bu açıklamasında kendisine göre bir “suç tipi ayrımı” yapmış. Bu ayrımı yaparken Türkiye’de yalnızca siyasi görüşleri yüzünden tutuklu olanların varlığını da kabul etmiş.
Bir ülkede bazı muhalifler, yalnızca siyasi görüşleri yüzünden tutuklanabiliyorsa, orada hukuk güvenliği ortadan kalkmış demektir.
Hukuk güvenliğinin ortadan kalktığı yerde hukuksuzluk, önce ilk mağdura benzeyenlere, sonra kısmen benzeyenlere en sonunda ise bu gidişatı engelleyemeyen herkese sirayet eder. Tam da bu nedenle anlatılır o meşhur “Ermeniyi dövdürtmeyecektik” hikayesi.
Bugün İmamoğlu’nun tutukluluğuna giden yol, Demirtaş’ın, Kavala’nın tutuklanmasından, KHK’lılara yönelik yargılamalardan başlayan bir sürecin ürünüdür. Bu kararlarla hukuk güvenliğinin ortadan kalkmış olmasının bir sonucudur.
Suçlamaların, isimlerin değişmesi, bu yargılamaların altındaki “siyasi” gerçekleri değiştirmez.
📍Kars - Kağızman- Günindi köyü ( Kers)
Çocukluk hatıralarının dün gibi yeni ve canlı olduğu bahçemiz.
Ağacın dalları gökyüzüne doğru ne kadar yükselse de kökleri de bir o kadar derine doğru .
Yeni adli yılın; yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının güçlendiği, savunma hakkının kısıtlanmadığı, hukuki güvenliğin tesis edildiği, AYM ve AİHM kararlarının eksiksiz ve ayrımsız herkes için hemen uygulandığı adil bir dönem olmasını diliyorum.
#AdliYıl#Hsk
Türkiye, Avrupa insan hakları sistemine zorla girmemişti, zorla da orada tutulmuyor. Siyasi irade çıkmak istiyorsa çıkabilir. Kimse, kimsenin elini tutmuyor.
Fakat çıkmak, geçmişte üstlenilmiş hukuki yükümlülükleri geriye dönük olarak ortadan kaldırmaz. Bir sözleşmenin altına imza atmış ve bir mahkemenin yargı yetkisini tanımışsanız, bunun gereğini yapmak zorundasınız. Ahde vefa ilkesi bunu gerektirir.
Sistemden çıkarız diye parmak sallamak veya hoşunuza gitmeyen kararları “siyasi güdümlü” ilan etmek mevcut hukuki durumu değiştirmemektedir.
Türkiye bugün İHAS’a taraftır ve İHAM kararları Türkiye bakımından bağlayıcıdır.
Yarın sistemden çıkmaya karar verilmesi, bugün uyulması gereken kararları hükümsüz kılmaz; keza Osman Kavala’nın, hakkında verilen bağlayıcı İHAM kararlarına rağmen tutulmaya devam edilmesini de hukuka uygun hâle getirmez.
Kibir ve hırs gibi duygular ile bir dizi laf arasında unutuluyor olabilir: Tutulanların her biri bir insan. Aileleri, sevdikleri, yaşam planları var. İnsanların hayatını, yerine getirilmeyen mahkeme kararları ve siyasi polemikler arasında tüketmeye kimsenin hakkı yok.
Sistemden çıkıp çıkmamak siyasi tercihinizdir, hukukun gereğini yapmak ise yükümlülüğünüz. İnsanları serbest bırakın.
AİHM Büyük Dairesi’nin bugün açıkladığı Kavala/Türkiye (No. 2) kararı, yalnızca Osman Kavala’nın tahliyesine ilişkin bir karar değil. Türkiye’de ceza yargılamasının sınırları bakımından çok daha kapsamlı ve önemli tespitler içeriyor.
Mahkeme özellikle şu noktaların altını çiziyor:
📌Barışçıl toplantılara katılmak, sivil toplum faaliyeti yürütmek, insan hakları ihlallerini belgelemek, gazeteci, akademisyen veya diplomatlarla görüşmek gibi Sözleşme’nin koruduğu faaliyetler; somut ve kişiselleştirilmiş bir bağ kurulmadan ağır bir suçun deliline dönüştürülemez.
📌Bir toplumsal olay sırasında başkalarının şiddete başvurması, kendisi şiddete katılmayan veya şiddeti teşvik etmeyen kişinin barışçıl toplantı hakkının korumasını ortadan kaldırmaz. Ceza sorumluluğu kolektif değil, bireyseldir.
📌Ceza kanununun (bilhassa terör kanunlarının) öngörülemez biçimde genişletilmesi ve suçun maddi-manevi unsurları yerine varsayımlardan hareket edilmesi, meseleyi yalnızca “delillerin takdiri” olmaktan çıkarıp adil yargılanma hakkı sorunu hâline getirebilir.
📌📌Kararın belki de en dikkat çekici taraflarından biri ise AYM bireysel başvurusunun etkililiğine ilişkin değerlendirme.
📌AİHM, AYM’ye bireysel başvurunun kural olarak tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olduğunu koruyor. Ancak somut olayda yıllarca sonuçlandırılmayan başvurular, bağlayıcı kararların uygulanmaması ve başvurucunun sekiz yılı aşan kesintisiz özgürlükten yoksun bırakılması karşısında, AYM kararının daha fazla beklenmesini başvurucudan istemiyor.
📌Yani bir hukuk yolunun yalnızca kâğıt üzerinde mevcut olması yeterli değil; zamanında ve fiilen etkili bir giderim sağlayabilmesi gerekiyor. AİHM bu noktada uygulanmayan AYM kararlarına (Can Atalay ve Tayfun Kahraman) atıf yapıyor.
📌Büyük Daire ayrıca, yargılamadaki ağır sakatlıkların belirli koşullarda yalnızca AİHS m.6’yı değil, mahkûmiyet sonrasında devam eden özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka uygunluğunu da etkileyebileceğini kabul ediyor. Bu noktada 5. maddenin ihlaline de karar veriyor.
📌Ve bütün tabloyu AİHS m.18 açısından birlikte değerlendirerek ceza soruşturması, tutuklama ve mahkûmiyet sürecinin hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında Sözleşme’de öngörülmeyen bir amaç taşıdığı sonucuna ulaşıyor.
Tüm bu nedenlerle, Kavala/Türkiye (No. 2) kararını yalnızca tek bir kişinin dosyasına ilişkin okumamak gerekiyor.
Karar; ceza sorumluluğunun bireyselleştirilmesi, korunan faaliyetlerin suç deliline dönüştürülmesinin sınırları, AYM bireysel başvurusunun etkililiği, yargı bağımsızlığı ve ceza hukukunun kişileri susturma veya cezalandırma amacıyla kullanılmasının Sözleşme bakımından sonuçları açısından Türkiye hakkında verilmiş en önemli Büyük Daire kararlarından biri olmaya aday.
⚖️ Arrêt de Grande Chambre : Kavala c. Türkiye (n° 2)
➡️ La Cour européenne des droits de l’homme juge qu’il incombe à la Türkiye de libérer immédiatement M. Kavala et d’effacer les conséquences de sa condamnation
🔗 Communiqué de presse : https://t.co/hICQsNw8Oc
Yasaklar, kapanan yollar, örülen duvarlar, brandalar...
Bir zirve için girilen bu olağanüstü hal nedir Allah aşkına? Bir iktidar kendi halkından bu kadar korkar mı?
Sayın Erdoğan, siz Trump ile Külliye'de bir kare fotoğraf vereceksiniz diye bu millet bunca eziyeti çekmek zorunda mı?
Şunu asla unutmayın: Bizim milletimizin onuru, NATO'dan da Trump'tan da büyüktür.