Hicri’nle terbiye olan gönüllere bir yudum su
Ne anlar kaktüs, yağmura açılan avuçlardan.
Yağmur değmeyen kalpler anlamaz
Bir damlanın nasıl rahmet olduğunu
Nasipsiz gönüller de bilmez
Bir secdenin nasıl cennet koktuğunu.
İndim Nemrut dağından
İçtim Kevser ırmağından
Gönlümde açan papatyalar
İbrahim’i ateşe atan kim
Yüreğin kor bir ateş
Eyyüb sabrı versin yaradan varmı daha çilekeş
Vücudunu Lime lime eden kurtlara
Bir sitem bile etmedi o kuruyan dudaklara
Kardeşden öte dost mu olur
Leyla’sını kaybeden mecnun olur
Kibrin meyvesi şeytandan olur
Yusuf’u kuyuya atan kim
Hak ile uslansın bu virane gönül
Ben ne gülüm nede bülbül
bıçakla bilendi o eğilmez başı
Korkusuzca teslim olan İsmail misin
Ben bir kulum dışım kırılmaz çeliktendir
Kırılmışsa kalbin hikmeti olan tekdir
Ne dağların yüküdür ne dünyanın kahrıdır
İnsanı en çok yoran içindeki hasrettendir
Nice fırtınalar gördüm devrilmedi direğim
Bir çift gözün yokluğuymuş meğer en büyük eksiğim.
Dünya dediğin bir gölge gelir geçer iz gibi
Kaldı gönlüm kapında terk edilmiş ev gibi.
beklemek dedikleri şey
öyle şiirlerdeki kadar güzel değil
bir ömür boyu açık bırakılmış kapı gibi
her gelen ayak sesine yerinden sıçrayan kalptir
ve en çok da
kimseye belli etmeden
her gece biraz daha eksilmekmiş.
Kalpte iz bırakan şey yalnızca duruşlar da değildir
o duruşların ardındaki samimiyet, merhamet ve vefadır.
Çünkü bazı insanlar bir ömür yanındadır
bazıları ise bir ömür içinde.