Başta SPK olmak üzere denetleme görevi olan kamu kurumlarının görevlerini layıkıyla yerine getirmemekte ısrar etmesi yüzünden finansal piyasalarda istenmeyen sonu��larla karşılaşma riski her gün biraz daha artıyor.
Bu işlerin para piyasası fonlarına sıçraması çok riskli. Denetimsizliğin yaratacağı tahribat kaybedilecek parayla da sınırlı kalmaz ve uzun vadede piyasalarda kalıcı sorunlara yol açar.
Siyasiler ve bu işi denetlemekle sorumlu kurumlarda çalışan görevliler ihmallerinin yarattığı risklerin ne kadar büyük bir problem olduğunun farkında bile değiller. Ama çok yakında hepsi öğrenir. Kaybeden ise yine vatandaşlarımız olur.
Sermaye piyasalarında uzun süredir devam eden ve göz yumulan manipülasyonlar artık taşınamaz noktaya geldi.
Denetimsizlik ve liyakatsizlik hem ülkemizi hem vatandaşlarımızı bir defa daha büyük zarara uğratıyor.
Sermaye Piyasası Kanununun 107. Maddesi’nin 1. Fıkrası’nda işlem bazlı piyasa dolandırıcılığı karşısında ne yapılması gerektiği açık bir şekilde yazıyor. Bunun gereği zamanında yapılsaydı onlarca milyar TL buharlaşmazdı.
İşin daha kötüsü benzer dolandırıcılıkların hâlâ sürmesi ve bunun kayıpları artıracak olması.
İvedilikle sermaye piyasalarına kapsamlı bir müdahale yapılmalı, yasalar uygulanmalı ve güven sağlanmalı. Yapılan zararların telafisi mümkün olmasa da daha büyük tahribatın önüne geçilmeli.
Devlet ciddiyeti ve ülkenin onuru hiçbir siyasi ikbal uğruna ayaklar altına alınamaz.
Bahçeli’nin ağzından İmralı’da villa yapıldığını, fakat Öcalan’ın “statüsü” olmadığı için oraya geçmek istemediğini öğrenmiş olduk.
Eğer terörle mücadelede hedeflere ulaşılmışsa ve terör örgütü sahada yenilmişse, neden iktidar Öcalan’a kravat takıp, ondan resmi bir muhatap yaratmaya çalışıyor?
Maalesef ortada makul bir strateji veya Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarını gözeten bir devlet aklı yok. Nedeni ise oldukça basit: Meclis’te en az 400 vekille anayasayı değiştirmek ve seçimi kazanmak.
Kendi siyasi çıkarlarını milletin onurunun önüne koyan bir yönetim anlayışıyla Türkiye hiçbir temel meselesini çözemez. Hukukun üstünlüğünü, adaleti, devletin itibarını seçim hesaplarına feda eden bu yaklaşımın ülkeye getireceği şey barış değil, her alanda istikrarsızlık ve ağır bedellerdir.
Türkiye bu keyfiliğe, ilkesizliğe ve popülist pazarlıklara mahkum değildir.
Açıklanan Yeni Orta Vadeli Program (OVP) başarısızlığın ifşasıdır. Yine gerçeklerden kopuk hedefler, yine temenniden ibaret rakamlar...
Adına program dedikleri ancak içinde gerekli olan hiçbir özelliği barındırmayan bu politikalar Türkiye’yi hiçbir yere götüremez.
2028 için %13,5, 2029 için %9 enflasyon hedefi koymuşlar. Mevcut politikalar, seçim ekonomisi hazırlıkları ve TL’nin suni biçimde aşırı değerli tutulmasıyla bu hedeflere ulaşılması iktisadi olarak imkânsızdır. Açıkça ifade edeyim: Bu yönetim anlayışıyla 2029’da enflasyonun %90 olma ihtimali, %9 olma ihtimalinden çok daha yüksektir.
Ekonomi kağıt üzerindeki temennilerle, makyajlı hedeflerle yönetilemez.
Ciddiyetten uzak bu tablolar sadece devletin kurumsal itibarını zedelemiyor, faturayı her gün daha da yoksullaşan halkımıza ödetiyor.
Yıl 2013!
Köprü ve otoyolların özelleştirilmesi gündeme geldiğinde Erdoğan gelen teklifi reddetmiş, "Bu ihaleyi onaylarsam vatana ihanet ederim" demişti.
Yıl 2026!
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kararıyla Boğaz köprüleri ve otoyollar özelleştirme kapsamına alınıyor.
Aradan geçen 13 yılda Erdoğan'ın fikrini değiştiren ne oldu?
Bu kararın arkasında ne bir plan ne bir strateji var. Ülkenin kaynaklarını hunharca tüketen iktidar büyük bir çaresizlik içinde gözünü bir defa daha geleceğimize dikti.
Ekonomik buhranı çözmek yerine elimizdeki değerli varlıkları elden çıkararak yol alınmaya çalışılıyor, kaynaklarımız ziyan ediliyor.
Şayet bu yanlış kararda ısrar edilirse garanti gelir otuz yıl boyunca başkasına akacak ve bu açığı kapatmak yine vatandaşa kalacak.
Yeni bir eğitim yılı başlamak üzere. Herkes telaş içinde, kimse mutlu ve umutlu değil. Öğretmenler geçim derdiyle, öğrenciler gelecek kaygısıyla boğuşurken aileler kara kara okul masraflarını nasıl karşılayacaklarını düşünüyor.
Niteliksizleşen devlet okulları ve fahiş özel okul ücretleri arasına sıkışan orta sınıf, çocuklarına iyi bir eğitim sağlayabilmek için adeta yoksullaşıyor.
Bu kısır döngü kırılmazsa hem yetenekli gençlerimiz heba olacak hem de Türkiye’nin büyüme potansiyeli kalıcı biçimde sekteye uğrayacak.
Türkiye'de piyasalar kuralsızlık ve denetimsizlik yüzünden "Vahşi Batı" usulü bir kumarhaneye döndü. Yatırımcının korunmadığı ve denetimin işlemediği bu sistem piyasayı üretken bir sermaye alanı olmaktan çıkardı.
Gelişmiş piyasalardaki "yüksek risk, yüksek getiri" ezberi Türkiye’de işlemiyor. Son 30 yıllık veriler, borsaya bağlanan birikimlerin risksiz tahvil ve bono getirilerinin gerisinde kaldığını gösteriyor.
Kötü ekonomi yönetimi ve reel sektörün potansiyeline ulaşamaması nedeniyle risk alan vatandaş cezalandırılırken, hisse senedi yatırımları faiz getirisi karşısında güdük kalmaya mahkûm ediliyor.
Devlet manipülasyonları engellemediği ve piyasada istikrar sağlamadığı sürece, fonlar ve hisseler üzerinden kurulan tezgâhlar yüz binlerce iyi niyetli insanın servetini yutmaya ve büyük bir toplumsal tahribat yaratmaya devam edecek.
Türkiye’de küçük bir kesimin elinde ciddi miktarda finansal servet var. Bu kesim faizden devlet garantisiyle büyük paralar kazanıyor. Üç yıldır ortalama yüzde 20’nin üzerinde dolar getirisi elde ettiler.
Bu dünyanın hiçbir yerinde kolay kolay kazanılabilecek, risk almadan elde edilebilecek bir gelir değil. Türkiye bu geliri çok dar bir kesime aktarıyor. Milli gelirimiz sabit olduğuna göre milli gelir içerisinden servet sahibi insanlara çok büyük bir pay verirseniz geri kalanlara küçük bir pay kalır. Peki bunun bedelini ödeyenler kim?
Beyaz yakalılar, mavi yakalılar. Yani yaşamlarını sürdürebilmek için çalışması gereken insanlar. O grubun gelirini kısarak servet sahibi çok dar bir kesime gelir aktarıyor bu sistem.
Ekonomi yönetimi bir defa daha hatalı hesap yaparak ABD-İran Savaşı'nın geleceğini, Hürmüz Boğazı'ndaki dengeyi ve petrol fiyatlarını yanlış öngördü.
Gelinen aşamada İran çok büyük bir zafer kazanmanın eşiğinde. ABD ise ağır bir yenilgi aldı. İran gittikçe daha cesur davranıyor, taleplerini artırıyor. Mevcut şartlarda petrol fiyatlarının artma riski devam edecek.
İçi boş iyimserlikten vazgeçip gerçeklerle yüzleşmeli ve buna karşı hazırlık yapmalıyız.
Vekaletini halktan alan, o vekalete sadık kalmalıdır. Partisi ne olursa olsun her milletvekilini bu yasaya “hayır” oyu vermeye davet ediyorum.
Çerçeve yasa yarın Meclis’te oylanacak. “Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli” denilen bu yasa bir oldubittiye getirilerek milletimize dayatılıyor.
Geriye tek bir yol kalıyor. O da milletin iradesini Meclis’te temsil eden vekillerin “hayır” oyu vermesi. Halkın istemediği, vicdanlarda derin yara açacak bir yasaya evet demek, halkın vekaletine ihanet etmektir.
Türkiye maalesef çok yanlış bir yolda ilerliyor.
Etnik milliyetçilik yapan bir grup bütün enerjilerini bir terörist liderine itibar kazandırmak, ona alan açmak üzerine harcıyor. İnsanların ilk sorması gereken soru niye Selahattin Demirtaş değil de Öcalan’a alan açmaya çalışıyorlar?
Türkiye bu süreçle demokratikleşemez. Ulus devlet kavramını hepimizin savunması lazım. Eğer biz ulus devlet olma özelliğimizi kaybedersek bundan tüm etnik gruplar çok zararlı çıkacaktır.
İddialara göre içeriğini yalnızca Erdoğan, Kalın ve Öcalan'ın bildiği "Çerçeve Yasa" bu hafta Meclis'e geliyor.
Milletvekillerinden doğru düzgün görmedikleri ve tartışmadıkları bir yasayı oylamaları istenecek. Görünen o ki partisi ne olursa olsun, milletvekillerinin pek bir önemi kalmamış. Önemli olan, "cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli" diye arsızca bir açıklama yapabilen İmralı tarafı olmuş.
Üzülerek görüyorum ki bazı muhalefet partileri, tıpkı komisyon sürecinde olduğu gibi bu yasaya olumlu yaklaşıyor.
Türkiye’nin bugün bulunduğu durumda kapalı kapılar ardında hazırlanmış ve oldubittiye getirilmiş bir metinden ne barış ne demokrasi ne de kalkınma çıkar. Bu ülkenin öncelikli problemleri ortadayken gündeme af tartışmaları sokuluyor. Ortada bir tesadüf yok çünkü milletin gündemi başka, iktidarın gündemi başka.
Bir kamu hizmeti olan eğitimin çöküşünü görmezden gelip "ev satın, çocuk okutun" diyerek bireysel fedakarlık reçetesi yazmak vicdana sığmaz.
Mesele ailelerin yeterince fedakârlık yapmaması değil, bir zamanlar belirli bir niteliğe sahip olan eğitim hizmetinin artık yerlerde sürünmesidir. Son yirmi yılda, başta devlet okulları olmak üzere, eğitim giderek planlı olarak vasatlaştırıldı.
Üstelik "iyi okulları" kazanan gençleri de mezun olduklarında daha iyi bir gelecek beklemiyor. Bu çocuklar işe başladıklarında emeklerinin ve niteliklerinin karşılığını alamıyor. Bu yüzden ailelerin yaptığı fedakarlık çoğu zaman kendi çocuğunu ülkeden uğurlamakla sonuçlanıyor. Sorun yalnızca eğitimin niteliğinin düşmesi değil, bu ülkede niteliği ödüllendiren bir ekonominin daha doğrusu sistemin kalmamış olmasıdır.
Cumhuriyet'in ilk yıllarından 2000'li yıllara kadar amaç da izlenen politikalar da bu yüzden farklıydı. Aileler varını yoğunu satmıyor, devlet kendi öğrencisini kendi kaynağıyla gerektiğinde dünyanın en iyi kurumlarına gönderiyordu. Bugün ihtiyacımız olan, vatandaştan bir fedakarlık daha beklemek yerine, milli eğitim politikasını Cumhuriyet'in kurucu ilkeleri ışığında yeniden kurmaktır.
Ali Babacan:
"Çocuğunuz iyi bir okul kazandıysa, oturacak bir daireniz varsa o daireyi satın, çocuğunuzu okutun.
Neyiniz var, neyiniz yoksa eğitimine harcayın.
İlim Çin'de de olsa gidip ö��renin. Bilimden ve eğitimden hiçbir zaman sakınmamak lazım. Dünyada başarılı olan ülkeler, bilim ve teknolojide ileri olan ülkelerdir."
Orta Doğu‘da yayılmakta olan savaş bizi çok yakından ilgilendiriyor. Ekonomimiz kırılgan ve bu bizim için konuyu çok daha hassas hale getiriyor.
Küresel ekonomiyi sarsacak üç çok kritik gelişmenin arifesindeyiz.
1️⃣ Hürmüz Boğazı’ndan sonra Kızıldeniz‘den de petrol çıkışına dair sorunlar yaşanabilir.
2️⃣ Çin'in krizin başında azaltmış olduğu petrol ithalatını eski seviyelerine yükseltmesi gündemde.
3️⃣ Amerika'nın stratejik rezervlerini piyasaya sürmeye devam etmesi mümkün değil.
Trump zamana karşı yarışırken İran'ın pazarlık gücü ise süre uzadıkça artıyor. Zaman daralıyor, gerilim birikiyor.
Tüm bunların sonucunda dünya ekonomisi çok ciddi bir petrol ve hammadde felaketine doğru sürükleniyor. Önümüzde iki seçenek var. Ya dünya ekonomisi uçurumdan aşağıya düşecek ya da Amerika ekonomiye verilen zararı daha da büyütmeden geri adım atacak.
Eğer bu geri adım çok yakın bir sürede gerçekleşmezse enflasyondan çok daha ciddi problemlerle karşılaşacağız. Dışarıdan doğrudan yatırım çekemeyen, yerli sermayeyi yurt dışına kaçıran, yanlış politikalar yüzünden ihracatı baskı altında olan ülkemiz olası bir küresel resesyonda çok ağır zarar görecektir.
Emeklilerimize ve dar gelirli çalışanlarımıza ödettirilen bedeller hiçbir işe yaramayacak, üç yıldır sürekli yoksullaştırılan bu kesimler çok ani bir şekilde daha ağır bir yoksulluğa mahkum edilecekler.
Son günlerde bazı sosyal medya hesaplarında çıkan haberler nedeniyle kısa bir açıklama yapmak istiyorum.
Her zaman olduğu gibi ülkemin sorunlarını bizzat vatandaşlarımızdan dinliyor ve çözüm üretmek için çalışıyorum. Ancak çok yalın ve net bir şekilde belirtmek isterim ki, yakın gelecekte herhangi bir siyasi partiye kat��lmayı düşünmüyorum.