Bizi tüketen iç titreten sabah ayazları, huzursuz eden köpek havlamaları veyahut zamansız bozulan cinnet sebebi dolap menteşesi değildi. Bizi tüketen bunları yürek sızısına meze edecek kadar bed durumdaki ruh-i metabolizmamızdı.
Şöyle bir tezat söz konusu:
İnsanları olduğu kabul edenler asla olduğu gibi kabul edilmeyecek kişilerdir. Kişi ne kadar sertse aldığı darbe karşıdakinin o kadar canını acıtır ve bu durum tekrarlanmaz. Ne kadar yumuşaksanız o kadar daha fazlası gelecektir. Ve bu bir zayıflıktır.
Gel gelelim böyle bir durumda nasıl dosdoğru bir değerlendirme yapılabilir? Bu ölçütler ışığında insanı değerlendirmek için biraz hissetmek biraz da kendini tanımak yeterlidir. Kendinin biraz hayvan biraz insan olduğunu göremeyen kişi hiçbir hayvani insani davranışı ayırt edemez.
İnsan olabilmekten kasıt asla hatasız olmak değildi. Çünkü insan gibi davranışları komplike bir varlığın iradesinin boyutu büyük ölçüde bir yanılsamadan ibaret. İçine doğduğumuz koşullar, dürtülerimiz, kısıtlarımız vs. gibi birçok etmen dışında kalan kısım ancak irade sayılabilir
Ama tabii ki hayvan da olmadığımız için o az biraz gerçek irade ile ne yaptığımız önemlidir. Niyetimiz ne, aklımızın kapasitesiyle değiştirebilir ve geliştirebilir bir yönümüz varken görmezden mi geliyoruz, önem sıramız etiğe göre mi saf çıkara göre mi?
Düşmanlarının kendilerinn bir yansıması olduğunu anlamayacak kadar salak, aynı koşullara sahip olmayanlardan aynı sonuçları bekleyecek kadar ebleh, bir şeyi kavramaya çalşmak yerine onu mesnetsiz yargılarla karalayp bir kenara fırlatmanın basitliğine sığınacak kadar beyinsizsiniz
Fark edildi mi boşluk
Başta biraz hoşluk
Sonrası hüzünlü loşluk
Yaşam üç gün
Yarın ve bugün
Yazılmış dün
Güzellik görülür
Istırap çekilir
Payitaht üç günde yıkılır
Boş ve loş gün gelir
Hoş olur dirilir
Koşullar, koşullar
Evladiyelik travmalar
Bir arayışta
Yanlıştan doğruya doğru
Sendelemişsin,
Yanlıştan uzakta, tebrikler
Fakat doğrudan da ırakta
Sen en kötü yerde,
Hiçbir yerdesin
Sen hor dalgaların damlası olmamak pahasına
Okyanusun bilmem neresinde
Mavide değil gridesin
Yaşamak, hayat nehrinde suya kapılıp kendini koyvermek değilmiş meğer. Ne kadar yorucu ve sancılı da olsa zaman zaman su ile mücadele etmek, bazen kıyıdaki bir dala tutunup nehri seyretmek, bazen umarsız akıntıya karşı yüzmek, bazen batıp çıkmak imiş. Zamanı hissetmek böylesiymiş
İnsan, kendisini dünyaya adapte etmeye yetecek kadar hayata dair inançlarını diri tutmalı. En azından umrunda elle tutulur birkaç şey bırakmalı. Çünkü araf yani nötr duygudurum uzadıkça cehennemden yani depresyondan daha feci bir işkence olabilir.
Fakat bu deprem umarım sizi iyi bir mimar yapmıştır. Öyle ki bu yapıyı inşa eden tek mimar siz değilsiniz ve diğerleri ne yaparsan yapsın siz doğru olanı yapmak zorundasınız çünkü yapının tek kalıcı konuğu sizsiniz. Yoksa bu inşa ve yıkım bir döngü halinde devam edecektir.
Hayatı yükselen bir yapıya benzetecek olursak: Çeşitli yerlerinde, özellikle daha alt katmanlarında boşluklar kalmış yapı en küçük bir depremde dahi sallanır.
Hatta bazen bir depreme bile gerek olmayabilir. Bu boşlukları doldurmak, yapı yükseldikçe zorlaşır. Bir noktadan sonra tek çözüm ise ciddi bir depremle yapının yıkılması, tekrar inşa edilmesidir.