Osman Şimşek HEP SUSTU
Herşeye şahid oldu ancak SUSTU
O SUSTUKÇA KİM KAZANDI?TAVAN ; M özcan Cevdet Barbaros Ekrem M Yeşil
O SUSTULCA KİM KAYBETTİ?
Biz TABAN
öğretmenler
Çiftçiler
Ev hanimlari
İşçiler
Memurlar
Mağdur mazlum ;Çocuklar
Yaşlı lar
Hastalar
Bir topluluk içinde;
Palyaco KANTER
Travel Kemal
Kolpa Albaycocuk Ozsoy
Kasa Naci boga
Möz Kainat imami
Yesil emlak
Villalar krali cevo
Mikser hamdo
Kıvrak Kurucan
Beleşçi molla damat
Ciftlik delisi Resid varsa;
O grub sadece Antep baklava ikram etse
Bile
O gruba O topluluga birak girmeyi!
KAÇ KAÇ KACCCCC…
Bu kadar kötü arkadaş ile
Baklava yemek icin bir araya gelsen
SENİ de bozarlar
Ya Yalanci olursun
Ya Sahte rüya ile Para toplar iç edersin
Ya da ağlar ağlar yine Para dilenirsin!
Bunlarin elinin deyip kirlenmeyen
Birsey kalmadi.
Icraatlari kötü
Kötülerden UZAK DURALIM!
Stop the Deportation of Tuğba Koç – She Faces Immediate Arrest and Persecution in Turkey - Kampanyaya imza ver! https://t.co/J6iTZzXj4K @Change aracılığıyla
10 Ekim 2025
MUHTEREM KARDEŞLERİM,
Bir süredir Hocaefendinin olduğu iddia edilen ikinci bir vasiyetinin iptali için açılan dava konusunda gelişmeleri kamuoyuyla paylaşma işi bazı sıkıntılardan dolayı gecikti. Kaldığımız yerden bilgi vermeye devam etmek adına aşağıdaki hususu sizinle paylaşmak istedim.
Bu süreçte bazı insanlardan davayı geri çekmek için ciddi baskılar yapıldı. Bu baskılar sonuç vermeyince, bana son zamanlarda ilginç bir mektup gönderildi. Aşağıda kopyasını göreceğiniz mektup, takdir edeceğiniz gibi baskı ve tehdit adına olayı başka bir boyuta taşımış, hiçbir çizgi tanımayan bir seviyeye çıkarmıştır. Bütün Dini, Hukuki, Evrensel İnsan Hakları değerleri çiğnenerek yazılan bu akıl almaz içerikli mektup bir ekip çalışması olduğu izlenimi vermektedir.
Bunun ötesinde mektubun ulaştırılması da ilginç bir şekilde yapılmıştır. Mektup bana New Jersey’de ikamet eden bir arkadaşım vasıtasıyla geldi. Bu arkadaşım ise Avrupa'da ikamet eden edebiyatçı yazar bir arkadaşın tarafıma ulaştırılmak üzere kendisine gönderdiğini ifade etmiştir. Mektubu yazdığı söylenen arkadaşın telefonumu bildiği ve beni 40 yıldır tanıdığı halde mektubu New Jerseydeki arkadaşım üzerinden göndermesi tuhaf ve ilginç olmuştur. Her iki arkadaşla da telefonda konuşup bunun sebebini sorduğumda, ikisinin de farklı şeyler söylemesi olayı daha da garip bir hale sokmuştur. Avrupadaki arkadaşın mektubu yazdığını kabul etmesi ancak mektubun altına ismini yazmamış olması da ayrıca anlam veremediğim bir konudur.
Hizmet kamuoyunun bütün bunları bilme hakları olduğunu düşünerek, tarafların bu konuyu Hizmet kamuoyuyla paylaşmaları gerektiğini düşünüyorum ve buna davet ediyorum.
Mektup:
- Bana dolambaçlı yollarla ulaştırılması,
- İsimsiz, imzasız olması,
- Muhteva olarak operasyonel olması yönleriyle başka mektuplarla benzerlik göstermesi açısından oldukça düşündürücüdür.
Bunu siz Hizmet insanlarının takdirine havale edip mektubu paylaşıyorum:
@Canan_Kaftanci Vay be bu kanallarıda dinliyorlarmış ya... Bence iyi bir gelişme. Sadece bu tarz kanalları bşz dinleyip biz oynuyoruz diye üzülmüştüm. Ama sorun şu ki bu kanallarda bu kötü gidişatı engelleme adına o kadar uyarılar yapılmıştı ki umursamamışsınız. Bari sonrası için kulak kesilin..
Madde mana ile, kaimdir.! Öz çürüyünce, kabuk kendini koruyamıyor, çöp oluyor.! Ruh çıkınca, organizma kadavra oluyor.! Güven sarsılınca, meydan” özü olmayan söz harmanı oluyor.! / Gerçekten GÜVEN darbesi, askeri darbeden çok daha tehlikelidir.! Güven” ALGI ile, temsil edilmez.!
Hiçkimsenin itiraz etmeyeceği, kimsenin sorun yaşamadığı, üzerine tartışmadığı, genel ve ortak değerler üzerinden muğlak bir açıklama yapıp asıl tartışma konusu olan mevzuları teğet bile geçmemeyi başardığı halde sanki çok mühim bir açıklama yap-MIŞ GİBİ bir hava verebildiği için tebriği hak ediyor.
Kıymetli dostlar,
İki ay önce Elegance TV’de, “vasiyet” konusunda Heyet’in açıklamasını bekleyeceğimi ve ondan sonra bazı düşüncelerimi paylaşacağımı söylemiş; ayrıca, bu konuda İcra ve Meşveret Heyetlerinin beraberce hareket etmesi, gerçek bir iştişare ile hakikatin ortaya konması ve tarafların rızasının alınması gerektiğini ifade etmiştim. O programdaki sözlerimi Heyet’teki büyüklerimle ve çözümde tesiri olabilecek insanlarla yazılı olarak da paylaşmıştım. O günden itibaren Heyet’ten ağabeylerim ve aktif hizmet temsilcisi arkadaşlarım da dâhil olmak üzere pek çok kimse ile görüştüm. Moda tabir ile “iç hukuk yolları” adına bütün sebeplere başvurdum. Genelde benden, yapılan açıklamalarla yetinmem ve sükût etmem istendi. Heyet’e çalışma imkânı verebilmek için söz verdiğim programı sürekli tehir ettim.
Heyhat ki bu süreçte ben sükût etsem de bazı kimseler en mübarek toplantıları bile gıybet ve iftiralarla kirletmekten geri durmadı. Sadece Mesih Ağabey’e hakaret edenlere karşı yazdığım tek X mesajından dolayı trol ordusu da yine saldırıya geçti. Kerameti kendinden, entelektüelliği kliğinden menkul sözde Asenalar ve köken dedektifliğinin hâsıl ettiği zanları hakikat gibi satan iftira makinesi nebbaşlar bir kere daha iftira ve hakaretle örülü hezeyanlarını saçtılar. Onlara yanıt verip seviyesizliklerine düşmeyeceğim. Fakat Hizmet gönüllülerine bir vefâ borcu olarak gereken tavzihleri yapacağım.
Hadi onlar A’râf 176’da tarif edilen mahlûk gibiler, üzerlerine varsan da kendi hallerine bıraksan da öfkeyle solur ve diş gösterirler. Ya ka(h)raman statüko zabıtlarına ne diyeceksiniz; bunlar da hem halka arkadaşını “Yedinci kat semadaki yıldız” gördüğünü iddia ederler hem de utanmadan onun başına ahlaksız birinin "cübbe"sini geçirmek için üst üste videolar çekerler. Evet, bunları yaparken de size sürekli “sükût” mesajı, ricası ve hatta “bölücü olarak yaftalanma” tehdidi gönderirler.
Aslında çok da garipsemiyorum; hayâ duygusunu yitiren birinden her şey beklenir. Zaten, verdiğim sözü tutmak adına yapacağım Cumartesi günkü programın anonsuna yapılan yorumlar, sonrasında daha da saldırganlaşacaklarını gösteriyor. Olsun; dilim döndüğünce ve mazlumlara zarar vermeden doğruları anlatmaya çalışacağım.
Ekteki mektubu sizlerle de paylaşmaya karar verdim. Bunu, vasiyet hadisesinden ve yukarıda bahsettiğim görüşmelerden önce, gerçekleşmeyen bir “beraber görüntü verme” daveti üzerine yazmış ve Ramazan’dan az evvel Ali Heyet’e göndermiştim.
Bir kere daha kasemle ifade ederim ki, Allah’ın rızasına uygun gördüğüm şeyleri yine O’nun hoşnutluğuna muvafık bulduğum zamanlarda -masumlara da zarar vermeme hassasiyetiyle- zarureten söylüyor ya da yazıyorum. Hiç kimsenin ajandasına göre hareket etmiyorum. Mektuptaki “mübâhele” teklifim, bütün müfterîler için geçerlidir.
14 Haziran Cumartesi günü, Youtube ASM kanalı’nda buluşmak üzere…
***
Not: Mektubun resmini ekliyorum; fotoğraftan yazı okumanın zorluğunu düşünerek, metnini de aşağıya kaydediyorum.
***
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ
“Hükümdar, ‘Onu bana getirin!’ dedi. Hükümdarın elçisi gelince, Yusuf (as) şöyle dedi: “Sen önce dönüp efendine soruver: O ellerini kesen kadınların zoru (maksadı) neydi? Şüphesiz benim Rabbim, onların fendini çok iyi bilir.” (Yusuf, 12/50)
***
Muhterem ağabeylerim,
Geçen Pazartesi günü Said Kaya ağabeyim telefon etti, heyet-i aliyyenizin bilgisi dâhilinde aradığını ve hâdim arkadaşlarımızın bir ricasını iletmek istediğini belirtti. Cevdet ağabey ile bir araya gelmemizin ve bir yemek/iftar esnasında bir video çekerek bunu kamuoyu ile paylaşmamızın bazı fitnelerin ve dedikoduların önünü alacağını, böyle bir teşebbüsün aktif hizmetteki kardeşlerimizi çok rahatlatacağını söyledi. Cevdet Ağabeyin bu teklifi memnuniyetle karşıladığını ve bizi ailece yemek ya da iftara kendi evine davet etmek istediğini belirtti.
Öncelikle Hizmet’in selameti adına fikir çilesi çeken, böyle bir teklifi müzakere eden, girişimde bulunan ve beni davet eden herkese tek tek teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak halis niyetlerinizi sürpriz ve hesapsız lütuflarıyla mükâfatlandırsın.
Doğrusu serlevha yaptığım ayet-i kerimeyi boş bir kağıda yazıp cevap olarak gönderseydim kifayet eder ve isabetli olurdu. Hayır, kimseyi “melik” yerine koymuyor, kendimi de Hazreti Yusuf’a benzetmiyorum. Fakat malumunuz olduğu üzere, Kur’an kıssaları da evrensel mesajlar verir; zaman, zemin ve şahıslar üstüdür; içerdikleri hakikatler bizler için de bağlayıcıdır. Dolayısıyla, davetinizi emir telakki ederim; bununla beraber, ona icabetin asgari şartını ilahi beyanın açıkça ortaya koyduğunu da hatırlatmak isterim.
Aziz ağabeylerim,
Asım beyin programındaki sözlerim üzerine belki de Hizmet tarihinde hiç benzeri görülmemiş bir karalama kampanyasına maruz kaldım. Maalesef, o çirkin kampanyaya heyetinizin bazı fertleri öncülük ettiler. Hemen Hocaefendi’nin ardına saklanıp oradan ateş etmeye giriştiler; sanki ben Hizmet’in şahs-ı manevisini, Hocamızı ve heyetin tamamını hedef alıyormuşum gibi algı oluşturdular. Hazreti Yusuf’a Mısır’ın kadınları -haşa- ahlaksızlık isnat etmişlerdi, Yusuf Nebi de Melik’in davetini kabul etmeden önce bu iftiranın itiraf ve özrünü istemişti. Heyhat ki, aslında beni yakından tanıyan, o programdaki hiçbir sözümün yalan olmadığını pek iyi bilen, kimleri ve neyi kastettiğimi anlayan ama -denilenleri tekzip edemeyeceği ve onlara cevap da veremeyeceği için- şahsımı karalama yolunu seçen insanlar, hakkımda fuhuş isnadında bulunmaktan çok daha beter bühtanlara başvurdular; “Pakrudini, hain, ajanlaştırılmış, Hocaefendi’ye ihanet etmiş, Hocamızın mektuplarını yanında götürüp ona şantaj yapacakmış, Cemaati bölmek için iktidarla anlaşmış, bipolar hastası” gibi daha ne iftiralar ne iftiralar attılar.
Emin olun, insanlar “Hakkınızda bunlar söyleniyor!” dediklerinde inanamadım, hatta bir iki insanı azarladım, “Bu Hizmet’in önündeki büyüklerimiz böyle şeni’ bir iş yapmaz ve öyle alçakça gıybet ve iftiralara tenezzül etmezler!” dedim. Bunun üzerine dört bir taraftan, bizzat ya da Zoom üzerinden yapılmış olan toplantıların ses kayıtları gönderildi. Üzüntü ve hayretimi ifade edemem. Ben karalansam ve insanlar nazarında sıfırlansam ne olacak ki? Fakat sevk ve idaresinde öyle müfterilerin de bulunduğu bir hareketin başarılı olması imkânsızdır. “Melikin atiyyelerini matiyyeleri taşır!” hakikati, hepimizin malumu ve marufudur. Bu dava Allah’ın davası ise -ki buna inandık ve inanıyoruz- içine düşülen çukur çok büyük ve hepimizi yutacak kadar derindir. İşte en çok da buna üzüldüm.
Önce Youtube’da bir kanalda o iftiraları ses kayıtlarından dinletip cevaplarını vermeye niyetlendim. Bunun Hizmet gönüllülerini daha çok üzeceğini ve zalimlerin eline koz vereceğini düşünerek vazgeçtim. Muhterem Hocamızı ziyaret edip onun huzurunda müfterilerle yüzleşme yolunu seçtim. Muhterem Hocaefendi her zamanki gibi mülayemet ve şefkatiyle karşıladı; “Ben sevimsiz hırıltılara kulağımı kapattım, siz de öyle yapın; fırtınayı melteme dönüştürmek lazım.” dedi. Ben de bütün o iftiraları Allah’a havale edip yine müspet hareket sergilemeye çalıştım. Dallas’ta birkaç programa gidip “ayrılık gayrılık yok” mesajı verdim. Daha sonra yaz ve kış kamplarına katılıp dünyanın Hizmet’e ihtiyacını anlattım. Allah biliyor ki, fitneye alet olmamak için elimden gelen her şeyi yaptım.
Neylersiniz ki, daha üç ay önce iki ayrı ülkeyi ziyaret eden iki üyenizin, cevap veremedikleri ısrarlı sorular karşısında yine hakkımda aynı iftiraları tekrar ettiklerini, “ajanlaştırılmış” bühtanıyla başlayıp “Daha burada açamayacağım neler var neler!” dediklerini öğrendim. Önce yine inanmadım, “O, belki evvelki sene, hadisenin sıcaklığı ile olmuş bir konuşmadır!” diye düşünmeye zorladım kendimi. Fakat, o meclislerde hazır bulunanların gönderdikleri ses kayıtları hüsnüzannımda yanıldığımı ortaya koyuyordu.
Allah’a yemin ederim ki ben bu davaya bir an bile ihanet etmedim; hiçbir zaman başkasının elemanı ya da aleti olmadım. Neylersiniz ki, özellikle Cevdet abi ve MY hocayı kaynak göstererek, heyetin (bazı) üyeleri iftiralarına devam ediyorlar. Yirmi kişinin birden yarım saat beni karalamaları neticesinde muhterem Hocamızın ağzından ancak alabildikleri “Demek ki onun niyeti başkaymış!” cümlesini bin türlü tevil etmeleri yetmiyor, mezkûr iftiraları da seslendiriyorlar. Oysa Hocaefendi bir mürşit idi, bazen tebşîr bazen de inzâr ile terbiye etmeye, kimi zaman cemal kimi zaman da celal tecellîleri ile bize yol göstermeye uğraşırdı. Üç haftalık bedelli askerliğe gittiğimde daha ilk hafta sonu telefon etmiş “Osman hoca, herkesin şafağını annesi veya sevdiği sayar, senin şafağını da ben sayıyorum!” demişti. Ruhunun ufkuna yürümeden yaklaşık iki ay önce, kendisini en son ziyaretimdeki şefkat, sıcaklık ve iltifatlarına oradaki arkadaşlar şahit oldular. Bu türlü iltifatlarını yazsam kitap olur. Diğer taraftan, iyi bir kul olabilmemiz için serdettiği ikaz, tenbih ve hatta ahiret buutlu tehditlerini saysam, onlar da bir cilt oluşturur. Hal böyleyken, onun takdirlerini ademe mahkum edip hakkımızda olumsuz görünen bir sözünü dünya kadar büyüterek aleyhte kullanmak ve onu bir kısım iftiralara mesnet yapmak ne kadar ahlaki?!.
Burada şu cümleyi yazmak zorundayım: Şayet Hizmet haricinde başka bir yere boynum bağlı ise, ajanlaştırılmışsam, Pakrudini isem, Hocaefendi’ye ihanet etmişsem, Cemaati bölmek için herhangi birileri ile anlaşmışsam…” Bütün bunlar üzerine mübâheleye hazırım. Bu iftiraları seslendirenleri mülaaneye çağırıyorum. Böyle olmadığını çok iyi bildikleri halde iftira edenleri de Allaha havale ediyorum.
Hocamızın mektuplarından benim sorumlu olduğum 22 sene içerisinde, Zat-ı alilerine gönderilip bana teslim edilen ya da kendilerinin okuyup dosyalamam için verdikleri yaklaşık 40000 (kırk bin) mektup oldu. Onların her birini ayrı bir emanet bildiğimden, bir çocuğun çizip gönderdiği resmi bile atmadım. Hepsini klasörlere yerleştirip istiâb haddini tamamlayan her klasörü Hocamızın ana binadaki odasının çatı katına depoladım. Daha iki ay önce M. Yeşilyurt hoca telefon edip sorduğunda da telefonla bir iki mektubun yerini tarif ettim. Mektupların oradan hiç ayrılmadığını ilgilileri iyi biliyorlardı.
Vazifeyi devredince Herkul şifrelerini vermediğim şeklinde anlamsız bir iftira seslendiriyorlar. Herkul’den kendim istifa ettim, neden bendeki evrakı teslim etmeyeyim ki! Ayrıca bütün şifreler ve ilgili resmi evraklar bende değil Tarık beyde idi, ben ayrılınca da o göreve devam etti. Dahası bendeki sesli ve görüntülü malzemeyi daha o gün Gökhan hocaya teslim ettim -kendisine sorabilirsiniz- ve muhterem Hocaefendi’ye de bu konuda tekmil verdim.
Burada bütün iftiraların doğru cevaplarını sayıp dökerek vaktinizi almak istemiyorum. Sadece şunları da bilmenizde fayda mülahaza ediyorum; tezkiye-i nefis değil tahdîs-i nimet babından hatırlatacağım: Muhterem Hocaefendi’nin sohbetlerini, yazılarını, şiirlerini -bir talebenin yapması gerektiği üzere- hep kendimin gibi gördüm. Allah’a sonsuz hamd ederim ki, O, -Hazreti Üstad’ın ifadesiyle- Hocamızın eserlerine kendi malım gibi sahip çıkma, kendim telif etmişim ve bizzat yazmışım nazarıyla bakıp neşrine ve ehil olanlara iblâğına çalışma hissi lütfetti. Ona gereğince talebelik yapamadım ama ona ait işleri hep bir ibadet neşvesiyle yaptığımı söyleyebilirim. Bazen bir sohbet videosundaki tek bir kelimenin tashihi için yarım saat uğraştığım ya da birkaç şiirin hecelerinin sayımı, bir yazının kontrolü için saatlerce çalıştığım hiç az değildir.
Halkaya dâhil bulunduğum yaklaşık 25 senenin 17-18’inde pazarım, tatilim, dışarı hayatım hemen hemen hiç olmadı; her gün saatlerce bilgisayarın başında Hocamıza ait işlerden biriyle uğraştım. Bunları da -inşaallah- bir nefis tezkiyesi ya da -haşa ve kella- bir minnet olarak değil, hissiyatımı beyan için kaydediyorum. Yoksa ne yapmış olursam olayım, Hocamızın ve Hizmet’in hakkını ödeyemem.
Bu konudaki duygu ve düşüncemi tam ortaya koyması açısından ifade etmeliyim ki, onun eserleriyle meşguliyeti fakirhanemizin bereketi saydım. Aslında tebyiz işini talebe arkadaşlarımla beraber yapabilirdim. Fakat onlar zaten bir şekilde Hocamıza hizmet ediyorlar. “Evdekiler de nasiplensin!” diye her makalenin ya da sohbetin hiç olmazsa birkaç sayfasını kendim okuyup evdekilere daktilo ettirdim. Muradım, evimizin bir "Nur Fabrikası" olması ve Hocamızın eserlerinin neşrine vesilelik yapmasıydı.
Bu arada, ekseriyetle yazıların mukabelesinden sonra Hocamız para verdi. Bir taraftan Zat-ı alilerinden iltifat görmenin ve hediye almanın hazzını duydum; fakat sanki o yazıların tebyizine mukabilmiş gibi bir his uzaktan içime gelince, onun hüznü ilk hazzı bastırdı. Onun lütfettiği paranın hemen hemen bütününü veya daha fazlasını “muavenet” olarak mağdur ve muhtaçlara gönderdim. Muhterem Hocamızın işlerini bedel karşılığında yapmış olmamak için onun mutfağından -onun bizzat eliyle verdikleri müstesnâ- bir hurma bile yememişimdir, yemişsem parasını tasadduk etmişimdir. -Buna haram dediğim ya da böyle davranmayanları kınadığım zannedilmesin, ben bir hissimi ifade ediyorum.- Orada kaldığım süre zarfında, oturduğum evin kirasını daha bursumu elime almadan ödedim, verilen miktar kira kesilerek hesaplandı. Öyle davrandım çünkü özellikle Zât-ı alilerinin işlerine mukabil dünyevi hiçbir ücret istemedim, beklemedim.
Dairede kalmak, yine Hocamızın eserleriyle ve Hizmet’in işleriyle meşgul olmak isterdim. Hele böyle bir dönemde şehir şehir, ülke ülke dolaşıp kardeşlerimize mânevî destek sunmayı arzulardım. Fakat böylesi nasipmiş. Şimdi bir Amerikan üniversitesinde “Director of Muslim Life” pozisyonunda çalışıyorum. Yukarıda bahsettiğim üç ay önceki iftiraları da duyunca artık iyice içime ve okuldaki işime kapandım. Hiçbir programa gitmiyor ve hiçbir kimseyle de görüşmüyorum. Okuldaki -hiçbiri Türkçe bilmeyen- yüz öğrenci ile meşgul oluyorum. Burada üç beş öğrenciye Allah’ı (Subhanehu ve teala) ve Peygamberimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirmeye çalışırken ahirete yürümeyi umuyorum.
İnşaallah, can emanetini teslim edeceğim ana kadar, yanlış tevil ve yorumlara sebep olabilecek hal, söz ve davranışlardan kaçınacak, Hizmet aleyhine tuzak kuranlara alet olmaktan uzak duracak ve elden geldiğince uhuvvet, vifâk ve ittifak ruhunu korumaya çalışacağım. Yukarıda da dediğim gibi, davetinizi de emir sayarım; problemin şahsi olmadığını ve Hizmetin selameti adına zaruri gördüğüm hususları huzurunuzda da anlatmayı isterim. Lakin bana atılan onca iftira ortada dururken ve kendilerine hakkımda yalan söylenen Hizmet gönüllülerinden de bir özür dilenmemişken, davetinize icabet etmem Hak katında zillet ve zulüm olur.
Muhterem ağabeylerim,
Bu kardeşiniz önemli değil. Ne yazık ki, olan Hizmet’e oluyor. Şahsi hesaplar ve ekipçilik bu mübarek dairenin temelini dinamitliyor. Biliyorum ki, sizin durduğunuz yerden işler farklı gözüküyor ve söyleyen de ben olunca bu cümleler tamamen tesirini yitiriyor, belki de bu üslubum bile üstenci ve kibirli algılanıyor. -Ne diyeyim, kalbimi de işlerin künhünü de Allah biliyor.- Öyle de olsa, ahiretteki hesap endişesiyle bunları yazdım.
Hepinizin bu Hizmet dairesinde çok emekleriniz var. Bu kardeşiniz de Hizmet’i sizlerden öğrendi, adlarınızı senelerce destan kahramanlarının isimleri gibi zikretti. Allah sizinle bir örgü ve bir dantela ortaya koydu. Heyhat, her bencillik, haksızlık ve zulüm o örgü ve dantelanın ip ip dağılmasını netice verecektir. Sizler “ârif” insanlarsınız. Bütün bu ifadelerimi saygısızlık saymamanız istirhamıyla, şu ayet-i kerimeyi -işaret babından- hatırlatarak sözlerimi noktalayacağım:
وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّتِي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِن بَعْدِ قُوَّةٍ أَنكَاثًا تَتَّخِذُونَ أَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ أَن تَكُونَ أُمَّةٌ هِيَ أَرْبَى مِنْ أُمَّةٍ إِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّهُ بِهِ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
“İpliğini sağlamca eğip büktükten sonra çözen, böylece bütün emeği boşa giden zavallı kadın gibi olmayın: içinizden bir topluluk (sayı, güç ve daha başka dünyevî imkânlar açısından) diğer bir topluluk karşısında üstünlük sağlasın diye yeminlerinizi aranızda aldatma ve haksızlık vesilesi yapmayın. Gerçek şu ki, bütün bunlarla Allah sizi imtihan etmektedir. Şüpheniz olmasın ki Allah, ihtilâf ettiğiniz bütün meselelerde gerçeği size Kıyamet Günü apaçık bildirecektir.” (Nahl 16/92)
Osman Şimşek
22 Şubat 2025
Eminim tıpkı Enes Kanter gibi pek çok insan bu konuda paylaşım yapmadığı halde benim hedefe konduğum gibi hedefe konmamıştır!
Sizce bana neden ayrı bir tarife uygulanıyor ?