📌Kobane kumpas davasında, Soruşturma aşamasından mahkeme heyetinin özel olarak kurulmasına kadar her detay, hukuki değil politik bir dizayna işaret ediyor.
📌Gerekçeli kararın yazılması tam 13 ay sürdü; dosya 1 yıl 1 aydır istinafta bilinçli bir sessizlikle bekletiliyor. Türkiye'nin kendi anayasasını ve AİHM kararlarını tanımadığı bu süreç, muhalif ve etkili siyaset yapmayı cezalandırma hamlesidir.
📌10 yıla yaklaşan bu hukuk dışı cezalandırma ve oyalama taktiği kabul edilemez. Yargı görevini yapmalı, bu kumpas derhal son bulmalıdır
Bir hastane açılışında sağlık hizmeti değil, ırkçılık ve cinsiyetçilik sahneye çıktı.
Kürt kadınlarını aşağılayan sözler ne şakadır ne de mizah. Bu sözler, Kürt halkına duyulan tahammülsüzlüğün ve kadın düşmanlığının açık ifadesidir.
Yıllardır bu ülkenin emekçileriyle, işçileriyle, kadınlarıyla ve halklarıyla zenginleşenlerin; dönüp o halkları aşağılamaya kalkması kabul edilemez bir küstahlıktır.
Kürtleri aşağılamayı, kadın bedenini hakaret konusu yapmayı ve bunu kahkahalar eşliğinde sunmayı marifet sananlar bilmelidir ki; Kürt kadınları bu dile boyun eğmez.
Daha da vahimi, insan yaşamının korunması gereken bir sağlık kurumunun açılışında bu nefret söyleminin alkışlarla karşılanmış olmasıdır. Hastane açılışında nefret dili üretenler de buna sessiz kalanlar da bu utancın ortağıdır.
Kürt halkı da kadınlar da hiç kimsenin aşağılayabileceği, alay konusu değildir.
Özür dilemek bir zorunluluktur. Ancak mesele bir özürle kapanacak kadar basit değildir. Asıl hesap verilmesi gereken şey, Kürtleri ve kadınları aşağılamayı normal gören bu kibirli ve ayrımcı zihniyettir.
Irkçılığa da cinsiyetçiliğe de sessiz kalmayacağız.
Haddini bil!
#RahmiKoçÖzürDile
CHP Genel Merkezi’ne polisin gazla, plastik mermiyle ve kapıları kırarak girmesi; sivil siyasete, demokratik hukuk ilkelerine saldırıdır.
Siyasi partilerin iç meseleleri,kolluk gücü ve yargı kararlarıyla dizayn edilemez. Biz bu yöntemleri, bu baskıcı aklı çok iyi tanıyoruz.
Demokratik siyaset alanını savunmak, bu saldırılara karşı ayrım gözetmeksizin hepimizin ortak sorumluluğudur. Gün demokrasiyi savunma günüdür. Asla kabul etmiyoruz!
Bir tane mezarın yok ki, on milyonların kalbine gömüleceksin. Hangi birini ziyaret edem, hangisine yüzüm sürem gardaş.
Git, yolun açık olsun abe can, her daim kıymetlimizsin. Ama gülüş değil ki, bıyık değil ki sana yakışsın; ölüm sana yakışmadı, olmadı gardaş.
Ankara Keçiören’de düzenlenen “Turkomania Fest” adlı etkinlikte, faili meçhul cinayetlerle ve JİTEM yapılanmasıyla anılan karanlık sembollerin sahneye taşınması kabul edilemez.
“Beyaz Toros” gibi bu ülkenin hafızasında ağır acılarla yer etmiş bir sembolün festival sahnesinde kullanılması, yalnızca bir saygısızlık değil; toplumsal yaraları derinleştiren, geçmişin karanlık sayfalarını meşrulaştırmaya çalışan bir yaklaşımdır.
Bu organizasyona izin verenler ve bu nefret diline alan açanlar da sorumludur.
Yargı makamlarını ve mülki idareyi göreve çağırıyoruz; insanlık suçlarını ve faili meçhul cinayetleri çağrıştıran bu anlayış hakkında derhâl soruşturma başlatılmalıdır.
Bu ülkenin acılarıyla alay edilmesine, katliamların ve faili meçhullerin meşrulaştırılmasına izin vermeyeceğiz.
📌16 Mayıs 2024’te açıklanan Kobane Davası kararı, Türkiye’de yargının nasıl siyasal müdahale aracına dönüştürüldüğünün en ağır örneklerindendir.
📌Figen Yüksekdağ, Selahattin ve birçok siyasetçiye onlarca yılı bulan cezalar verildi.
📌Bu dosyada hukuk değil, istisnai yargı pratiği işletildi. 2014’te yaşanan olayların ardından yıllarca bekletilen dosya, tam 6 yıl sonra yeniden açıldı. Ardından siyasetçiler hakkında tutuklama kararları verildi; yetmedi, ikinci tutuklama hamleleriyle dosya ağırlaştırıldı, suçlamalar genişletildi. Kesintisiz yargılama yürütüldü, savunma hakkı sistematik biçimde sınırlandı.
📌Siyasi konuşmalar, sosyal medya paylaşımları, demokratik faaliyetler ve çağrılar suçlama konusu yapıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları açık olmasına rağmen arkadaşlarımız hâlâ cezaevinde tutuluyor.
📌Daha da çarpıcı olan ise şu: Bu kadar hızlı ve olağanüstü yöntemlerle yürütülen davada istinaf mahkemesi iki yıldır karar vermiyor. Yargı, gerektiğinde yıldırım hızıyla çalışan; gerektiğinde ise bekleterek cezalandıran bir mekanizma gibi işletiliyor.
📌Kobane Davası yalnızca siyasetçilere verilmiş cezalar değildir. Bu dava; halk iradesine, demokratik siyasete ve barış umuduna verilmek istenen gözdağıdır.
📌Bugün Türkiye’de barışın, demokratik toplumun ve birlikte yaşamın konuşulduğu bir dönemde demokratik siyaset yapanların hâlâ cezaevinde tutulması toplumun güven duymamasının temellerinden biridir.
Arkadaşlarımıza özgürlük istiyoruz. Yarın değil şimdi…
#KobaneDavası
25 Aralık 1935’te çıkarılan 2884 sayılı “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında” kanunla birlikte bir coğrafyanın adı, hafızası ve kaderi değiştirildi. Ardından 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla başlatılan ‘tedip ve tenkil’ harekâtı, on binlerce insanın yaşamına mal olan büyük bir yıkıma dönüştü.
Resmi kayıtlara göre 13.160 kişi öldürüldü, 11.818 kişi sürgüne gönderildi. Ancak yerel anlatılar, kaybın çok daha büyük olduğunu söylüyor.
Bu sadece bir askeri operasyon değildi.Bu; koparılan hayatlar, parçalanan aileler ve susturulan bir hafızaydı.
Sürgün yollarında dağıtılan çocuklar…Kendi dilinden, inancından, kimliğinden uzak büyütülen hayatlar…Ve hâlâ akıbeti bilinmeyen “kayıp kızlar”…
Dersim yalnızca geçmişte kalmış bir acı değil; kuşaklar boyu taşınan bir travmadır.
Gerçek bir yüzleşme ve adalet sağlanmadıkça, bu acı dinmeyecek.Çünkü toplumsal barış; hatırlamakla, anlamakla ve yüzleşmekle mümkün.
#DersimTertelesi
#4Mayıs1937
Amedspor’un başarısı bir sportif başarıdan fazlasıdır. Bu başarıyı bir halkın emeği, direnci, kararlılığı ve inancı ördü.
Amed Sportif Faaliyetler kazandı, halk kazandı.💚❤️
Tebrikler Amedspor
HerbijiAmedspor✌🏿✌🏿✌🏿
Zorlu bir sezonun sonunda Süper Lig’e yükselme başarısı gösteren Amedspor’u, futbolcularını, taraflarlarını ve @amedskofficial camiasını tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.
🚨İran'da idam cezası 3.kez onanan Kürt tutsak, kamuoyuna mektup yazdı
📌İdam cezasını duymak çoğu insan için çok zor bir durumdur. Hiçbir insan bunu kaldıramaz.
📌Tüm halkımdan, dünyadaki tüm onurlu Kürtlerden ricam, sesimi duyurmalarıdır.
📌Benim ilk ‘suçum’ Kürt olmamdır.
Lütfen kopyalayıp paylaşalım Sırtında taş taşıyarak evladını okutmaya gütürdüğü Van üniversitesinden 18 gün sonra cenazesini veriyorlar üstüne üstelik babayı zorlayarak kızın intihar etti diyorlar Rojin kabaiş için adalet #AkinGürlekAdalet
Son dönemde artış gösteren "şüpheli kadın ölümleri" dosyasına ne yazık ki bir yenisi daha eklenmiş; KTÜ Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisi İlayda Zorlu babasına ait beylik tabancasıyla yaşamını yitirmiştir .
Bu hadise hukuk sistemindeki etkin soruşturma yükümlülüğünü ve kadınların yaşam hakkını ilgilendiren toplumsal bir meseledir.
Bunun aydınlanmasını isteyenlerin değil, örtbas edenlerin cezalandırılması gerekir iken şu an eylem yapan kadınlar polis ablukası altında.
İlayda için Ankara Yüksel Caddesi ve İstanbul Süreyya Operası önünde bir araya gelen öğrencilerin "abluka altına alınması" ve gözaltına alınması Anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının (AY m.34) kısıtlanmasıdır. Kadın cinayetlerine ve yoksul mahallelerdeki karanlığa dikkat çeken gençlerin sesi, güvenlik güçlerinin müdahalesiyle değil, yargının şeffaflığıyla yanıtlanmalıdır.
İlayda Zorlu’nun ailesinin eylemler öncesi arandığı iddiaları, dosya üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Bizler; adaletin, mülkün temeli olduğu kadar yaşamın da teminatı olması gerektiğini savunuyoruz. Kadınların değil, delil karartanların yargılanması ile gerçek adalet sağlanacaktır.,
Muş Barosu’nun ev sahipliğinde Barış ve Demokratik Toplum sürecini bir çok boyutuyla konuştuk.
Panele yoğun bir katılımla sürece dair önemli katkı, soru ve değerlendirmeler yapıldı. Muş Barosu yönetim kurulu ve başkanına emekleri için çok teşekkür ediyoruz.
Bugün, yoldaşımız Figen Yüksekdağ’ı Kandıra Cezaevi’nde ziyaret ettim.
Bir siyasetçinin babasını, üç ağabeyini ve ablasını kaybettiği acıyı demir parmaklıklar ardında karşılaması; üstelik sevdiklerini son kez göremeden uğurlamak zorunda bırakılması, bu ülkede adaletin ve vicdanın nasıl yaralandığını bir kez daha göstermektedir.
Figen Başkanın ilettiği mesajı aynen paylaşmak istiyorum:
“Bugüne kadar duyarlılık gösteren, taziyelerini ileten, iletemeyen, iletemediği halde bunu yüreğinde hisseden, acımı paylaşan herkese sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Yanıp yakılmayacağız, yılılmayacağız, birbirimize daha çok sarılacağız.”
4 Kasım 2026’da 10 yılını dolduracak olan bu hukuksuz tutsaklık, demokratik siyaset alanını daraltan bir tercih olmaktan öteye geçmiştir. Demokratik siyaset kanallarının açılmasının konuşulduğu bir süreçte, siyasetçilerin cezaevinde tutulması kabul edilemez.
Barışın, adaletin ve demokratik siyasetin yolu; cezaevlerinden değil, özgürlükten geçer.
Barış Annesi Zekiye Alim’in yaşamını yitirdiğini derin bir üzüntüyle öğrendim.
Zekiye Alim’e Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve onu tanıyan herkese başsağlığı diliyorum.
Barış Anneleri’nin taşıdığı umut, acılardan süzülen bir barış çağrısıdır. Zekiye Alim’in hatırası da bu çağrının bir parçası olarak yaşamaya devam edecek.
Acının dili birdir… Dilerim ki bu topraklarda artık hiçbir anne evladını yitirmesin, hiçbir yürek yas tutmasın.
Barışın, adaletin ve ortak yaşamın mümkün olduğu günlere…
Bayramların en anlamlı ve kıymetli olanları şüphesiz ki insanların aileleri ve sevdikleriyle birlikte, yuvalarında geçirdikleri bayramlardır.
Mutlulukların ve heyecanların en coşkulu haliyle yaşandığı, acıların ve endişelerin en içten haliyle paylaşıldığı, dertlerin dermanına en samimi haliyle çözüm arandığı yerdir aileler.
Aile içinde dargınlıklar tabii ki olur ama küslükler olmaz; aile kendi arasında çözer.
Et tırnaktan, kardeş kardeşten ayrılmaz.
Türkiye Cumhuriyeti bizim yuvamız,
86 milyon Türk Milleti bizim ailemizdir.
Kendi sorunlarımızı kendimiz çözecek kadar güçlü, içimize atılmaya çalışılan nifak tohumlarını çürütecek kadar sevgi doluyuz.
Bir elin beş parmağı gibiyiz; kısamız da var, uzunumuz da, kalınımız da var, incemiz de…
Bir araya geldiğimiz ve kenetlendiğimizde ise yumruk oluruz.
Her türlü tehlikeyi bertaraf eder, kendimizi koruruz.
Eğer kendimize inanır, kardeşliğimize olan bağlılığımızı daha da güçlendirirsek: savaşların son bulduğu, bölgemizde ve bütün dünyada barışın hâkim olduğu
yeni bir dünya düzeninin kurucusu ve koruyucusu, gelişen dünyanın ise öncü ülkesi oluruz.
Allah, milletimizin arasına nifak sokmaya çalışanlara fırsat vermesin.
Dirliğimiz daim olsun.
Bu vesile ile, her bir yurttaşımızın Ramazan Bayramı’nı kutluyor, huzur, mutluluk ve sağlıkla geçirecekleri nice bayramlar diliyorum.
Affet bizi Kemal, hepimiz suçluyuz!
2017’nin 21 Mart’ıydı; takvimde Newroz yazıyordu ama geceden beri Diyarbakır’ın üstünde ince bir ayaz dolanıyordu. Malatya’daki evde mutfakta kısık ateşte demlenen çayın buğusu camlara vuruyor, annesi o buğuyu silerken oğlunun yüzüne bakıyordu. Kemal yirmi üçündeydi; konservatuvar öğrencisi, parmakları bir enstrümanın tellerine alışkın, kulakları ritmi hayatın uğultusundan ayırmayı bilen bir genç. O sabah yüz binlerin “barış” diyeceği meydana, kendi sesini de eklemek istemişti.
Secan Anne, kapının eşiğinde elini koluna koydu: “Oğlum, Kemal’im! Korkuyorum, gitme.” Kemal gülümsedi; o gülüşte hem mahcubiyet hem inat vardı. “Bahar gelmiş anne,” dedi, “ben de bir selam vereyim.” Geceyi bekledi, evin horultusu düzene girdiğinde odasındaki perdeleri araladı, sırt çantasını sessizce omzuna aldı. Ayakkabılarını eline alıp kapıya kadar yürüdü, sonra vazgeçti; herkes uyanır diye pencereye yöneldi. Demir parmaklıktan sarkıp kendini aşağı bıraktı; ayakları yere değer değmez, geceyi yarmış gibi hızlandı. Arkasında, yarı açık pencereden sızan sarı ışık sabaha kadar yanacaktı.
Yol uzun, otobüsler serindi. Camdan dışarı bakarken yollar birbirine ekleniyor, dağlar çekiliyor, ovalar açılıyordu. Diyarbakır’a yaklaştıkça gökyüzü genişledi; Newroz’un rengi, yol kenarındaki tezgâhlarda satılan fularlara, çocukların ellerindeki kurdelelere sinmişti. Alan, sabahın erken saatlerinden itibaren dolmaya başlamıştı; davullar gerilmiş, zurnalar yağlanmıştı. Kemal kalabalığın kıyısında durdu önce, sonra ritim onu içeriye çekti. Omuz omuza bir halka, alkışların arasında yükselen sloganlar, göğüs kafesinde büyüyen o tanıdık çarpıntı… “Aşitî” dedi biri, “Azadî” dedi öteki; Kemal’in içi, ilk kez sahneye çıkacak bir öğrencinin heyecanıyla doldu.
Sonra her şey çok hızlı oldu. Bir kontrol noktası, bir bağırış, bir gerilim… Kemal’in üstünde ince bir tişört, elinde belki bir pet şişe, belki hiçbir şey; görüntüler sonradan flu. “Dur” dediler; o, anlaşılmak için kollarını açtı. Bir an, alanın uğultusu yarıldı; bir silah sesi, sonra bir daha. Dizlerinin bağı çözüldü, gömleği rüzgârda savruldu. Yüz binlerin gözleri önünde, baharın daha açmamış çiçeği yere düştü.
Annesi o an Malatya’da, pencereden dışarı bakıyordu; çayın buğusu çoktan sönmüştü. Akşam haberlerinde bir fotoğraf döndü durdu: yarı çıplak bir genç, arkasında zırhlı bir araç, önünde koşan zaman. O kare, o meydanın ortasında, Kemal’in son nefesiyle birlikte dondu. Sonra mahkeme salonları, bilirkişi raporları, “kasten” ile “ihmal” arasında gidip gelen kelimeler… Kelimeler Kemal’i geri getirmedi.
O günden beri her 21 Mart’ta Diyarbakır’da rüzgâr biraz daha erken eser. Alana çıkan yollar, kontrol noktalarının gölgesini taşır. Secan Anne, mutfakta çayı demlemeden önce perdeyi aralar, dışarı bakar; “Oğlum, Kemal’im!” der, sesi camın buğusuna karışır. Kemal’in düştüğü o yerde rüzgâr bir an durur, sonra yine Secan Anne’nin çığlığı yükselir; her Newroz’da aynı yerden başlar ve kulaklarımızı ince ince tırmalar: “Sen baharın daha açmamış çiçeğisin Kemal!”
O sözler alanın uğultusuna karışmaz; üzerinden geçip gider, sonra geri döner, bir daha vurur göğsümüze. Çünkü göz göre göre işlenen o korkunç cinayeti hepimiz gördük. Kameraların önünde, yüz binlerin nefesinde, bir çocuğun kanlı gömleği rüzgârda savrulurken… O
gün hepimiz gördük ve sustuk. Sessiz kaldık, tepkisiz kaldık. Affet bizi Kemal; hepimiz suçluyuz.
#KemalKurkut